Featured

Kalıcı İyilik Hali- Kontenjan Dolmuştur,Bir sonraki Eğitim Haziranda :) Teşekkürler.

Kalıcı iyilik hali her zaman iyi hissetme durumunda olmak değildir. Gündelik olayların zorlayıcılığına karşı direnç geliştirmiş olmaktır. Çocukluktan gelen kök inançların bugün ayağına dolanmasına izin vermemektir.

Bunun için ilk adım çocuklukta karşılanmamış olan ihtiyaçların ne gibi kök inançlara, yani şemalara yol açtığını tespit etmektir. İKinci adım ise harekete geçmektir. Çünkü beyin sadece davranışı ciddiye alır.

Katılımcılarla birebir ilgilenebileceğim küçük bir grup eğitimi  düzenliyorum. Bu eğitimi aslında 2 Nisan tarihinde düzenleyecektim ancak rahatsızlandığım için 15 Nisan’a erteledim. Talep çok olduğu için 7 Mayıs’ta bir eğitim daha düzenliyorum.  İki tarihteki eğitimin içeriği de aynı olacak. 15 Nisan’da daha fazla boş yer var.

Tarih 15 Nisan Cumartesi 2017 ya da 7 Mayıs 2017 Pazar

Saat: 10:00-17:00

Yer: Günebakan Psikoloji, Nişantaşı

Kontenjan: 12 kişi

Ücret: 500 TL

İçerik:

  • İyilik halinin fizyolojisi
  • Şemaların tespiti
  • İşlev bozucu modların tespiti
  • İnsan ilişkilerinde sınır çizmenin önemi ve sınır çizebilme becerileri
  • Bilimsel kanıta dayalı yöntemlerle her şemanın nasıl onarılabileceği üzerinde durulması; Mindfulness ve uygulama alanı:duygusal yeme,kaygı yönetimi, öfke  yönetimi,kendine zarar verici davranışlar, toksik ilişkileri ısrarla sürdürme davranışının ardında yatanlar ve çözüm.

Eğitim zamanı yaklaştığında bir Whatsapp grubu oluşturup detayları paylaşacağım. Mesela kahvaltıyı hafif yaparak gelmeninizi isteyeceğim, öğle yemeğinde mindful yeme çalışacağız… Okunması için bir kitaptan bir bölüm vereceğim (kısacık korkmayın 🙂 ) gibi… Keyifli ve öğretici olacağına inanıyorum.

Kayıt için: terapidefteri@gmail.com adresine yazabilirsiniz.

 

Sevgiler…

 

 

 

Bilmediğini Bilmek

 

Şerif Mardin’i tanır mısınız bilmem… “Mahalle baskısı” kavramını ortaya ilk atan siyaset bilimcidir.

Ben kendisinden ders alma şansına eriştim, anlattıklarından en çok aklımda kalan iki şey oldu:

  1. Bir teoriyi ya da kavramı orjinalinden oku; o dili bilmiyorsan da metnin çevirisini oku ama mutlaka iyi bir çeviri olsun, ve yorum içermeyen orjinal metin olsun.
  2. Usta-çırak arasındaki “Nexus” kavramı; rabıta diye de çevrilir; “bağ” anlamında kullanılır. Sadece usta çırak arasında değil, bilgi üretenler arasında da vardır; hep vardı.

Ve her derste kafamıza şunu sokmaya çalışırdı; Türkiye’de insanlar okumuyor. Kavramlar üzerine okumuyor, kitap okumuyor. Onun yerine kavramların içini başkalarından, hocalarından duydukları ile dolduruyorlar.

O zamanlar sosyal medya yoktu. Ama şimdi var ve hocamın ne demek istediğini daha iyi anlıyorum. Psikolojide yeri olan “bağlanma”, “bilinç dışı”, “koşulsuz kabul” gibi kavramları konu ile ilgili hiç okuma yapmamış insanlar yorumluyor, ve hiç utanmadan “bence koşulsuz kabul şu demek…” gibi altı boş cümleler kuruyor.

O konu üzerine kavramı ortaya atan ilk teorisyenden başlayıp,sonra o teorinin eleştirilerini de okuyup,sonr akonu üzerine araştırmaları okuyup,sonra o konu üzerine uzmanlaşmış hocalarla yıllarca çalışmış olursun, ondan sonra bence “koşulsuz kabul” ya da “bilinç dışı” vb şu demek diye kendi fikrin olabilir artık…

Bunu yapamamanın bir sebebi de çocukluğunda sınırlarını öğrenmemiş olmak. Yani haddini bilmemek.

