Featured

Teşekkür etmek….

Teşekkür edebileceğin ne kadar çok insan varsa, o kadar zenginsin.

İlhami’ye teşekkür etmek istiyorum.

İlhami ben üniversite’de staj yaparken Selçuk Erdem’e ulaşabilmek için Leman dergisine gittiğimde, alt katta, Leman Kafe’nin kapısında gelenleri karşılayan görevliydi.

Kendimi tanıttım, bir “proje” için Selçuk Erdem ile görüşmek istediğimi söyledim, telefonumu bıraktım. O da Selçuk’a iletmiş sağ olsun, sayesinde bugün dünya tatlısı bir kızımız var.

Bugün Penguen’i son kez ziyaret ettim. Penguen’in ilk gününden itibaren yanımızda olan fuar sorumlumuz İlhami, bugün kapıdan çıkarken beni son kez uğurlayan kişi oldu. Boynuna sarılmak, bunları anlatmak, “en başından beri sen şahitsin” demek istedim. Ama ağlamamı durduramayacağımdan korktum.

Sonra Arzu. Yıllardır Deniz Hanııımmm diye karşılar. Dergiden çıkışını çoktan yapmış ama hala yardıma geliyormuş. Orada tutamadım kendimi tabii bir ağlama krizi yaşadım beş dakika kadar.

Aslında terk edilme şemam olduğu için, dergiye hiç uğramamam, böyle bir kaybı hiç umursamıyormuş gibi yapmam gerekirdi. Ama aldığım terapiler işe yaramış olsa gerek ki dolaplarla bile vedalaştım. Arada bir kaç kutu da kalem aşırdım, Günebakan’da bitmişti. Gülsüm’ün hoşgörüsüne sığınıyorum.

Gülsüm genel müdür. Dergi’ye üç yıl önce geldi. Emeklerini ödemek mümkün değil. Senin vizyonun olmasa kim bilir başımıza ne işler açılmıştı….

Ufuk… ah Ufuk ah… Günebakan’da muhasebeci beni dolandırıp da bir yıllık kazancımı elimden alınca vergi borçlarımı taksitlendirmek için günlerce uğraştın… Sen olmasan ne yapardım. Hiç bir mecburiyetin de yoktu üstelik. Seve seve yaptın, yardım etmek istediğin için sadece… Nasıl müteşekkirim sana. Daha önce söyledim ama bugün keşke bir kez daha yüzüne söyleseydim bunları. Ama o zaman deli gibi ağlardım, seni de üzerdim.

Özer Açar… Bugün seninle de konuşamadım. Ben ağlarken nasıl da zor tuttun kendini, fark etmedim sanma.  Günebakan’ı ilk kurarken çok acil iki koltuğa ihtiyacım olmuştu, koşarak geldin, Selçuk’la birlikte taşıdınız o koltukları.

Ailem oldunuz.

Dergi’nin çizerleri ön planda ama sahne arkasındaki bu ekip de en az çizerler kadar önemli. En az!

Bakın şimdi çok acayip biri daha geldi aklıma. Serdar. Dergi’nin grafikeri. Düğün davetiyemiz onun elinden çıkmıştır. Bundan güzel hediye olabilir mi acaba bir çifte?

On beş yılda belki yüze yakın kişi geldi geçti dergiden. Çok küçük bir kısım hariç ben hepsini çok sevdim. Derginin ilk yıllarında henüz Uykusuz ekibi ayrılmadan önce bir ara çalıştım mesela Penguen’de söyleşileri falan organize ettim. Yiğit Özgür, Ersin Karabulut arkadaşım oldu. Ne kadar zeki ve düzgün adamlardır, keşke tanıma şansınız olsa.

Kim bilir burada daha aklıma gelmeyen kimler, neler var…

Hayatımın en zor vedasını yaptım bugün.

Psikologlar da ağlar… 🙂

Zaman ayırıp okudunuz. Müteşşekirim. Sevgiyle kalın.

penguenson

 

 

 

 

“Hayır” diyebilmek (mi?)…

Mutluluğun formülünü “hayır” diyebilmekle açıklayan teoriler var. Yani bireysellikle. Ne kadar bireysel olursan o kadar mutlusun derler. Bireysel olabilmek için de sınır çizebilmelisin ve sınır çizebilmenin yolu da hayır diyebilmekten geçer diye iddia ederler. “Sınır çizme” konusunun bu yüzden yanlış anlaşıldığını düşünüyorum.

Oysa insan olmanın getirdiği bir çok zaaftan biridir reddedilmekten hoşlanmamak. Hiç kimse reddedilmeyi sevmez. Seçenek verilse herhalde hepimiz her istediğimiz olsun isteriz, hem de istediğimiz anda. Oysa hayatın gerçekleri buna izin vermez ve zaten “büyümek” dediğimiz şey bununla barışma sürecidir.

Hayır diyemeyenler de karşılarındakinin hoşuna gitmeyecek bir şey yapmak istemezler. Ve bu da son derece insancadır. Sevilmek, kabul görmek isteriz.

Ancak sorun sevilip kabul görmek uğruna hiç bir zaman kendi önceliklerimizi belirleyemediğimiz zaman ortaya çıkar. Başka bir sorun da diğer uçtur; karşımızdakinin ihtiyaçlarını gözetmeyip hep kendi önceliklerimizi bastırdığımız zaman.

