Pazartesi Sendromu

Kendine anlamlı gelen bir iş yapmak…

Ortaokuldan beri tek derdimdi. Bunu ne zaman dile getirsem etrafımdan aldığım tepki “biz seviyor muyuz da çalışıyoruz, çalışmaya mecburuz…” gibi birbirine benzeyen söylemlerdi.

Bugün bu “mecbur olma” kavramı üzerinde durmak istiyorum. Mecbur olmak ve mecbur hissetmek arasındaki farkı konuşmak istiyorum.

Yıllar önce bir arkadaşım eşim Selçuk Erdem için şöyle bir yorum yapmıştı; Selçuk başarılı çünkü bencil. Annesinin babasının ne hissedeceğini düşünmeden kendi istediği şeyin peşinden koşmuş.Ben bunu yapamıyorum,bencil olamıyorum.O yüzden (sanatta) başarılı olamıyorum…”

İnsanın kendini aklama kapasitesinin ne kadar geniş olduğunu o gün anlamıştım. Ve bir şey daha anlamıştım; kendi hayatının sorumluluğunu, yaptığın seçimlerin doğurabileceği sonuçları göğüsleme cesaretini toplayabildiğin ölçüde özgürsün.

Danışanlarım kadar çevremdeki arkadaşlarımın da en temel konularından biri bu “sevdiğin işi yapmak”. Kafe açma,bar açma,butik açma,butik pastacılık yapma,Kaş’a, Bodrum’a yerleşme hayalleri… Çoğu zaman ertelenen… Ben bir çok durumda danışanlarımı gerçeklerle yüzleşmeye davet ederim.

“Bu istediğini gerçekten istiyor musun, yoksa esas derdin hali hazırdaki sıkıntılarından kaçmak mı? Mesela insanlarla baş etmekte zorlanıyorsun ve bundan bir kaçış olarak mı kafecilik-pastacılık yapmak istiyorsun? Senin tutkun, anlamlı bulduğun, damarlarında dolaştığını hissettiğin ilgi alanın gerçekten kafecilik mi? Yoksa hayatında baş edemediğin sorunlardan kaçabilmek için aklına ilk gelen kurtuluşa mı yapıştın?”

Bu gerçekle yüzleşmek bazen aylar alır.

ÇÜNKÜ İNSAN ZİHNİ GELECEKTEKİ OLASI MUTLULUK HAYALİNİ BUGÜNÜNÜN MUTSUZLUĞUNA AĞRI KESİCİ YAPMAYA MEYİLLİDİR.

Bu tuzağa düşmemeyi öğrendiğin anda işler birden kolaylaşır.

Kaş’a yerleşemiyorsun çünkü şirketinin sağladığı güvenlik duygusu,düzenli maaş,araba,sağlık sigortası,tazminat vb. daha önemli senin için. Bu güvenliği bırakamıyorsun. Sürünmekten korkuyorsun. Ve evet sürünmek bir olasılık gerçekten.

İki şey yapabilirsin; bu güvenliğin tadını çıkarabilirsin mesela. Beş yıl ve daha fazla tecrübesi olanların senede bir buçuk iki aya yakın tatilleri oluyor bayramlarla birlikte. Çalışmadan maaş aldığın bu zamanların tadını çıkar mesela. Sadık bir çalışan ol, ve yıllar sonunda işten çıkarılsan bile alacağın tazminatla ortada kalmayacağını bilmenin güveni içinde hayatın diğer alanlarında stressiz bir şekilde zevklerine yönel.

Ya da sürünmeyi umursamamayı öğret kendine. Siyah beyaz düşünceden kurtularak daha kolay olur bunu yapmak. Dışardan sigortanı ödeyip geleceğin için yatırım yapabilir, bir yandan da en minimal şekilde yaşama hazırlıklarına şimdiden başlayabilirsin. Daha küçük bir eve taşınıp, olabilecek en az eşya ile yaşayıp,hiç bir şeyi atmadan dönüştürerek yaşayabilirsin. Tatillerde yurt dışı seyahatleri,her fırsatta uçağa atlayıp bir yere kaçmak yerine olduğun yerde kafanı tatile yollamayı kendine öğretebilirsin. Çünkü kendi işini yapmaya başladığın anda hayatına girecek bir kavram olacak;

“Belirsizlik”

Kendi sevdiği işi yapanların dünyasında her şey her zaman belirsiz. Bugün var, yarın yok… Kimileri için bu bir motivasyon kaynağı bile olabilir. Çocukluğundan itibaren krizle yaşamaya alışmış kişiler için belirsizlik bir yaşam tarzı haline dönüşmüş olabilir. Bazen de tam tersi olur; çocukluktan beri belirsizlik ve kriz deneyimlendiyse belirsizliğe en ufak bir tahammül bile gösterilemez.