Bu yüzden , “hayır, o kavram o demek değil, aç şunları oku, sen bu kavramı yanlış biliyorsun,bak kaynaklar da burada” dediğinde her seferinde beni şok eden bir şekilde “HAYIR okumayacağım, esas sen yanlış biliyorsun” şeklinde cevaplar geliyor.

Acaba dünyanın başka hangi yerinde insanlar bu derece kitap düşmanı. Dünyanın başka hangi yerinde insanlar bu derece “okumama gerek yok ben zaten biliyorum her şeyi” modunda…

Psikolojide Dunning Kruger Etkisi denen şeye her gün bu kadar çok şahit olunca insanın ağzı açık kalıyor. Aynı duruma düşmemek için her cümlemden önce “eğer yanlış bilmiyorsam” “haddimi aşmıyorsam” diye başlar oldum. Doğrusu da bu.

Ne kadar bilirsen bil, öğreneceklerin bildiklerinden her zaman daha fazladır.

Eskiden muhatap olmuyordum bu insanlarla, zamanıma değmez diye düşünüyordum. Bir süredir farklı düşünüyorum. Çünkü aşağıda yazdığım bağlantıda okuyacağınız üzere, bu kişiler ısrarla eğitildiklerinde fikirlerini değiştirebiliyorlar.

https://tr.wikipedia.org/wiki/Dunning-Kruger_etkisi

Yani mücadele, ısrarla “hayır yanlış biliyorsun” diye diretme işe yarıyor. Bunu yapabilmek için

1.Kişisel saldırılar karşısında çileden çıkmamayı, konuyu tekrar tartışılan konuya yani fikirlere getirmeyi kendinize öğretin

2.Asla kişisel saldırı yapmayın, sadece fikirleri tartışın

3.Yanlış bildiğiniz bir konu olduğunda, ya da istemeden de olsa karşı tarafı kırdığınızda samimi olarak özür dileyebilmek üzere kendinizi eğitin

4.Öfke karşısında sinmemek, ya da karşı atağa geçmemek üzere kendinizi eğitin

5.Konunuza hakim olduğunuzdan emin olun

Bu konuda neden mi yazdım? Çünkü, şu gündemde “elim kolum bağlı” diye düşünme arttıkça umutsuzluk ve mutsuzluk da artacak. Ancak hiç bir zaman elimiz kolumuz bağlı değildir. Bu yazı bunu hatırlatacak bir not olabilir diye inanıyorum.

Sevgiyle kalın…

 

Spartalı Sevgi Kelebeğine Karşı

Ekran Resmi 2017-04-18 12.56.54

Yukarıda bu yazıya ilham olan twitter gönderisini kimliği gizlenmiş şekilde görüyorsunuz. Bu alaycı tutuma ben “spartalı” dedim kendimce. Amazon da diyebiliriz, ya da başka bir şey de. Yazanın “teletabi” diye küçümsediği kişilere de sevgi kelebeği diyeceğim. Çok yaygın olduğunu düşündüğüm bir tutum bu. Bu yazıda amacım sevgi kelebeklerinin de spartalıların da aynı şey olduğunu anlatmak.

Toplumsal bir travma içindeyiz. Depresyon ile başvuranlarda artış olduğunu gözlemliyorum. Bunun etkilerini ilerleyen zamanlarda daha da yaşayacağız. Ortada travmatik bir durum varsa bununla üç şekilde baş edilebilir:

1.Teslim ol; Bir yırtıcı gördüğünde donup kalan hayvanların savunma mekanizmasına benzetebiliriz bunu. Yok sayarak baş etme, olanları inkar etme de diyebiliriz. Sanki bir şey olmamış gibi davranma, dünya yanıyor maymunlar taranıyor tarzında bir tutum. Yukarıdaki yazarın “telatabi” diye tasvir ettiği kişiler de diyebiliriz.

2.Kaç: bu zaten kendinden açıklamalı. Yurt dışı seçeneğini değerlendirmek bu kategoride.

3.Aşırı telafi; sanki tam tersi doğruymuş gibi davranmak. Aslında çok korkmana, ezilmiş, zayıf ve çaresiz hissetmene rağmen sanki çok güçlü ve muktedir hissediyormuş gibi sarkastik konuşma, agresif tutum, ve bu şekilde davranarak kendini avutma.