Bu çok zor bir denge. İnsan ilişkilerindeki tüm çatışmalar da bu dengeyi kurmaya çalışırken olur.  Bu dengenin kurulmasının en zor olduğu insanlar da haklılık şeması güçlü insanlardır. Verdiğiniz her ödünde bir adım daha fazlasını isterler.  Bu yazıyı biraz da bu durumda olanlara faydalı olma umudu ile yazıyorum.

“Hayır” dediğiniz anda makul bir insan bile otomatik olarak savunmaya geçebilir, ki haklılık şeması olan biri zıvanadan çıkar.  “Hayır” demeliyim!!! diyebilmeliyim!!! diye kendinizi hırpalamak, ve diyemediğinizde “Ne kadar eziksin!” diye tekrar kendinizi cezalandırmak yerine şu soruyu sorun;

“Neye evet diyebilirim? Buna şu an evet diyemem ama ne zaman neye evet diyebilirim? Bir düşüneyim…”

Bu son anda kalmanız beklenen bir toplantı olabilir, gitmek istemediğiniz bir iş seyahati, ya da pazarlık-uzlaşma gerektiren herhangi bir insan ilişkisi. İnsan ilişkisinin olduğu her yerde çatışma,uzlaşma,pazarlık hep olacak. Bu “evet diyebilme” becerisini kendinize kazandırırsanız çatışmadan eskisi kadar korkmayacağınızı düşünüyorum. Hatta daha büyük bir iddiam bile var; uzlaşma becerileriniz geliştikçe, çatışma insalarla sizi daha çok yakınlaştıracak bir beceri haline bile dönüşebilir.

Evet diyebilme, yani sağlıklı çatışma becerilerini geliştirebilmek için;

1.İnatçı çocuk modunuzla yüzleşin; işin en zor kısmı budur. Eğer eleştirilerek,”ezilerek”, ihmal edilerek,yalnız hissedip tek başınıza çok şeyi üstlenerek büyüdüyseniz güçlü bir inatçı çocuk modunuz olabilir. Zamanında bu “inatçı çocuk” modunuz sizi ayakta tutmuştur, bir çok şeyin tek başınıza üstesinden gelmenize olanak sağlamıştur. Ancak yetişkinlikte inatçı çocu modunuz devam ediyorsa,  bazen uzlaşılabilecek şeylere “hayır” derken bazen de sırf bir sebeple karşınızdakinden çekindiğiniz için kendinizi çok zorlayacak da olsa “evet” derken bulursunuz kendinizi.  İnatçı çocuk modu yalnızca çocukken, yani başkalarına muhtaçken ve bu muhtaçlık ilişkisinde ihtiyaçlarınız karşılanmıyorken işinize yarayacak bir moddur. Bir yetişkin olarak ise çoğu zaman ayağınıza dolanır. Bu yüzden inatçı çocuk modunuza zamanında size verdiği hizmetler için kendisine teşekkür ederek veda edin. Mindfulness teknikleri bu aşamada işe yarayacaktır. Detay içn Mark Williams, “Farkındalık” isimli kitaptan yararlanabilirsiniz.

2.Bir yanılgı daha; “insan mutlu olmak istiyorsa önceliği kendine vermeli”; Fedakar olunmalının zıttı. Oysa öncelik “insan ilişkisi” olduğu zaman kalıcı iyilik haline gitmek daha olası. Bir çok araştırma insan ilişkileri alanında beceri geliştiren insanların hem daha mutlu hem de daha başarılı olduğunu gösteriyor. Daniel Goleman’ın kitapları bu konuda aydınlatıcıdır, detaylı okuma yapmak isterseniz faydalanabilirsiniz.

3. “Neye evet diyebilirim?”  konusunda samimi olun. “Şunu yapamam demeden önce; senin için şunu yapmayı çok isterim, içmden gelerek yapabileceğim, elimden gelenin en iyisi bu…” dediğiniz zaman karşınızdaki eğer makul biriyse memnuniyetle uzlaşacaktır. Eğer inatçı çocuk modunda biriyse de o an için bir bahane üretip “bunu daha sonra konuşalım” deyin. Hiç kimse sürekli makul ve olgun bir yetişkin modunda olamayacağı gibi, sürekli inatçı çocuk modunda da olamaz. Bu şekilde davranarak karşınızdakinin içinde zaten olan sağlıklı erişkin modunun ortaya çıkmasını cesaretlendirirsiniz. Bunun kolay olacağını söylemiyorum. Yoğun çaba ve emek ister. Bu yüzden ilişkide olmaya mecbur olduğunuz ya da istediğiniz insanlarla uygulayın. Yoksa tükenirsiniz.

4. Karşınızdakinden yardım isteyin; “senin için … yapamıyorum ancak ne yaparsam işin görülür?” Ya da senin için şu anda bunu yaparsam şöyle bir zarar göreceğim, bunu nasıl telafi edebiliriz? diye sorun.