Durum ne olursa olsun, dönüp dolaşıp bağlanılacak yer şurası; halinden sürekli şikayet ederek, istediğin hayatı yaşayabileceğin günlerin hayalini kurarak, öğle yemeklerinde patronu ya da diğer çalışanları çekiştirerek bir ömür geçmez. Bu yazının olmasını umduğum en büyük faydası şu;

Memnuniyetsizliğinin,mutsuzluğunun sorumluluğunu başkalarına, dış dünyaya attığın müddetçe kaliteli yaşam, kalıcı iyilik hali sana uzak. Etraf bir ömrünü sadece kayınvalidesini,annesini babasını şikayet ederek geçirmiş, kendini kurban ilan etmiş, ve çocuklarını sürekli aynı “çektiği çileler” ile boğan insanlarla dolu…

Bu tuzağa düşmeyin, “kurban” olmak sizi sorumluluktan kurtarır ama aynı ölçüde yaşamınızın kumandasını da elinizden alır. Yaşamınızın kumandasını geçmişinize,ailenize,patronunuza ya da dünyanın haline vermeyin.

Değişim için ilk adım; “Evet, ben bunu yapıyorum gerçekten…” demek. Gerisi için kitaplardan faydalanabilir ya da terapi desteği alabilirsiniz. Kitaplık isimli bölümde önerilerimi bulabilirsiniz.

Faydalı olduğunu umarım… Sevgiyle kalın…

 

Çocukla “Kaliteli Zaman” Miti…

Okul öncesi çocukların duygu durum, aile içi ilişkiler, hiperaktivite ve dikkat eksikliği,duygu regülasyonu,agresif davranışlar gibi çalışma alanlarında etkinliği olan Filial Terapi eğitiminde “Çocukla Kaliteli Zaman Geçirmek” konusunu Dr. Volker Thomas ile irdelemiştik. Bu eğitimden yola çıkarak öğrendiklerimi, kendi annelik deneyimim ve danışanlarımla olan tecrübemle de harmanlayarak sizinle paylaşmak isterim.

Dr. Volker Thomas demişti ki; “Kaliteli Zaman” denen şey yanlış anlaşıldı. Bir çok kişi kaliteli zaman denilen şeyi çocuğa durmadan bir şey öğretmek olarak yorumladı. Birlikte lego yapmak,yapboz yapmak,ince motorunu geliştirebileceği etkinlikler yapmak,oyun kurmasını ve liderlik becerilerini geliştirebileceği sosyal etkinliklere ve oyun gruplarına götürmek… Tüm bunlarda hiç bir yanlışlık yok. Yanlışlık bunları yaparken çocukla ilişki halinde olmamak, kafanın başka bir yerde olması…

ADETA BİR GÖREV LİSTESİ! UYGULANMADIĞINDA SUÇLULUK DUYULAN BİR GÖREV LİSTESİ! UYGULANDIĞINDAYSA RAHATLAMIŞLIK VE ÇOCUĞUN İÇİN  YAPMAN GEREKEN HER ŞEYİ YAPMIŞ OLMANIN RAHATLIĞI…

Her uzmandan, her kafadan ayrı bir ses çıkıyor. Anneler olarak kafamız karıştı da karıştı… Anne karnındayken klasik müzik dinlemekten tutun da, çift anadille yetişen çocuk daha zeki diye daha üç yaşından sadece İngilizce konuşulan yuvalara yazılmak için sıraya girmeye varana kadar girilen endişe denizi. (Yeri gelmişken bir not düşeyim; çift anadilli olabilmek için ebeveynlerden birinin anadili yabancı dil olmalı ve çocukla doğduğundan beri o dili konuşuyor olmalı. Yoksa çocuğu isterseniz bir yaşında sadece İngilizce konuşulan bir okula yollayın, çift anadilli bir beyne sahip olamaz. Çok iyi İngilizce konuşabilir, o ayrı.) Ancak başka bir çok ihtiyacının karşılanması gereken bu küçük yaş döneminde dil öğrenme baskısı ile karşılaşan çocuğun sosyal-duygusal gelişimi ne durumda olur, o konuda bilgimiz yok.

Çok büyük paralara çok iddialı bir eğitim sunduğunu söyleyen bir okulun müdürü ile bu tartışmayı yapmıştım. Konu ile ilgili bilgisi olmayan velileri “çift anadilli” çocuk yetiştirme iddiası ile nasıl tavladıklarını görünce midem kalkmıştı.

Kendi tecrübem ve aldığım eğitimlerin sonucunda vardığım sonuç şu; kaliteli zaman geçirmek için ille de çocuğa onu geliştirecek bir şey öğretmeye gerek yok. Daha zor bir şeye ihtiyaç var; O anda tüm dikkatin ve konsantrasyonun ile çocukla ilişki halinde olmak. Çocuk kendi oyuncaklarıyla oynarken siz kek yapıyor olabilirsiniz mesela… Ya da birlikte bir şeyler izliyor bile olabilirsiniz… Ekranı bebek bakıcısı gibi kullanıyorsanız çocuğa zararlı olan budur. Ancak ailece çok eğlenerek izlenilen bir film çocuğun anı haznesinde olumlu bir kalıp yargıyı tetikleyecektir.

Her yazımın sonunda olduğu gibi bu yazımın sonunda da somut bir çözüm önerisi ekleyeceğim. Çocukla ilişki halinde zaman geçirebilmek için ne yapmak gerekir?