Baş etme mekanizmaları yerli yerinde kullanıldığı zaman işe yarayabilir. Ancak çoğu zaman işlevsel değildir. Çünkü gerçekçi bir şekilde çözüm arayışından alıkoyar kişiyi.

Şimdi sevgili Spartalı-Amazon kardeşim, sana bir haberim var; o sevgi kelebeği ne kadar etkisiz ise sen de en az onun kadar ETKİSİZSİN ETKİSİZ!

Şu an ülkenin içinde bulunduğu duruma merhem olmak için somut olarak ne yaptın? Bir sivil toplum örgütünde mi çalışıyorsun üç kuruş maaşa? Çalışma zamanından arta kalan saatlerde bir yerde gönüllü müsün? Kaç tane sivil toplum kuruluşuna üyesin?Hadi üye olamıyorsun diyelim, kaç tane sivil toplum örgütüne gezmenden tozmandan, kıyafetinden kuaföründen birikiminden ayırıp da düzenli bağış yapıyorsun? Sen gerçekte konuşup etrafa saldırmaktan başka düzenli olarak bu vatan için ne yapıyorsun? “En azından bağırıp çağırıp etrafa saydırıyorum, bu da bir şeydir” diyorsun, o şekilde sesini duyurup bir etki yaptığına inanmak istiyorsun ama nafile. Beynin içten içe gerçeğin farkında. Aslında sen de etkisizsin.

O sevgi kelebeği diye küçümsediğin kişilerden emin ol bir farkın yok. Beynin gerçeği biliyor. Aslında kendini kandırdığını biliyor. Bu yüzden fibriomiyaljin var, migrenin var, irritabl bağırsak sendromun var… Bu yüzden sigarayı bırakamıyorsun, bu yüzden boynun tutuluyor ikide birde.

Gel bırak bu küstahlığı. Sevgi kelebeği senden daha iyi bu ülke için, çünkü onu somut bir şey yapmakla ilgil ikna etmek daha kolay. Sen bir de başkalarından akıl almayacak kadar tahammülsüzsün zayıf olmaya. Kendini affetsen, bir yumuşasan, bilge yanına kulak versen bu ülke için gerçekten bir şeyler yapmaya, elini gerçekten taşın altına koymaya başlayacaksın. Zaten o zaman etrafa sataşmaya zamanın da olmayacak.

Ne sevgi kelebeği olalım, ne de Spartalı! Zaman, kendinle yüzleşme zamanı. Zaman, dürüst ve cesur bir şekilde “gerçekten yapabileceğimin en fazlasını yapıyor muyum, gerçekten elimi taşın altına koyuyor muyum, yoksa konuşmaktan başka bir şey yaptığım yok mu?” sorusunun cevabını verme, şu kibiri üzerinden atma zamanı.

Çalışmaya devam…

Sevgiyle…

Boyun Eğicilik Şeması

Diğer adıyla “sınır çizememek” .

Bu bir sistem sorunu. Ve evet, klişe ama gerçek, bu bir eğitim sistemi sorunu. Kabul görmek,sevgi almak,kendini psikolojik ya da fiziksel şiddetten koruyabilmek, ait hissetmek, değer görmek için boyun eğmek,idare etmek, kendi ihtiyaçlarını ya da duygularını dile getirmekten vaz geçmen gerektiği bir sistemin sorunu.

Kendini, ancak ve ancak gücü elinde bulunduran kişiyi idare edebildiğin ölçüde var edebildiğin bir sistemin sorunu.

Müdahele edilmesi gereken bu sisteme boyun eğerek ile uyum sağlamış kişiler değil, sistemin kendisi.

Bir ülkedeki sistem o ülkenin diline de işler. “Çocuk gibi azarlanmak” mesela… Çocuğu paylamak, saygısızca haklamak o kadar doğal bir şey ki bizim için. “Beni çocukmuşum gibi azarladı” diyoruz mesela birine gücendiğimiz zaman.  Çünkü çocuksan ve yapmaman gereken bir şey yaptıysan, güç hiyerarşisinde aşağıda olduğun için sana saygılı davranmak zorunda değildir karşındaki. Bunu o kadar doğal kabul etmişiz ki…

Bir eğitim sistemi hayal edin. Çalışkanlar ve tembeller kümesi var. Sıra dayağı var. Sınıfta bir kişi “yaramazlık” yaptığı zaman tüm sınıfın azarlanması,hakaret görmesi ya da sıra dayağına çekilmesi var.