Bazı durumlarda tüm bunların ne yaparsanız yapın işe yaramayacağını biliyorum. Çalıştığım ilk şirketten ayrılma sebebimdi. Travmatize olduğum bir sekiz ay geçirdim diyebilirim. Yazılan rapordaki noktanın büyüklüğüne takılan bir patron vardı. Evet, doğru okudunuz noktanın büyüklüğü…. Noktanın puntosunu beğenmez değiştirirdi… Dolayısıyla her gece dokuz on gibi çıkardık. Ama özellikle cuma akşamları, çünkü kendisi cuma gecelerini yalnız geçirmekten hoşlanmazdı ve ertesi gün de istediğimiz gibi uyuyabileceğimiz için kalmamız gerektiğini düşünürdü.  Aradan on beş yıl geçti hala hatırladıkça tüylerim diken diken olur bazen. Böyle bir insanla uzlaşmak mümkün değildi. Oradan ayrılmak dışında seçeneğim yoktu.

Bazen de tek seçenek bitirmek. Öyle olmadığı zamanlar için, uzlaşma ve işbirliği yapma becerinizi ne kadar geliştirirseniz o kadar eğlenceli bir hayatınız olur…

Umarım faydalı olmuştur…

Terk Edilme Şeması

Nasıl olsa her ilişki biter diyerek bir ilişkiye başlamak…

Nasıl olsa karşındakinin seni bir şekilde bırakacağına inanmak…

Bu yüzden ya hiç yaklaşmamak, ya yapışmak ya da karşındakinin sadakatini sevgisini sürekli test etmek. Acaba şunları şunları yapsam hala daha yanımda kalır mı, beni gerçekten seviyor mu bakalım? diye sınav yapıp durmak, ve bütün bunlar yüzünden karşı tarafın yorulup kendini geri çekmesi. Karşı taraf kendini geri çekince terk edilme şeması olan kişinin paniğe kapılıp aynı davranışların dozunu arttırması, bu sefer karşı tarafın daha da uzaklaşması ve kaçınılmaz son; terk edilme.

Terk edilme olmadığı durumlardaysa (her iki tarafın birden terk edilme şeması ve dolayısıyla ilişkiyi bitirememe eğilimi varsa) yıllar süren mutsuz ilişkiler. Bazı durumlardaysa terk edilme şeması olan kişinin birdenbire, karşı tarafın hiç beklemediği bir anda ilişkiyi bitirmesi. Daha bir hafta önce çiçek alan,sürprizler yapan, tatil programları yapan kişinin birden ilişkiyi bitirmesi ve karşı taraf ne yaparsa yapsın asla geri dönmemesi. Böyle durumlarda en çok karşı taraf yıpranır. Neye uğradığını şaşırır. Oysa bilmez ki aslında birlikte olduğu kişinin terk edilme şeması var ve bu yüzden hiç bir sorunu konuşmuyor, karşısındakini elinde tutmak için sürekli onu memnun edecek şeyler yapıyor ve aslında içten içe ilişki bittiğinde üzülmeyecek şekilde bir yandan kendini soğuturken bir yandan da kendine başka birini arıyor. Bu tür kişiler hep arka arkaya eklemli ilişkiler yaşarlar, arada boşluk yoktur.

Terk edilme şemasının kaynağı nedir? Terk edilme evet, ancak her zaman gerçek bir terk edilme olmak zorunda değil. Bedenen orada ancak ruhen başka bir yerde olan, örneğin depresyonda olan, çok çalışması gereken, sosyal statüsünü çocuğun ihtiyaçlarının önünde tutan bir temel bakım veren varsa da çocuk kendini terk edilmiş hissedebilir.

Bir de bazılarımız daha kolay etkilenen bir mizaç ile doğuyoruz. İşin önemli bir kısmı da doğuştan getirdiğimiz mizaç özelliklerimiz. Örneğin kimi çocuk pasif mizaçla doğar, kimisi agresif. Agresifin zıttının sakinlik olduğunu zanneder bir çok insan ancak pasifliktir. Pasif çocuklar kolay işbirliği yapar, anne baba için hayat kolaydır. Agresif çocukların hem kendileri hem de aileleri için işbirliği yapma meselesi iktidar savaşına dönüşebilir.

Çevresindeki olup bitenlerden kolay etkilenen bir mizaçla doğan çocuk bir de üstüne terk ediliyorsa, ihmal ediliyorsa, ihtiyaçları elalemin düşüncelerinden sonra geliyorsa, aile hayatta kalma mücadelesine girmek zorunda kalıyorsa, yakın ilişkiler ve bağlanma ile ilgili şemalar geliştirir. Yakınlaşmak, bağlanmak tehlikelidir çünkü ya ihtiyacın olanı vermezler (ilgi,empati,korunup kollanma) ya da bir şekilde çok fena incinirsin….

Oysa bu inanç “vitaminler tehlikelidir” gibi bir inançtır. Çürük meyve yersen miden bozulur ancak meyvenin çürük olmasından korkup içinde vitamin olan hiçbir şeyi ağzına sürmezsen zarar görürsün. Terk edilme şeması olan insanların yakın ilişki kurma ihtiyacını giderememeleri de bu şekilde olur. Hem çok ihtiyaçları vardır ve çok isterler ama hem de bu yakınlığı sabote edecek şekilde davranırlar.

Çare? Yapılan araştırmalar mindfulness çalışmalarının çok faydası olduğunu gösteriyor. Yani, terk edilme şemasının ne zaman tetiklendiği, en çok nerelerde ayağına dolandığı, bu olduğu zaman ne düşünüldüğü,hissedildiği ve terk edilme şemasını onarmaktansa daha da güçlendiren baş etme mekanizmalarının analizinden sonra kişinin kendini tüm bunlara kaptırmaktansa içinde ve dışında olan bitene izleyici kalabilmesi.