1.Başlamadan önce; Mükemmelliyetçilik ve siyah beyaz düşünce ilişki halinde olmanın en büyük düşmanıdır. Bu yazıyı okurken “hemen çocukla hep ilişki içinde kalmanın yollarını öğrenmeliyim” dediyseniz siz de bu düşünme biçiminden çekiyor olabilirsiniz. İşin sırrı şu; hiç kimse sürekli şimdi ve burada olamaz!!! Hayatını sadece meditasyon yapmaya adamış Budist Rahipler bile bunu yapamaz… Çünkü insanız.

2.İlk adım kendinizle ilişkinize odaklanmak. Kendinizle zaman geçirirken ne kadar “buradasınız”? Spor yaparken, yemek yerken,yürürken, temiz ve güneşli havanın tadını çıkarırken? Yoksa kendiniz için yaptığınız şeyleri bile öyle olması gerektiği için mi yapıyorsunuz?

3.Özbakımınız ne durumda? Kendinizi tüm gün hırpalayıp akşama posanız çıkmış şekilde mi eve gidiyorsunuz yoksa gün içinde irili ufaklı molalar alıp akşama da enerjiniz kalacak şekilde kendinizi dinlendirerek mi günü geçiriyorsunuz? Yoksa “her zaman en yüksek performansımda olmalıyım” diyen baskıcı bir ses ile mi yaşıyorsunuz?

YÜZLEŞMEK DEĞİŞMENİN ÖN ŞARTIDIR.

4.Bir başkası ile ilişki içinde olabilmek için kendin ile kurduğun ilişkinin kalitesi önemli bir belirleyici olacaktır. Kendini sevmeyen, kendine tahammül edemeyen bir insan kafasını sürekli bir şeylerle meşgul etme ihtiyacı hissedecektir. Böyle bir yanınız olduğunu düşünüyorsanız işe en yakın arkadaşınızı kendiniz yapma yolculuğuna çıkarak başlayın.

5.Deney yapmaya çekinmeyin; çocukla oyunlarınızı ve rutinlerinizi çeşitlendirin. Tüm haftasonunuz kurslarda geçiyorsa bir haftasonu sanki tüm “bunları yapmaya mecburmuşsunuz” gibi olduğunuz hissiyatına rağmen spontan bir program yapın. Eğer ilişki halinde olmaya alışık bir yaşam tarzınız yoksa dopdolu bir program yapınca kendinizi güvende hissediyor olabilirsiniz. Bu tuzağa karşı uyanık olun.

6.Günlük tutun; çok basit, ancak en etkili tekniklerden biridir; ne yaparken nasıl hissettiğini ve sonrasında da nelerin ne şekilde değiştiğini not etmek. Hiç ummadığınız sebep-sonuç ilişkileri ile karşılaşıp istediğiniz değişiklikleri yapabilmek için altın anahtarlar bulabileceğiniz bir yöntem.

7. Ya hep ya hiç mantığından yani siyah beyaz düşünceden kurtulmanın önemini ne kadar vurgulasam azdır. Yeterince iyi ebeveynliğin bana kalırsa en çarpıcı adımlarından biri bu… Siyah beyaz düşüncenin, yani katılığın olduğu yerde sevgi de yeşeremiyor…

ANCAK;

Siyah beyaz düşünceden kurtulma işini de lütfen ya hep ya hiç mantığı ile yürütmeyin. Tamamen kurtulamayabilirsiniz, olabilir böyle bir şey… Olabildiği kadar,elinizden geldiği kadar, adım adım… Hepsi olacak, merak etmeyin.

Faydalı olduğunu umarım…. Sevgiyle kalın..

 

 

 

 

Tahıl Beyin

Ekran Resmi 2017-03-16 07.54.04

Bu kitap bir nörolog tarafından yazılmış. Beslenmenin beynimiz üzerindeki etkisini araştıran bir nörolog tarafından. Bu kitabı hamile olmadan önce okumuş olmayı çok isterdim.

Yazarın bilimsel çalışmalar ile desteklediği beslenme modeli insan bedeni ile uyumlu olmayan gıdaların tetiklediği enfeksiyonların bizi er ya da geç hasta ettiği üzerine. Son yıllarda en çok duyduğumuz terimlerden birini ele alaım; insülin direnci… Yazara göre insan bedeni çok az karbonhidrat ile yaşamaya uygun. Günümüzde tükettiğimizin onda biri kadar bir miktardan söz ediyor. Ve gluten! Gluten aslında bir çeşit zehir diyor…

Buğday,arpa,çavdarın yanı sıra hayatımızda rutin olarak yer alan şampuanlar,kremler, ve daha neler neler toksinlerle dolu… Zaten bu yüzden gelişmiş ülkelerde kanser oranı gelişmekte olan ülkelere kıyasla daha yüksek… Sonra çocuklarda görülen rahatsızlıklar. Otizm, hiperaktivite ve dikkat bozukluğu, çeşitli öğrenme güçlükleri, depresyon, ilerleyen yaşlarda alzheimer, parkinson vs…

Biz bu hafta ailece glutensiz ve şekersiz beslenme programına başladık. Daha iki gün oldu ama şişkinliğim ortadan kalktı. Eşim dün tüm gün boyunca enerjisini yüksek tuttuğunu söyledi. Henüz kızımızda bariz bir fark görmedik. Esas etki dört haftanın sonunda görülürmüş.