“Eti senin kemiği benim!!” var yahu!!!! Çocuk bir kurbanlık koyun yani!!!  Ve düşünün bu sadece doğal değil, üstelik olması gereken, doğru olan. Çünkü kurbanlık koyun olursan bu sistemden sağ çıkabilirsin ancak ve ebeveynler bunu altı yaşından itibaren öğretmelisin çocuğa ki ileride hayatta kalabilsin diye inanmış.

Aynı sistem çoğu zaman evde de var. Annenin babanın sevgisi çocuk uslu olduğu, davranması gerektiği gibi davrandığı sürece var. Kız çocuğuysan zaten her an patlamak üzere olan tehlikeli bir bombasın, ergenliğe yaklaştığın andan itibaren artık evin diğer bireylerinin hizmetine koşması gereken bir objesin. Anne-babalar bunu sana öğretmezler ise evde kalmandan korkarlar. Evde kalan kadın demek ailenin itibarı iki paralık oldu demek.

Çok başarılı bir danışanımın çalıştığı şirketteki bir üst düzey yönetici çatışma yaşadıkları bir durumda;  “Siz evli değildiniz değil mi?” diye gülmüş pis pis sırıtarak.

Medeni bir ülkede yüzbinlerce lira tazminat öder bu şirket. Bu sistemde çalışan bir kadın olarak kendini var etmek ile, kadınlık ve insanlık haklarının yasalarla korunduğu ülkede çalışmak arasında “stres yönetimi becerileri” kıyaslanamaz bile. Böyle bir kişi bana “stresi yönetemiyorum” diye geldiği zaman önce bunu değerlendiriyorum; ortada gündelik hayatın akışında olabilecek olağan bir stres faktörü mü var, yoksa hakların açıkça ihlal ediliyor, taciz ediliyorsun, sömürülüyorsun ve bünyen haklı olarak buna doğal bir tepki mi veriyor?

Şu  “Z” kuşağı ile ilgili çok soru alıyorum. “Biz bunlarla nasıl baş edeceğiz, her şeyi hakları görüyorlar, hemen yükselmek istiyorlar, hemen zam istiyorlar, parayı soruyorlar” diye. Daha bu cumartesi günkü eğitimde konuştuk. Benim buna cevabım şu; doğru olanı onlar yapıyor.

Ve çok da iyi yapıyorlar. “Benim bir hayatım var, mesaiye kalamam” diyorlarmış. Ne zaman yükseleceğim? diye soruyorlarmış… Eğer istedikleri gibi bir imkan sağlanmaz ise, ya da birazcık daha iyi bir koşul bulurlarsa hiç korkmadan iş değiştiriyorlarmış. Şirketler ellerinde eleman tutmak istiyorlarsa bu taleplere uyum sağlamak zorunda mı kalacaklarmış yani şimdi tüh tüh!!!

Yıllar önce çalıştığım bir şirket şöyle bir sömürü stratejisi bulmuştu; gelen elemenalara ya üç yıllık bir sözleşme imzalatıyor ve eğer üç yıldan önce işten çıkarlarsa “verdikleri eğitim” karşılığı 30 bin TL tazminat talep ediyor, ya da bu sözleşmeyi imzalamazlarsa sigorta yapmıyordu. Ben bir ay içinde bu saçmalığa dayanamayıp ayrılmıştım. Patron öfke nöbeti geçirmişti. Yaptığı şeyin aslında emek sömürüsü olduğunu bir türlü kabul etmiyordu. O şirkete ne mi oldu? Foyaları meydana çıktı ve bunu yapan yöneticiler ciddi şekilde yargılandılar. Neyse ki bazen adalet yerini buluyor.

En çok aldığım sorulardan biri de şu; umut var mı? Vallaha bunları duyunca var diyorum ben de.

 

Her zaman diyorum, umudum ’90 ve sonrası doğumlular diye. Küreselleşme bir şekilde işe yaradı, bir şekilde ülkenin “boyun eğicilik şeması” sistemini dengeleyen bir etki yaptı galiba.

Sabancı Üniversitesi’nde Siyaset Bilimi Yüksek Lisansı yapmak hayatımda verdiğim en doğru karardı. Bu eğitimi almasaydım bugün klinik psikolojiye indirgemeci yaklaşabilirdim. Gelen danışanlarıma farkında olmadan sanki her şey onların suçuymuş gibi davranabilirdim. Oysa insan içinde bulunduğu ortamdan bağımsız değerlendirilemez. Zeitgeist (zamanın ruhu) denen bir şey var ve bu ruh, istesek de istemesek de hepimizin birden içine işliyor bir yerde.