Açayım; terk edilme şeması tetiklendiğinde kişi kendini tehdit altında hisseder. Sanki köyden kovulmuş kimsesiz ve tek başına yaşayamayacak bir yavru gibidir en derinde. Ama dışarıdan bakıldığında avaz avaz bağıran bir aslan görürsünüz. Ya da çok ukala bir iş insanı. Bazen hırslı ve sürekli çalışan bir meslek sahibi. Bu kişilerin tüm derdi hiç kimseye muhtaç olmamaktır:

“O kadar güçlü olmalıyım ki hiç bir zaman hiç kimseye ihtiyacım olmasın, ve o kovulan yavru konumuna düşmeyeyim” korkusu ile durmadan çalışırlar ve “bilir kişi” olmaktan büyük bir keyif alırlar. Bilir kişi olurlarsa hep ona ihtiyaç olunacaktır, o kimseye ihtiyaç duymayacaktır ve böylelikle terk edilme gibi bir şeyin başına gelmesini engelleyebilecektir. Kontrol edebilecektir yani…

Bu tabii ki nafile bir çabadır… Sağlık sektöründe,akademide ve hukuk alanında sık rastlanır bu şemaya… Etrafları insanlarla dolu bilir kişiler, aslında içlerinde yapayalnız ve kaygılı hissederler. Gerçek anlamda kimseyle pek de yakınlaşamazlar ve bunu da yok sayarlar. Ta ki gerçek bir kaybetme durumu yaşayana kadar.

Anlayacağınız zor bir şemadır. Bir yandan da bu şema sayesinde kim bilir ne doktorlar,hemşireler,psikologlar,avukat,savcı ve hakimler ne güzel işlere imza attılar. Ama şemanın zarar veren yanını atıp fayda sağlanan yanını tutmak mümkün. Hep derim; bu şemanın sağladığı bir fayda varsa, üzümünü alıp çöpünü atabiliriz.

Terk edilme şeması ile ilgili yazmaya doyamam. Bizim sülale toptan terk edilme şemasının madeni 🙂

Sebebi de anne tarafından Girit, baba tarafından Üsküp mübadele ile göçmüş olmamız. Terk edilmenin en şiddetli hali; zorla memleketini terk etmek. Zorla olmasa bile travmatize debilecek bu şiddetli değişim, bir de zorla olunca yıkıcı etkileri kaçınılmaz.

Bir hocam bu şekilde göç eden ailelerde etki dört kuşak boyunca devam ediyor demişti. Yüz yıl yani. Ben bizim ailedeki dördüncü kuşağım ve anca ben atlatabildim, sanırım bu araştırmayı yapan kişi haklı. (Gabriel Garcia Marquez’in Yüz Yıllık Yalnızlık diye bir romanı vardır, göçmenlikle falan ilgisi yok ama bana hep bu olguyu hatırlatır. Okumadıysanız sıraya koyun bence. )

Neyse, bunu yazma sebebim şu; olay sadece mizaç ve çekirdek ailede değil. İçinde yaşadığın toplum da en az bu faktörler kadar önemli. Sosyal güvencesi olan, eğitim ve sağlık ihtiyaçları dünya kalitesinde ücretsiz karşılanan, işsizlik maaşı olan bir ortamda oluşacak şemalarla, “başıma her an her şey gelebilir” diye düşünülen bir ortamda oluşan şemaların etkisi çok farklı olacaktır. Ruh sağlığı alanında çalışan herkes bunu göz önünde bulundurmalı diye düşünüyorum. İnsanı içinde yaşadığı ortamdan izole edersen anlayamazsın.

Terk edilme şemasının şiddetinin azalması zaman alır… Bir çok deneme yanılma gerekir. Terk edilme şeması olan kişiler “bir ilişki istemeyen” kişilerle şema kimyası hissedebilirler, oysa merhemleri tutarlı ve dingin yanları güçlü kişilerle ilişki kurmaktır. Bu tür ilişkileri başta sıkıcı ve “ot gibi” diye nitelendirseler de ben devam etmelerini öneririm, “roller coaster” tarzındaki ilişkiler madde bağımlılığı gibi bir etki yapar, tutarlı ve besleyen ilişkilere alışmak bu yüzden zaman alabilir.

Terk edilme şeması olan kişilerce “sıkıcı” diye nitelendirilebilen bu ilişkileri ben müzik aleti çalmayı öğrenme aşamalarına benzetirim. Birbirini tanıyıp bir ilişki inşa edene kadar yani aleti çalmayı öğrenirkenki o sıkıcı egzersizleri yapana kadar sıkıcı… Ama daha sonrası sizin yaratıcılığınızla şenlenecek, içinde roller coaster olmayan festivallerle dolu bir ilişki olacak.

Faydalı olduğunu umarım 🙂

Sevgiyle kalın…..