Zor mu? Zor… Biz de buğdayı ve karbonhidratı hayatımızın merkezine almış bir aileymişiz meğerse. Oysa çok sağlıklı beslendiğimizi zannederdim. Organik ürün tüketiriz mesela, buğdayı da sadece tam buğday unu olarak.. Oysa yanılmışım. Meğer farkında değilmişim ama oldukça kötü besleniyormuşuz…

İlk iki gün yiyecek bir şey bulamama gibi bir psikoloji içindeydim. Ama şimdi, henüz üçüncü günde olmama rağmen, daha önce hiç aklıma gelmeyen tarifler yaratmaya başladım bile…

Artık giderek ikna olmaya başladım. Başımıza ne geldiyse bu sanayi devrimi yüzünden geldi… Atalık tohumlar kayboldu, toprak kirlendi, hayvanlar bir eşya gibi fabrikalarda işkence ile üretilmeye başlandı…

Bundan elli yıl önce herkesin kendi tarlasında bahçesinde bir şekilde erişebildiği sağlıklı gıdalar artık lüks tüketim maddesi haline geldi. Bunda bir yanlışlık var.

Ve bu yanlışlığın bedelini zehirlenerek ödüyoruz. Bozulmasın ve ucuza mal olsun diye genetiği değiştirilmiş gıdalar yiyoruz.

Annemin çocukluğunda kışın domates diye bir şey yokmuş. Ne varsa onu yermişsin. Doğa sana ne hediye ediyorsa teşekkür edip tadını çıkarmaya bakarmışsın. Şimdi canın ne zaman ne çekerse onu yeme isteği, insanın doğasında olan fethetme ve istediğine “şimdi ve burada” sahip olma dürtüsü bizi bugünlere getirdi… Zehirleniyoruz, farkında değiliz…

Eskiden nasıl ki evlerin içinde sigara içilmesi doğaldı, insanlar çocuklarıyla birlikte yolculuk ettikleri arabada sigara yakarlardı.. Şimdi nasıl bu kabul edilemez bir şey? İşte bundan en çok yirmi yıl sonra şeker ve sanayi tipi karbonhidrat da aynı kategoride olacak. Nasıl ki şimdi “kırk yılda birden bir şey olmaz” diye çocuğa bir nefes sigara vermiyorsak, ya da yanında asla sigara içilmesine izin vermiyorsak, aynı şekilde kırk yılda bir de olsa şeker ve paketli gıda da vermemek gerek diye inandım bu kitabı okuyunca.

Felaket senaryosu üretmeden, paniğe kapılmadan okuyun bu kitabı… Gerçeklerle sakin sakin yüzleşelim isterim… Sevgiyle kalın.

“Elim Kolum Bağlı” Duygusundan Kurtulmak

Psikolojide çok az konuda kesin sonuca varılabilir. Çünkü insan zihni evren gibi, sınırsız,sonsuz ve henüz kimse tarafından tam anlaşılamamış bir olgudur. Bir kaç konu dışında…. Bunlardan bir tanesi en temel ihtiyaçlarımızdan birinin güvenli bağlanma olduğu. İkinicisi hayatın ilk yıllarının geri kalan yıllar üzerinde çok etkili olduğu. Bir başkası da insan psikolojisi bulunduğu ortamdam bağımsız incelenemeyecek olması.

En etkili olan en yakınınızdakiler. Her sabah uyandığınızda ilk gördüğünüz ve yatmadan önce de son kez iletişimde olduklarınız. Sonra bütün gününüzü birlikte geçirdiğiniz kişiler… Belki iş yeri, belki birlikte zaman geçirdiğiniz diğer insanlar.

Ve bulunduğunuz topluluk. Nasıl bir mahallede yaşadığınız mesela… Sonra şehir. Ve tabii ki ülke.

Göç üzerine yapılan araştırmalar en çok göç alan ülkeleri incelemiş. Göçmenler için en belirleyici kriter ekonomik olarak güçlü bir ülkeye gitmek değil; bu yüzden Suudi Arabistan, Kuveyt, Birleşik Arap Emirlikleri gibi yerleri tercih etmiyorlar, ki belki daha az ötekileştirilecekler. Huzur ve güven hissedebilecekleri batı ülkelerini tercih ediyorlar.

Selçuk Şirin Hocam “Bir Türkiye Hayali” isimli son kitabında der ki, Türkiye güven araştırmalarında sınıfta kalıyor. Birbirimize güvenmiyoruz. Birbirimize güvenmedikçe de mutsuzlaşıyoruz.

Bu yazıyı hemen şimdi bir şeyler yapmak isteyenler için yazıyorum. Marshall Rosenberg’in Çatışma Ortamında Barış Dili isimli kitapta yaptığı öneriyi uygulamaya geçirdim. Deneyimimi sizinle paylaşıyorum bu yazıda:

Bağcıyı dövmenin değil üzüm yemenin peşinde olan topluluklarla iletişime geçin. Bir katkı sağlamak için çalışan, şikayet etmek ve felaket senaryosu üretmek yerine elinden gelen bütün enerjisini bir arpa boyu da olsa SOMUT fayda sağlamak için harcayan.