Diyeceğim o ki, yalnız değilsiniz.

Ve yine diyeceğim o ki, daha iyisini hak ediyorsunuz. ’90’lılardan ilham alabilirsiniz 🙂

Sevgiyle kalın…

 

 

 

Mecburdum… Mu?

Bu yazıyı mecbur olduğu için oy kullanamayanlara adıyorum.

 

İnkar… kaçınma…. Yok sayma… Bahane bulma…

İnsanın başına ne gelirse hakikati yok saymaktan gelir.

“Elimde değil…”

Bir hocam bu bahaneye şu şekilde yaklaşmamızı önermişti;

“Peki, bu nasıl bir elinde olmama? Bir erkeğin çocuk doğuramaması gibi bir elinde olmama mı?”

Bu kognitif bir müdaheledir. Kişi “elbette, öyle değil” diyecek, belki biraz bozulacaktır.

Zaten kognitif davranış terapisinin en çok eleştiri alan yanı da danışanların kendileri ile empati kurulmadığını hissedebiliyor olmalarıdır.

Bu durumda imdadımıza Carl Rogers yetişir. Hümanist yaklaşım; insan ihtiyacı odaklı olmakla birlikte en çok eleştiri aldığı yan ancak Carl Rogers’ın şahsı tarafından uygulandığı zaman tam anlamını bulabilecek olmasıdır. Montessori ile ilgili de aynı yorum yapılır. Bir yaklaşım o modeli bulan kişinin adı ile anılıyorsa büyük ihtimalle onun tarafından uygulandığı zaman bir anlamı olacak  yoksa esas etkisi kaybolacaktır diyenler vardır. Katılmamak elde değil.

Şema terapiyi bu yüzden seviyorum. Yeni bir şey icat etmeden, her yaklaşımın  en çok işe yarayan yanlarını anlamlı bir şekilde entegre ediyor. Baş etme mekanizmaları da var, yüzleştirme de, terapi ilişkisi de.

Gelelim yazının başında bahsettiğim “mecburdum” meselesine.

Mecburdun da sen bunu yapmasaydın biri mi ölecekti?  Sen mi ölecektin? Birilerinin tüm geleceği mi kararacaktı?

Çoğu zaman cevap “hayır”. Ancak “mecburdum” yaptığın seçimin sorumluluğunu üzerinden atabilmek için çok kestirme ve kolay bir yol. Kısa vadede için rahat edebilir. Ama beyninin içten içe bu riyakarlıktan haberi vardır. Bu tutarsızlık farkında olsan da olmasan da seni içten içe yer. Belki sigara içersin, Belki kendini uyuşturmak için başka yollar ararsın. Ama bu çelişki er ya da geç kendisini ya fibromiyalji,ya irritabl bağırsak sendromu, ya ülser, ya migren ya da kanser olarak kendini gösterir. Alice Miller’ın dediği gibi “Beden asla yalan söylemez”.

Kendine karşı dürüst olmaz isen beyin bunun hesabını senden er ya geç sorar.

 

Sevgi Kelebekleri

Aşağılayıcı bir terim aslında değil mi? Hayatın gerçeklerini inkar ederek yaşayan, hayatın gerçeklerinin farkında olmayan saf insanlar için kullandığımız bir deyim. Kimdir bu sevgi kelebekleri?

Bir kere erkek olduğun zaman otomatikman yırtıyorsun; kelebek deyince insanın aklına otomatikman dişil bir figür geliyor çünkü. Bu yüzden erkekler “önemli olan sevgi, sevgi olduktan sonra her şey halledilir” gibisinden konuştukları zaman, hele ki biraz da başarılılarsa, “işte her yönden aşmış bir adam, hırsına yenik düşmemiş” gibisinden hayranlık geri bildirimleri almaları muhtemel.

Peki aynı şeyi bir kadın yaptığında?

Eğer koşulsuz sevginin ne olduğunu bilmeden büyüdüyseniz yetişkinliğinizde “sevgi olduktan sonra her şey bir şekilde halledilir” diyen insanları saf bulup yargılayabilirsiniz.

Daha da derine inersek, koşulsuz sevginin ne olduğunu bilmiyorsanız, tıpkı hayatında kırmızı rengi hiç görmemiş birinin kırmızıyı gördüğünde anlamlandıramayıp tanıyamaması gibi, siz de hakiki sevgiyle karşılaştığınızda anlamlandıramaz, neye uğradığınızı şaşırır ve bir türlü bu sevginin gerçek olduğuna inanamazsınız.