Kalbini Korumak

Bir tanıdığım vardı… “Dı” diyorum çünkü çünkü az sonra anlatacağım tutumu dolayısıyla artık görüşmüyorum…

Bir gün adamcağızın biri bir hayvan videosu koymuş, bir pelikanın verdiği balığın peşinden koşması videosu… Bizimki hemen altına yazdı “hayvana acı çektirme, tam bir pisliksin, aç bir hayvanla mı eğleniyorsun?” diye…

Ondan korunmanın tek yolu vardı; cevap vermemek… Daha uyanık olan insanlar kendileri hiç topa girmeyip beğendikleri cevaplara like veriyorlardı.  Ama her açıklamaya cevabı vardı; mesela bunu yapan adam

“Bu pelikan bizim burada iyileştirip baktığımız bir hayvan ve çok iyi besliyoruz, veteriner kontrolünde bakıyoruz, ve bu yaptığım bizim onunla oyunumuz” yazmasına rağmen, durmadı. Aslında dramdan değil de huzurdan beslenen bir insan böyle bir cevap karşısında “ben yanılmışım özür dilerim” demeliydi…

Ondan sonra bir kaç gün boyunca devam eden kavgalar…Sabah uyanıp ilk işi oraya bakmak, kendisine cevap yazan insanların profilini incelemek, oradan bir “açık” aramak ve o şekilde kavgayı sürdürmek…

İnanamamıştım. Tam karşımda, hayatımın (o zamanlar) içinde bir troll vardı.  Ortam huzurlu olduğu zaman uykusu geliyor ancak ve ancak kavga varsa kendini canlı hissedebiliyordu. Ve ne yapıp edip bir kavga yaratıyordu.

Ama kim ne yazarsa yazsın asla ikna olmuyordu… Çünkü onun derdi başkaydı. Bu kavgadan zevk alıyordu. Yüzünde bunu görebiliyordum.

Geçen sene Dijital Topuklar isimli bir seminere konuşmacı olarak katılmıştım ve konu “Sosyal Medyada Kalbini Korumak” tı… Çok sevdiğim BlogcuAnne bulmuştu bu ismi. Linççilerden kendini nasıl korursun?

Yanıtım ; “cevap vermeyerek”

Bunu yapabilmek için;

  1. Kendinizi iyi tanıyın. Karşıdaki “ajitasyon” yani kışkırtıcılık yaptığı zaman bunu fark edebilecek kadar olaylara dışarıdan bakabilmek için mindfulness egzersizleri ile kendinizi eğitin.
  2. “Ben kendimi bildikten sonra kimseyi ikna etmek zorunda değilim” düşüncesini yaşam felsefeniz haline getirin. Diğer adıyla “onay arayıcılık” şeması. Bu tür kışkırtmaları “umursamayabilen” insanların en belirgin düşünme biçimi budur. Herkesi ciddiye almazlar.
  3. “Sevilme” takıntınızdan kurtulun. Yine onay arayıcılık şeması ile ilgili bir şey.
  4. “Mükemmellik” takıntınızdan kurtulun…. Bu tür linçlerde en çok mükemmelliyetçi insanlar yıpranır. Yanlış bir şey yapmaktan zaten çok korktukları için böyle bir tepki aldıkları anda panik halinde savunmaya geçerler.
  5. Kendinizi affetmeyi öğrenin;  her zaman her şeyi en doğru şekilde yapmak zorunda değilsiniz… Siz de saçmalayabilirsiniz, eleştirilebilirsiniz, ve sizi sevmeyen,beğenmeyen “yanlış anlayan”  bir çok insan olabilir. Bununla barışık olduğunuz anda dramdan beslenenler size asla zarar veremez.

Özetle, eğer varsa “YANLIŞ ANLAŞILMAMA”  takıntınızdan kurtulun. Depresyona girmeye en çok meyilli olan insanlar bu takıntıya sahip olanlardır. Herkesi sürekli ikna etme zorlantısı hissederler. Hem kendileri çok yorgundurlar, hem de bu takıntıları dolayısıyla gevşemekte çok zorlandıkları için çevrelerindeki insanları yorarlar.

Başka insanları kontrol edemezsiniz. Ancak kendinize karşı şefkatli ve affedici olarak herkesi ciddiye almamayı öğretebilirsiniz.

Yanlış yapmama takıntısı varsa, kendini koruma şansın yok çünkü…

Faydalı olduğunu umarım… Sevgiler…

 

Özşefkat; “Sana ne iyi geliyor?”

Özşefkat, kalıcı iyilik haline giden yolun altın anahtarı.

İnsanın başına ne geliyorsa başkalarına cömertçe dağıttığı şefkatini kendinden esirgediği için geliyor.

Hırpalanmaya başladığın aşamada durabilmek, dinlenmeyi kendine hak görmek mesela… Hırpalanacaksan elini taşın altına koymamak. Bazen “benim yapabileceğim bir şey yok” diyebilmek.

“Elimden gelen bu kadar” deme hakkını kendinde görmek.

İnsanların “bencil” demesini umursamamayı kendine öğretmek.

“Ben elimden geleni yaptım” dedikten sonra olanları akışına bırakabilmek.

Şimdi ve burada sahip olduğun her ne varsa sonuna kadar tadını çıkarabilmek.

Yediğin her lokmanın tadına varmak, yanında en sevdiğin baharat karışımını taşıyıp her öğününü şölene dönüştürecek kadar bağlı olmak hayata ve kendine…

Kendinin en yakın dostu olmak.

Kendinle konuşurkenki ses tonunun Adile Naşit’in “kuzucuklarım” tonunda olduğu bir hayat sürmek…

Neden bu kadar zor?

Herkesin arka planında bir ses mutlaka vardır. Bu sesi iyi dinleyin.