Eskiden yanlış anlaşılır, reklam gibi algılanır diye korkarak isim vermiyordum. Bu sabah bir karar aldım. Önce ben okurlarıma güvenerek işe başlayacağım. Yanlış anlaşılmasını göze alacağım ve burada iyi işler yaptığını düşündüğüm kişileri, kurumları paylaşacağım.

Eğitim alanından başlayalım. Başka Bir Okul Mümkün, Yeni Okul ve Fide Okulları… Alternatif eğitim için benim deyimimle Don Kişot gibiler . Ya da kardelen. İyi ki varlar.

AÇEV, TEGV,ASHOKA, HAYAT SENDE DERNEĞİ ve bu derneklerle bağlantılı projeler…

Ortak Gelecek İçin Diyalog Derneği, Doğruluk Payı…

İhtiyaç Haritası… http://www.ihtiyacharitasi.org/hakkimizda

Daha yeni bir projede çalışmaya başladım. Sosyo ekonomik açıdan dezavantajlı mahallelerde okula gitme oranını arttırmak için çalışan bir yer Çimen Ev. Çalışmalarımız ilerledikçe sosyal medyadan ihtiyaç listesi duyuracağım.

Ashoka ile de Fark Yaratan Sınıflar diye bir projeye başlayacağız. Amaç yukarıda bahsettiğim şekilde alternatif eğitim veren okullar gibi sınıflar kurmak isteyen öğretmenlere destek olacağımız bir platform yaratmak. Alternatif  eğitimden Türkiye’nin her yerindeki çocukların faydalanmasını sağlayacak bir kapı aralamak. Özel gereksinimli çocukların sınıflara kaynaştırılması da bu projenin temel taşlarından olacak. Benim için öncelikli konulardan biri. Çok heyecanlıyım.

Şimdi bir hayal edin. Herkes ama herkes kendi için önemli olan böyle bir konu seçmiş ve elinden gelenin en fazlasını vermeye başlamış. Bu ayda 10 TL bağış da olur, giyilebilir durumdaki eşyalarını bağışlamak da olur, çocuklara ders vermek de… Ama sosyal medyada duyurmaktan daha fazlası ve en önemlisi DÜZENLİ olarak… Bir kerelik değil. Bir yaşam tarzı olarak sivil topluma katılmaktan bahsediyorum.

YAŞAM TARZI OLARAK SİVİL TOPLUMA SOMUT KATILIMDAN!

Bu tür yerlerle bağlantı içinde oldukça kendinizi güvende hissetme duygunuzda bir iyileşme olduğunu fark edeceksiniz. Çünkü “elim kolum bağlı” duygusundan kurtulacaksınız. Özgüveniniz de artacak. Sosyal çevre olarak bir destek ağında olduğunuz duygusu yaşam kalitenizi arttıracak. Benim deneyimim bu şekilde oldu. Beni düzenli takip edenler bilir, kendi üzerimde denemeden hiç bir şeyi önermem 🙂

Faydalı olduğunu umarım, iyi haftalar, sevgiler…

Bir Bütün Balık

İzmirliler Çipura’yı çok sever. Bizim ailenin de favori balığıydı. İstanbul’a ilk geldiğimde en şaşırdığım şeylerden biriydi Çipura’nın o derece makbul olmayışı. Bizim eve de arada alınırdı. Ama annem her seferinde dört kişilik ailemize üç adet balık alırdı. Kendisi dışındaki herkese birer tane. Muhteşem bir sofra kurar, çok lezzetli Girit otları salataları hazırlar ve her birimizin balığını pişirir ve bizi sofraya çağırırdı. Biz de sofraya oturur ve balıklarımıza tam dalacakken annemin tabağının boş olduğunu görür ve sorardık “senin balığın nerede?”

“Nasıl olsa sizin yediklerinizden bir sürü artacak siz tam sıyırmayacaksınız, bana o artanlardan bir sürü balık çıkacak, hem ben öyle daha çok seviyorum, en güzel yeri balığın oralar, kemiğe yakın kısımları” derdi.

Oysa biz bilirdik. Kendine bir bütün balığı hak görmediği için almazdı. Paramız olmadığından değil. Orta halli bir aileydik ama  bir tane daha balık alabilecek durumumuz vardı. Zavallı annem, kendince ev ekonomisi ya da fedakarlık yaptığını düşünüp kendisini o şekilde iyi hissederken aslında bizim yediklerimizin boğazımızdan geçmediğini, o özenle hazırlanmış sofralara hep bir buruklukla oturduğumuzu hiç anlayamadı.