Hakiki sevgi diyorum, koşulsuz değil. Çünkü Alice Miller’ın “Yetenekli Çocuğun Dramı” isimli çok sevdiğim, hatta belki psikolojide en sevdiğim kitap olan eserinde yazdığı üzere;

Koşulsuz sevgi yalnızca çocuklukta ebeveynin tarafından sana verilebilecek olan, zaten sadece çocuklukta ihtiyacının olduğu, ve ebeveynin tarafından alamadıysan da bir daha alamayacağın, ancak alamadığın zaman da boş yere bir ömür aradığın, kaçtığı zaman kaçmış olan bir trendir. Koşulsuz sevgi treni çocuklukta kaçtığı zaman içinizde bir ömür bir türlü ne olduğunu anlayamadığınız bir boşluk, bir yas ve üzüntü hissi olur. Karşınıza çıkan romantik partnerlerden ya aşırı beklentili ve talepkar olursunuz ya da hep mesafeli ve gerektiğinde bile destek istemeyen bir yapıda.

Çözüm? Alice Miller der ki; bu trenin kaçmış olduğu gerçeğini kabullen. Koşulsuz sevgi alamadığın çocukluk, aslında çok güzel geçebilecekken annenin-babanın depresyonu,geçimsizliği,hastalık,ya da başka türlü sıkıntıları sebebiyle kaybolmuş yıllardır, ve bu kaybolan yılların yasını tutmadan geleceğine hafif yürüyemezsin. Sırtında hep bu kaçmış trenin öfkesini taşır, her ilişkinde bu treni yakalamayı ümid edersin. Ve kendi elinle şimdiki yıllarını da kaybedersin. 

Önemli bir parantez açmak isterim; koşulsuz sevgi alamadığını kabullenmek çok ama çok zordur. “Ebeveynlerim beni sevmedi” demek gibi bir şeydir bu, ve bunu yüksek sesle söylemek çoğu danışanımın yapamadığı bir şeydir. Aslında ebeveyninin seni sevdiği, ama ancak onun istediği gibi bir çocuk olunca sevdiği gerçeğini kabullenmek, sonra da ebeveynini “daha iyisini bilmediği için öyle yaptığı” için affedebilmek yıllar sürer. Ebeveynler kendilerinde olmayan bir şeyi çocuklarına veremezler. Ve koşulsuzca sevme becerisi koşulsuzca sevile sevile öğrenilen bir şeydir.  Koşulsuzca sevdiler, ama koşulsuz kabul görmedim evet” der bir çok danışanım. Sanki ikisi çok farklıymış gibi… Bununla yüzlemek çok zor ve serttir, çoğu zaman danışanda öfke tepkisine bile yol açar. Ancak yukarıda da yazdığım üzere, bu gerçeği kabullenmedikçe iyileşme olmaz.

Kendi çocukluğunda koşulsuzca sevilmemiş bir ebeveyn, bunun farkında olup yardım almadığı sürece aynı döngüyü kendi çocuğu ile de sürdürecek, hatta büyük ihtimalle çok iyi ebeveynlik ettiğini iddia edecektir. “Ailem sınıfta kaldığımda beni bir yıl eve kapatmasaydı,dövmeseydi,baskılamasaydı ben serseri olurdum,okulu bitiremezdim vb…” gibi cümleleri çok sık duyarım. Koşulsuz sevgi ile çocuğa rehberlik etmenin nasıl bir şey olduğunu hiç deneyimlemediği için, koşulsuz sevgiyi “öyle şeyler Norveç gibi fantastik ülkelerde olur, ütopik şeyler söylüyorsunuz” derler. Oysa, yanı başımdaki küçük kasaba ve köylerde koşulsuz sevgiyi verebilen anneler, öğretmenler görmüşümdür.  Vahşi rekabetçi kent hayatının da bu becerimizi öldürdüğünü düşündüğümü not olarak düşmek isterim.