Ne zaman dursanız, kendiniz için bir şey yapsanız “bencillik etme” mi diyor?

“Kendini feda etmelisin, yoksa kötü ve bencil olursun!” mu diyor?

Yoksa “sana herkes sürekli haksızlık ediyor, neler çektin sen!” diye mi konuşuyor?

Tüm bunların yerine “Bugün neye ihtiyacın var?” diye soran bir ses gelmeli…  Ve siz cevabı verdikten sonra da

“Hadi, gel şu şekilde çözelim bunu…” diye devam etmeli.

Ve en önemlisi de herkesi ciddiye almamayı size öğretmeli bu ses…. Hayat kısa demeli, herkesi ikna etmek zorunda değilsin ve herkes de seni sevmek zorunda değil.

Ve bunu nasıl yapabileceğinizi göstermeli size bu ses… Mesela arkadaş çevrenize bir göz atmalı. Kimler aşırı talepkar? Kimlerle iyi vakit geçiriyorsun? Kimlerin yanından ayrılınca şarj olmuş  ve keyifli hissediyor, kimlerleyken yoruluyorsun?

Yani “Sana ne iyi geliyor, şu anda sana ne iyi gelecek?” diyen sestir,

Bu sorunun peşine düşen yanımızdır şefkatli yanımız.

Bugün, bu sesinize kulak verdiğiniz bir gün olur umarım.

İyi haftalar…

 

Özgüven

Özgüven nedir? Başına gelenlerle ve yaşayacağın zor duygularla baş edebilme kapasitene olan inancındır. Nasıl zedelenir? Korkutularak,ezilerek ya da aşırı korunup kollanarak, her türlü zor duyguyu deneyimlemen engellenerek büyüdüysen.

Nasıl gelişir? Özgüvenli bir insanın rehberliğinde, yaş olgunluğunun kaldırabileceği kadar bağımsız olman cesaretlendirildiyse ve en önemlisi yaptığın seçimin sonundan mesul tutulduysan.

Eşini,çocuğunu,çalışanlarını,ailenin diğer bireylerini kendi “boyunduruğu” altında tutmak isteyen kişiler ne yapar bilir misiniz?

Korkuturlar.

Dış dünyanın çok tehlikeli ve baş edilemez olduğunu, herkesin tehlikeli ya da kötü niyetli olabileceğini, ailede olanların kesinlikle aile dışına taşınmaması gerektiğini söylerler. Boyunduruk altına almak istedikleri kişileri dış dünyadan izole ederler, kimse ile görüşmelerini istemez ve böylelikle özgüvenlerini aşama aşama zedelerler. 

Tutunacak bir dalları olursa kendilerini güvende hissedip bu boyunduruk düzenini sorgulamaya başlamalarını istemezler.

Onlara sorarsanız “hepbirlikte” güvende olmanın tek yolu budur; onlar boyundurukları altındaki bireyleri koruma amacındadır. Ancak içten içe aslında kendisi ve boyunduruğu altında olan herkes de biliyordur ki esas niyeti olabildiğince fazla insanı kendi boyunduruğu altında tutarak istediklerini elde etmek ve pozisyonunu korumaktır. “Gün sonunda o ne istiyorsa onun olması” herkesin bildiği ancak bir türlü dile getiremediği “Kral Çıplak!” durumudur.

Ama işler her zaman onların istediği gibi yürümez. Kimi çocuklar pasif mizaçla doğar, kimi çocuklar asi. Pasif mizaçla doğan çocuklar bu sisteme ayak uydurup kendilerini koruyabilirler. Ancak asi ve agresif mizaçtaki çocuklar bu “zorba” düzene kafa tutarlar. Kendileri hırpalanma pahasına bunu yaparlar çünkü yapıları böyledir. Asidirler. Evet, asilik ve agresiflik doğuştan gelen bir mizaç özelliğidir. Sakin ve anlayışlı, sabırlı, sınır çizebilen, özgüveni destekleyen bir ailede bu çocuklar çok iyi liderler haline gelirler.

Ancak boyunduruk altına alınmak istediklerinde kendileri de birer ZORBA haline dönüşürler.

Şimdi bu zorbalık düzeninin kuşaktan kuşağa aktarıldığı, gücü elinde tutanın tutmayana canı ne isterse onu dayatabildiği ailelerin çoğunlukta olduğu bir yer hayal edin. “Lider” tanımları ne olur? “Güçlü” olmaktan anladıkları ne olur? Sakin ve serinkanlı konuşan, herkesin sesine kulak veren, kendisini sorgulayanlara espri ile yaklaşan ve yanıldığı zaman kendini düzelten birini mi güçlü bulurlar? Yoksa gücü eline geçirdiği anda kendi doğrularını her türlü yola baş vurarak başkalarına “dayatan” kişileri mi lider zannederler? O ülkede gerçek liderlik mi vardır yoksa başa her kim geçiyorsa zorbalık sırası ve hakkı ona mı geçer? Böyle ülkelerde “insan hakları,demokrasi,özgürlük” gibi kavramlar her başa geçenin ağzında sakız olur ancak gün sonundaki gerçeklik gücü elinde bulunduranın dayattığı sistemdir. 