Oysa ben tercih ederdim ki üç değil iki balık alınsın, her birimiz yarım balık yiyelim ama kimse artıklarla beslenmesin, kimse hizmet eden, kendini feda eden taraf olmasın, sofralarda hep birlikte eğlenelim, varsın bir kaç meze eksik olsun, bulaşıklar sabah kalksın…

Ama o terk edilme şeması yok mu işte o lanet olası terk edilme şeması. İnsana bunları yaptırıyor işte. Bir buçuk yaşındayken annesi terk etmiş bir insan herhalde çevresindekiler ona ne kadar sevgi garantisi verirse versin bir türlü ikna olamıyor. Yaptığı fedakarlıklarla aklınca terk edilmemeyi garantiliyor.

Bundan çıkardığım dersi burada paylaşmak istiyorum. Belki şimdi kendisi de bu hata içinde olup da farkında olmayan annelere bir kapı açar ümidi ile. Ve bunu bir klinik psikolog olarak değil, bir evlat olarak yapıyorum. Bir çocuğun en büyük ihtiyacı kendisini değerli bulan ve seven bir anne. “Kendisini” derken hem çocuğu hem de annenin kendisini kast ediyorum.

Ve buradan oldukça iddialı bir şey söylüyorum; kendisini sevmeyen bir anne çocuğunu da sevemez. Ona çok iyi hizmet edebilir, koruyup kollayabilir, görevlerini tamamıyla yerine getirebilir belki… ama hakkıyla sevemez.

ÇÜNKÜ KENDİ KENDİNİZE NE VEREBİLİYORSANIZ ÇOCUĞUNUZA DA ANCAK ONU VEREBİLİRSİNİZ…

KENDİNİZE VEREMEDİĞİNİZ, YANİ KENDİNİZDE OLMAYAN BİR ŞEYİ ÇOCUĞUNUZA DA VEREMEZSİNİZ…

Bu hem iyi hem de kötü haber. Kötü haber, çünkü farkındalığı olmayan biri için iş çok zor. İyi haber, çünkü kendini sevmek öğrenilen bir şey.

Nasıl mı? Kendine bir bütün balığı layık görerek mesela… Kendi kendine zarar verici davranışların varsa, özbakımını ihmal ediyorsan işe buradan başlayarak… Başkasının onayını almak,havalı olmak,statü sahibi olmak,gösteriş,iş yeri gerektirdiği için,eşin istediği için ya da öyle olması gerektiği için falan değil!!!

KENDİNİ GERÇEKTEN BU GÜZELLİKLERE LAYIK GÖRDÜĞÜN İÇİN!

Gerçekten kendini layık görmeden yapılan özbakım er ya da geç bir şekilde sona erer zaten.

Özbakım ne çok şeyin göstergesi… Sürekli ayna karşısında olmak ve kaygı ile spor salonundan çıkmamak kadar kendini salmış olmak, yorgunluğunun acısını zararlı yemeklerden,sigaradan ya da başka zararlı maddelerden çıkarıyor olmak da bir çok şeyin göstergesi… Kimse mükemmel değil. Benim de öğle yemeği yerine lokum yediğim zamanlar oldu…  Ama mücadelemi bırakmadım, “ben böyle bir insanım” deyip geçmedim, bir gün geldi ve o duyguyu hissettim;

ÖZSEVGİ….

Kendini içgüdüsel olarak toksik olan her şeyden koruma içgüdüsü… Toksik duygulardan, toksik gıdalardan ve toksik insanlardan… Kumandada özsaygı ve özsevginin olduğu, artık yalnız olmadığını, üzgün,yorgun,öfkeli hissedebildiğin kadar her şeyin bir şekilde yoluna gireceğini de hissedebildiğin o güzel “bütün hissetme” duygusu… Bütün hissetme…

Hadi şimdi gidin kendinize kocaman bir balık alın 🙂

Sevgiler…

İçimizdeki Hapishane; Sürekli Suçluluk

Çocuk doğar.. Doğduğu andan itibaren çeşitli uyarıcılara maruz kalır. Bazıları olumlu bazıları olumsuz. Ve bebek dediğimiz şey dünyanın en muhtaç yaratığıdır. Doğduğunda gerekli bakımı alamazsa bir gün bile yaşayamaz.

İşte bizi tanımlayan da bu muhtaçlık ilişkisidir. Muhtaç olduğumuz zamanlarda, kendisine muhtaç olduğumuz kişilerin bu bağımlılık ilişkisini nasıl yönettiği kimliğimiz üzerinde etki yapar. Kendisi bir başkasına muhtaç olmayı kabul edilemez olarak gören, her işini kendi halleden bir ebeveyn, doğası gereği muhtaç olan çocukluk durumu ile baş etmekte zorlanacaktır. Çocuğun muhtaçlığını beceriksizlik olarak görecek ya da çocuğu gözünde iyice zavallılaştırıp her işini kendi görerek onu bebekleştirecektir. Yani ya çocuğa karşı çok sert olacak, onu kaldırabileceğinin çok üzerinde bir yük ile bırakacak, ya da acıma duygusu ile kendi yapabileceği sorumlulukları bile vermeyecektir. Genellikle olan, bu iki tutumun karışımıdır.