Evet, dışarıdan gelecek koşulsuz sevgiye bir yetişkinin ihtiyacı yoktur. Olsa kimse hayır demez, o ayrı. Ama ihtiyacı yoktur. Bir yetişkinin en önemli özelliği kendine bakabilmesidir. Yetişkinlerin dünyasında her şey karşılıklıdır ve öyle de olmalıdır. Bu çetele tutmayı gerektirmez. Ama sınırlar vardır. Herkes sınırları dahilinde, yakınlık ilişkisi çerçevesinde bir şeyler bekler, yapar. Ve hiç kimse ama hiç kimse sonsuza dek bir başkasını hiç bir şey beklemeden sırtında taşımaz. Ancak doya doya koşulsuzca sevilmediyseniz bu size zalimce, vahşice ya da çıkarcılık gibi gelir. Oysa değildir. Herkesin kendine iyi bakabildiği yetişkinler dünyasında kimse kimseye yük olmadan, el ele destek olarak keyifli ve güçlü bir bağ içinde yaşamaktır kaliteli hayat.

Haftasonundan önce biraz ağır kaçtı sanki… Ama içimden bu geldi. Umarım sevmişsinizdir. Sevdiyseniz sorun yok 🙂

Sevgiyle kalın…

Konfor Alanı ve Bahane

Konfor alanı…. Alışkın olduğun zihninin, beyin kimyanın kendisini dengede hissettiği durum. Homeostosis de denir. Herkesin kendini dengede hissettiği bir kimya denklemi vardır. Eğer çocukluktan beri sürekli hayatta kalma modundaydıysanız, ya da yalnız, ya da istismara uramış, kimyanız da yıllar boyu bedeninizin maruz kaldığı çeşitli hormon ve nörotransmitter dengesine göre bir sisteme oturur. Ve yetişkinlikte de kişi aynı biyolojik dengeyi sürdürecek şekilde hayatını sürdür. Bu biyolojik açıklama.

Şema terapide buna şemaların kendini yaşatma ilkesi deriz. Başka terapi ekolleri de kendi jargonları ile bu olguyu isimlendirirler… Ama işin derinine inen her ekol çocukluktaki yaşantıların yetişkinlikte de sürdürülmesi eğilimini kabul eder.

Buna konfor alanı da diyebiliriz. Hali hazırda bir efor sarfetmeni gerektirmeyecek olan durum. Otomatik beynimizle rahat rahat idare edebildiğimiz durum. Selçuk Şirin bu haftaki bir makalesinde bu olguyu çok güzel açıklamış:

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/selcuk-sirin/referandum-sonucunu-belirleyecek-hesap-40415099

Bazen gündelik dilde bunu “aklım bir şey istiyor, kalbim başka bir şey” diye de kullanırız. Dediğimiz şey; kendim için iyi olanla kendime zarar verecek olanın farkındayım ancak nedense kendim için iyi olanı değil, zararlı olanı seçesim var. Şema terapi dilinde “şemalarıma yenik düştüm” deriz buna.

Bir yanda istikrarlı,sakin,birlikte bir bina inşa eder gibi bir hayat inşa edebileceğiniz bir ilişki varken canınız bir roller coaster gibi inişli çıkışlı olan ilişkiye yönelmek istiyor, diğerini sıkıcı, hatta “ot gibi” buluyorsanız, muhtemelen terk edilme/istikrarsızlık şeması söz konusudur.

Konfor alanı da sürekli “kalbini” dinlemektir. En sık kullanılan bahaneler;

1.Ben böyle mutlu oluyorum

(oysa mutluluk uzun vadedeki amaçların ulaşılmasının toplamıdır, anlık bir şey değil)

2.Şu an hazır değilim

(ne zaman hazır olacaksın? sorusunun cevabı çoğu zaman yoktur, kişi bu soru karşısında öfkelenir, ağlamaya başlar ya da fiziksel olarak hastalanır)

3.Başka seçeneğim yok

(aynı durumda olan ve yapan nasıl yapıyor? diye örnek verdiğinizde öfke,”ama onlar…” diye başlayan cümlelerle gerekçelendirme…)

4.Para yok

(yürümek,evde mekik çekmek,nefes egzersizi yapmak,arkadaşını eve çaya çağırmak,yazmak,bir parkta oturup çiçekleri izleyerek mindfulness çalışması yapmak bedava dediğinde “öyle olmuyor işte!!!” diye karşı çıkma…)

5.Elimde değil

(peki bu nasıl bir elinde olmama durumu?bir erkeğin ne kadar isterse istesin çocuk doğuramaması gibi mi bir elinde olmama durumu?yoksa sadece çok mu zor geliyor? dediğinde yani o kadar değil tabii ama, deyip burun kıvırma durumu)

Ve daha niceleri… Bu yazıyı bahanelerine sıkı sıkıya yapışanlar için yazmadım. Çünkü onlar bu yazıyı zaten okumazlar. Onlar ya her şeyi zaten çok iyi biliyorlardır, ya böyle şeylere inanmazlar, ya da bu şekilde onları gerçeklerle yüzleştiren kişilere karşı aşırı öfke duyarlar. Bu yazıyı okuyanlar ya kendi konfor alanlarından çıkmaya karar vermiş, bir şekilde konuyla ilgili farkındalığı olan kişilerdir diye tahmin ediyorum.