Çünkü şema kimyası dediğimiz bir şey var, nasıl bir ortamda büyüdüysek aynı ortamı bize sağlayacak insanlara yöneliriz, gerçekte onlarla güvende olmasak da onların yanında kendimizi güvende hissederiz. Maalesef insan beyninin böyle bir oyunu var. Kaç danışanım psikolojik ve fiziksel baskı gördüğü bir ilişki içinde olmasına rağmen “neden devam ediyorsun?” diye sorduğumda bana “Çünkü bir tek onun yanında kendimi güvende hissediyorum” cevabını vermiştir.

Çözüm? Çok sevdiğim bir siyaset bilimci vardır; Robert Putnam. Making Democracy Work isimli kitabında demokrasinin güçlenebilmesi için sivil katılımın etkisinden bahseder. Buna inancım sonsuz. 

Yani, huzurlu ve herkesin hakkının korunduğu bir sistem kurmanın sırrı büyüdüğü zaman “zorba” haline gelme riski olan çocuklara tutunacak dal vermekten geçer. Bunu yapan sivil toplum örgütleri ile çalışmayı, elimden gelen her türlü desteği sağlamayı bu yüzden seviyorum. Bir tanesi Ashoka ve Açık Toplum Vakfının desteklediği Çimen Ev. Burada AÇEV’in de etkili çalışmaları yapılıyor. Amaç çocuklarda okulu bırakma oranını azaltmak, okur yazarlığı, meslek sahibi olmayı desteklemek. “Her mahalleye bir ÇimenEv” uzun vadedeki hedef.

Aktif olarak çalışmadığım ancak sosyal medya yolu ile desteklediğim başka bir kuruluş; Hayat Sende derneği.  

Bu hafta flört şiddeti üzerine çalışan başka bir sivil yapılanma da benimle iletişime geçti, Bilgi Üniversitesi Sosyal Projeler ve Sivil Toplum Kuruluşları Yönetimi Yüksek Lisans öğrencisi bir grup kadın;  40tilkiblog.wordpress.com.

Bu upuzun ve ipince bir yol. Ama olsun. Çünkü zorbalara kafa tutanların başına ne gelir misiniz? Şu;

“Önce seni görmezden gelirler, sonra sana gülerler, sonra seninle dövüşürler ve sonra sen kazanırsın.” Gandhi

En sevdiğim sözlerden biridir. Şimdi korku ve öfkenin karışımı olan bir duygu hayal edin. Bu duygunun tam karşı ekseninde tam zıttı olan, bu duyguyu etkisizleştirme gücü olan bir duygu vardır; neşe ve güvenin karışımı olan duygu.

Sevgi!

(Bu benim kafamdan uydurduğum bir bilgi değil bu arada. Yıllara yayılmış duygu araştırmalarının sonucunda elde edilen bir “veri”. Bu konuda detaylı okuma yapmak isterseni Robert Plutchik’in kitaplarına başvurabilirsiniz.)

Konumuza dönecek olursak;

Zorbalar, sizi korkutarak ve sürekli sınırlarınızı ihlal ederek içinizdeki sevginin yerini korku ve öfkenin kaplamasını sağlarlar. Gizli silahları budur. Herkesi kendilerinin yaşadığı duygusal çöplüğe çekmek isterler çünkü bu onların bölgesidir. Bu yüzden sorgulandıkları,reddedildikleri ya da eleştirildikleri zaman asla sakin ve yapıcı konuşamazlar. Bu onların bilmediği bir dildir. Saldırganlaşarak,karşılarındakinin hassas yerlerini deşerek onları o duygusal çöplüğe, bir tür mafya dizisi ya da beyaz dizi dramına çekmeye çalışırlar. Çünkü bu onların en güçlü olduğu alandır, o çöplüğe girdiğiniz anda kaybedeceğinizi bilirler.

Çözüm? Çok iyi bir poker oyuncusu olmalısınız. Karşınızdakinin bu niyetini öngörüp   o duygusal çöplüğe düşme riskinizi yüksek olarak değerlendirdiğinizde tedbir alabilmelisiniz.

“Blöfünü gördüm” deyip bir adım geri attığınız anda bu “zorba” kişi afallayıp saçmalamaya başlayacaktır, başlangıçta en iyi bildiği şey olan dram yaratma ve karşısındakini yaralama stratejilerini daha çok uygulayacaktır ancak er ya da geç bunun işe yaramadığını gördükçe süngüsü düşecektir.

Ancak bunu hakkıyla yapabilmeniz için maddi manevi bağımsız olmanız gerekir. Zorbaların en büyük silahlarından biri de karşısındakini maddi-manevi olarak kendine bağımlı hale getirmektir. Bu bazen çok açık bir şekilde çocuğu okula göndermemek, eşinin çalışmasına izin vermemek şeklinde olur. Ama bazen de çok fazla imkan sunup, karşısındaki bağımsızlaşmak istediğinde “benim sana sağladığım rahat varken ne gerek var şimdi zorluk çekmene” şeklinde sunulan kaynaklar ya da hizmetler şeklinde olur.

Bu konu bitmez…. Yazdıkça yazasım geliyor ancak bir yerde durmam gerek 🙂

Umarım faydası olmuştur. Yukarıdaki derneklere bir göz atmanıza vesile olduysa, hatta destek olmanıza vesile olduysa ne mutlu bana.