Yani, kendisi çocukken muhtaç olmanın tadını çıkaramamış bir ebeveyn, kendi çocuğuyla ilişkisinde doğal olarak kafa karışıklığı yaşayacaktır. Ya sürekli suçluluk duyacak ya da tamamen kendi ihtiyaçlarını ön plana alacaktır. tebencillik yaptığını düşünecektir.

Bu suçluluk duygusu da er ya da geç öfkeye dönüşür. Bu öfkenin çocuğa yöneltildiği de olur.

EŞE,İŞE,GEÇMİŞTE BAŞINA GELENLERE YA DA DÜNYANIN, ÜLKENİN DURUMUNA DA…

Ama bu suçluluk duygusu içinde boğulan ebeveynin çocuğu istediği kadar ihtiyaçları karşılanan bir çocuk olsun, bu öfkeyi hisseder. Er ya da geç tepki verir. Ya aşırı sorumluluk sahibi ve çok düzgün bir çocuk olur, yani ailedeki gurur bayrağını taşıyan kahraman olur ve ebeveynin iyi hissetmesini bu şekilde sağlamayı umar, ya da tamamen isyan eder… Bir çok aile bu iki uçta olan kardeşlerle doludur. Herkes merak eder, nasıl oluyor da aynı aileden bir profesör bir de ipsiz sapsız bir kardeş çıkabiliyor diye? İşte bu yüzden… Aslında aynı olaya tepki veriyor iki kardeş de, sadece farklı şekillerde oluyor bu tepki.

Buradan tüm ebeveynlere, ebeveyn adaylarına naçizane bir önerim olacak… Kendiniz için bir şey yaptığınızda suçluluk hissediyorsanız bu alarma geçmeniz için bir işaret olsun.  Çocuklar elbette en kıymetlimiz, ancak bizler de değerliyiz. Kendinizden düşünün; ebeveyniniz kendini sürekli ikinci plana atan biri mi olsun, yoksa kendine iyi bakan, sağlıklı, zevkleri olan, hayatın tadını çıkaran, başkalarının ihtiyaçlarını da düşünen ama sınır çizmeyi bilen biri mi olsun isterdiniz? Çocuğun etrafında pervane olup kendini tüketmek ne çocuğa ne de ebeveyne iyi gelmiyor uzun vadede….

Çözüm? Önce şu suçluluk duygusu ile bir yüzleşmek … Nereden geliyor? Sonraki adım da şu; suçluluk hissede hissede kendiniz için bir şey yapın. Suçluluk duygusu ile savaşmayın.Bırakın gelsin, siz bu duyguyu bir dereyi izler gibi yargılamadan izleyin. Ve her ne yapıyorsanız yapmaya devam edin. Bir bakacaksınız ki bu zor duygu siz onunla savaşmayıp içinde durabildikçe kendiliğinden gelip geçecek. Yani  “mindfulness” … Unutmayın, içinde bulunduğunuz durumu analiz etmek ve sebep sonuç ilişkileri kurmak binanın sadece temelidir. İyi bir temel elbette şart, ancak iş burada bitmiyor. Tarif ettiğim şekilde davranışa da dökülmediği sürece değişim mümkün değil. Kaynaklar için “Kitaplık” isimli bölüme bakabilirsiniz.

Faydalı olmasını dilerim… Sevgiyle kalın….

 

Serbest Gezen Kadınlar

Saçını süpürge edenler… Şema terapi diliyle “Kendini feda şeması”.. Bu şemaya sahip erkekler de kadınlar da var elbet. Ancak sadece bizim kültürümüzde değil, tüm dünyada da kendini başkalarının ihtiyaçlarını görmeye adamış kadınlar “iyi”, kendi hayallerinin peşine düşenler ise “bencil” olarak yaftalanıyor. Yani kadınlar erkeklere nazaran daha fazla kendilerinden vaz geçme baskısı altında.

Erkek egemen kültürden erkekler de nasibini alıyor. Onlar da kendilerini var edebilmek için “başarılı ve güçlü” olmak zorundalar. Ancak aynı işi yaptığı erkekten daha az maaş alan kadınlar için durum daha zor günümüz dünyasında.

Kadınlar artık ne evde ne iş yerinde kolay kolay barınamıyor. Kadın hem para kazanmak hem de ev düzenini sağlamakla yükümlü hissediyor kendini. Bu yüzden etraf sinir sahibi ve “her şeyin en iyisini ben bilirim” modundaki kadınlarla dolu. Bu modda olmazsa bu kadar çok yükün altından kalkamaz çünkü, dağılır.

İstediğimiz kadar kendimizi geliştirelim, insan sosyal bir varlık. Çok sevgili hocam Çiğdem Kağıtçıbaşı sayesinde öğrendiklerime gönderme yapacak olursam; psikolojimiz içinde bulunduğumuz topluluğun beklentileri ile şekillenir. Hayatından memnun olmayan ve değiştirmek isteyen kişinin iki seçeneği vardır; ya bulunduğu topluluğun değerlerini benimseyecektir, ya da kendine başka bir topluluk bulacaktır. Şimdi size kendi çevremden bir örnek; kendi geçimini sağlamakta olan ve bir de kızı olan, Türkiye’nin en iyi üniversitelerinden birine derece ile girmiş, ve yine derece ile mezun olmuş bir kadın arkadaşım. Müthiş bir zeka. Kendisi gibi yüksek eğitimli babası tarafından aldığı mesaj şu; “ben senin kocan olsam seni terk ederim, bu kadar çok çalışılır mı?”