Öncelikle zaman ayırıp okuduğunuz için çok teşekkür ederim. Size bir önerim olacak. Madem bu çetrefilli ve aynı zamanda keyifli ylculuğa çıkmaya karar verdiniz, yanınıza bu yolculuktan keyif alacak insanları almaya çalışın. Farkındalığı yüksek, gelişmesi gereken alanların farkında olan, bahane üretmeyen, elinden geleni KENDİNİ DÖVMEDEN yapan birileri ile bu yolculuğunuz çok daha keyifli olacaktır. Bu yolculuğun verimli,keyifli ve zengin geçmesinin anahtarı;

“ŞEFKATLE,YARGILAYIP ETİKETLEMEDEN,ELİNDEN GELENİN EN İYİSİNİ YAPARAK”

Hayatı bahaneler üzerine kurulu insanlar ise sizi aşağı çeker. Bir gün onlar da elbet fark edeceklerdir, bir kriz bir şekilde er ya da geç zorlayacaktır sorgulamaya. Yargılamayın. Henüz orada değillerdir sadece… Ancak sizi aşağı çekmelerine, bu güzel yolculuktan alıkoyup durağan bahaneler köyüne yerleşme konusunda ikna etmelerine de izin vermeyin. O yol daha kolay gelebilir. O yolda olduğunuzu nereden anlarsınız? Buluşmalarınız karşılıklı yakınma, şikayet, başkalarını suçlama,başkaları hakkında konuşma dedikodu yapma,ne kadar mağdur,haklı ya da süper olduğunuzla ilgili karşılıklı alkış ve şişinme seanslarına dönüşüyorsa bilin ki kırmızı alarm.

Bu yazıyı çok severek yazdım. Umarım siz de severek okumuş ve yararlanmışsınızdır.

Sevgiler…

 

Tüylü Tırtıl Travması

Gecenin bu vaktinde uykumun kaçıp da üzerine blog yazısı yazmama vesile olan travma. Şimdi tam mevsimi. Bilen bilir. Çam kesesi tırtılı da denirmiş. Bu hafta kızımın okulunda türemiş, dokunulmadıkça bir zararı olmazmış. Ama dokunursanız vay halinize.

Şimdi dört  beş yaşlarında bir çocuk olduğunuzu hayal edin. Bir bakıcınız var sizi parka götürüyor ve bir şekilde bu tırtıllardan biri içinize giriyor. Bütün gün sırtım kaşınıyor diyorsunuz ama bakıcı ciddiye almıyor. Gel bakayım sırtına bile demiyor. Gel oje süreyim sana falan diyor. Çünkü çocuk ciddiye alınmaz. Sonra siz akşama kadar içinizde bu tırtıl ile nefes yollarınız tıkanana kadar geziyorsunuz. Akşam anne gelince t-shirt’ü çıkarıp fark ediyor.

Başka bir ciddiye alınmama durumu daha anlatayım. Çocuksunuz, ateşlendiniz ve başınız ağrıyor. Bakıcı kadın sizi sürekli azarlıyor “çocukların başı ağrımaz” diye (bu seferki başka), sonra ortaya çıkıyor ki menenjit olmuşsunuz, bir hafta sonra hastaneye gitseniz belki kalıcı bir sakatlığınız olacak.

Ve evet, bu şekilde ciddiye alınmadığı için, “çocuk o geçer” zihniyetinde olunduğu için kaç çocuk sadece ihmal yüzünden kalıcı bir zarar gördü kim bilir… Ben kıyısından döndüm kaç kere. Paranoyak bir annem olduğu için. Menenjit olmama rağmen, griptir geçer diyen doktorları dinlemeyip hastane hastane “çocuğum başım ağrıyor diyor” diye gezebildiği için.

Çocuklarınızı dinleyin ve ciddiye alın ve onları ciddiye alan bakıcılarla bırakın. Bunu bir klinik psikolog olarak değil, zamanında bunları yaşamış bir çocuk olarak söylüyorum. Bir çocuk bir şey yapıyorsa, söylüyorsa mutlaka bir ihtiyacı vardır.