Korku ve öfkenin karşısında içinizin neşe ve güven ile dolması dileğiyle…

Aşağılık Kompleksi

 

Kusurluluk şeması; diğer adıyla aşağılık kompleksi. Geçen gün yazdığım bir tweet çokça paylaşıldı “hürmet görmeyince köpürmek; aşağılık kompleksinin baş göstergelerinden…” diye.

Aşağılık kompleksini aşağılamak için kullanmamıştım aslında. Bu sadece psikolojik bir tanımdır. Ve aşağılık kompleksli olmak ayıp bir şey değildir. Ama üzerinde çalışmayınca hayatı hem kendine hem de çevrendekilere zehir edebildiğin bir olgudur. Ve evet, bizim yaşadığımız ülkede çok yaygın olarak görülen bir olgudur.

Aşağılık kompleksiniz varsa ilişkilerinizde ya ezen taraf olursunuz ya da ezilen. Eşit ilişki kuramazsınız. Her an foyanız ortaya çıkacakmış gibi hissedersiniz. Bunlar o kadar zor duygulardır ki çoğu zaman kendinizi aşırı çalışarak,yiyerek,uyuyarak, dış görüntünüzle uğraşarak,sürekli sosyalleşerek, aşırı spor yaparak  oyalamaya çalışırsınız. Şema terapide buna kopuk avungan mod denir. Dışarıdan bakıldığında bu kişi son derece üretkendir. Hayatının her alanı denge içinde gibidir. Kendisine sorsanız mutludur, hayatı yolundadır.

Bir başka baş etme şekli de “zorba” moddur. Kontrolcülük ve baskı kurarak olmasını istemediğin şeyleri engelleyebileceğini düşündüğün baş etme mekanizması. “Benim kontrolümde olursa terk etmez,benim kontrolümde olursa güvende olurum,kontrol bende olursa bir daha beni ezemez kimse” vb…

Bu kişiler için işler çoğunlukla yolunda gibidir. Ta ki reddedilene kadar. Bu kişiler reddedilmeye karşı aşırı hassastır. Yenilgi almayacaklarından emin oldukları yarışları tercih ederler. Bir ortama girdiklerinde terminatör gibi “burada en üstün kişi ben miyim?” “her şey kontrol altında mı” taraması yaparlar. Gevşeyemezler.

“En ……” hissetmiyorlarsa ya ortamdan uzaklaşırlar ya da öyle hissetmelerini sağlayacak girişimlerde bulunurlar; konuyu ne yapıp edip kendilerine getirirler. Muhakkak bir yanlarıyla “en ….” olmak isterler, bir yönleriyle ön plana çıkmazlarsa kendilerini görünmez hissederler. Bu sebeple çok iyi giyinir,çok yüksek sesle konuşur, sürekli espri yapar ve söz keserler. Bunca rahatsız ediciliklerine rağmen renkli tiplerdir; ta ki onayınızı alana kadar. Onayınızı aldıkları anda gözlerinde bir eşya gibi değersizleşirsiniz.

Önce sizi göklere çıkartır, büyüler ve özel hissetmeniz için çok uğraşırlar. Ancak sizi “garantilediklerini” düşündükleri anda ortadan kaybolurlar, artık o ilgiden eser kalmamıştır.

İşte bu yüzden “aklınızı başınızdan alan” kişilere karşı temkinli olmalısınız. Size tapılacak bulunmaz hint kumaşı muamelesi yapıyorsa bu eşit bir ilişki olmadığı anlamına gelir.

Bazı durumlarda bu durum “karşılıklı tapınma” şeklinde kendini gösterir.

Turgut Uyar aşağıdaki dizelerde o kadar güzel anlatmış ki bu karşılıklı idealize etme durumunu…

 

“Bir biz ikimiz varız güzel, öbürleri hep çirkin.”

Bir de bu terli karanlık.
Sonra bir şey daha var mutlak ama adını bilmiyorum.
Nereden başlasam sonunda o ışıkla karşılaşıyorum:
Yarı çıplak utanmaz bir kadın resmini aydınlatıyor.
Akşam oluyor ya, bir türlü inanamıyorum.
Oturmuşlar iri yapılı adamlar esrar çekiyorlar.
Daha bir aydınlık olsun diye içtikleri su
Sarı topraktan testileri güneşte pişiriyorlar.

Bir korkuyorum yalnız kalmaktan, bir korkuyorum,
Gündüzleri delice çalışıyorum geceleri kadınlarla yatıyorum.

Sonra birden büyümüş görüyorum ağaçları
Kısrakları birden yavrulamış
Havaları birden güneşli.

Kadınlarla yattığım yetse ya,
Bir de kadınlarla yattığıma inanmam gerekiyor.

Hoşlanmıyorum.

Bu dizelerde kopuk avungan mod var,yalnız çocuk modu var,insanlarla bağ kuramama var,sevdiğini idealize etme var… Ve tüm bunları olağanüstü bir beceri ile anlatma var elbette. Yüzlerce sayfa yazsam bu dizelerdeki kadar iyi anlatamam şemaları.

Çözüm? Klişe ama en etkili çözüm bu; içindeki çocuk ile temasa geçmek. Gerçekte neye ihtiyacın olduğunu anlamak ve bunu sana verebilecek kişilere yanaşmak. Gerçekte hayran olunmaya değil sevilmeye,anlaşılmaya,ait hissetmeye,desteklenmeye,yapabileceğimize inanmaya ihtiyacımız vardır.

Umarım faydalı olmuştur. Sevgiler….