Gördüğünüz gibi, kadının toplumdaki esas yerinin başkalarını memnun etmek olduğu öyle bir yerleşmiş ki…. Bu arkadaşım gibi bağımsızlık mücadelesi veren o kadar çok kız çocuğu var ki… Okumak istemesine rağmen sırf kız olduğu için okutulmayan. Bağımsız olmasın ki hali hazırdaki düzene karşı gelmesin diye düşünülen.

Hatta bunun için bir deyim bile var dilimizde “serbest kız”… Serbest olan kız kötü kızdır değil mi? İyi kızlar dizginlenmiş, zincirlenmiş, tasmalanmış kızlardır çünkü… Çünkü yalnızca bu kızlardan çıkar en iyi hizmet görevlileri… Oysa bu düzen kadın erkek herkes için dezavantajlı. Bu ezilmiş, mutsuz kadınlarla birlikte yaşayanlar da erkekler… Bu evlere doğan çocuklar herkesin çocuğu.

Ben “okumak” ve “başarı” açısından ailem tarafından en az bir erkek çocuğun desteklenebileceği kadar desteklendiğim için çok şanslıydım. Ama sanmayın ki “fedakarlık” görevim yerine bunu yapmam desteklendi… “Her açıdan dört dörtlük” olunması beklenen bir ortamda büyüdüm; sadece evde değil, okulda da. Her ne kadar bana kattığı bir çok değer için müteşekkir olsam da mezun olduğum liseyi bu açıdan eleştirebilirim. “Her açıdan dört dörtlük” , hem sporda başarılı, hem bir sürü sosyal aktivite yapacak,hem dersleri iyi olacak,hem bakımlı olacak… Aile de buna uygun olunca, yukarıda bahsettiğim gibi bir profil ortaya çıkıyor işte. “Her şeyi bilirim, her şeyin altından kalkabilmeliyim”… Bu modun farkında olup da savaşmadıkça huzur öyle uzak ki…

Ve feminizm için en tehlikeli profildeki kadınlar da bu “Her şeyi bilirim” modunda olan ve bunun farkında olmayan, her şeyden kendini sorumlu hisseden, dört dörtlük olmanın derdindeki kadınlar. Maalesef, bu insanlar yüzünden feminist deyince insanların aklına öfkeden deliye dönmüş kadınlar geliyor. Katıldığım bir sempozyumda bu şekilde feminist olduğunu söyleyen bir avukat ile karşılaşmıştım. Oysa erkek egemen zihniyetin bir uzantısıydı kendisi. Herkesin sözünü kesti, kaba ve kavgacı bir şekilde dominantlık kurmaya çalıştı, hatta bir noktada bana “müvekkillerim bana psikoloğa boşuna para veriyoruz sen daha iyi yapıyorsun bu işi diyorlar” bile dedi…. Neredeyse beni bile feministlikten soğutacaktı…

Bu ortamda “ben feministim” demeye çok üzün süre çekindim. Bu profildeki kişilerle eşleşmek istemediğim için. Oysa feminizm deyince benim aklıma (örneğin) hocalarım Ayşe Kadıoğlu, Ayşe Betül Çelik ve Dicle Koğacıoğlu gelir. İsimlerini duymamışsınızdır belki, çünkü kavgacı değillerdir. Namus cinayetleri üzerine yazdığım Siyaset Bilimi  Yüksek Lisans tezimde hepsinin katkısı büyüktür. Bana feminizmi öğrettikleri için kendilerine ne kadar teşekkür etsem azdır.

Ayşe Kadıoğlu’nun çok sevdiğim bir kitabı:

Ekran Resmi 2017-03-08 07.45.30

 

Dicle Koğacıoğlu’nun tezimde faydalandığım makalesi:

DicleKoğacıoğlu

Ayşe Betül Çelik makaleleri için;

http://myweb.sabanciuniv.edu/bcelik/su_yayinlar/

Bugün, 8 Mart Dünya Kadınlar günü vesilesi ile, feminizm ile ilgili önyargısı olanlara belki feminizme bir şans daha vermeleri için vesile olabilirim diye düşündüm. Umarım yukarıdaki kaynaklar ile ilgili merakınızı uyandıracak kadar başarılı olmuşumdur.

Son bir paragraf; kendini feda şemasını bırakmak zor bir seçim. Hele ki etrafınızdakiler bu düzene ve rahata alışmışlar ve bunu doğal hakları olarak görüyorlarsa. Ancak yaşam tarzınızdan şikayetçiyseniz, yükünüz fazla geliyorsa, bu yükü siz kendiniz boşaltmadığınız sürece kimse gelip sırtınızdan almaz. Başkalarının size nasıl davranmasın istiyorsanız, mesela “düşünceli”, önce siz kendinize karşı öyle davranarak işe başlayın. Kendinizde dinlenmeyi,keyif yapmayı,yeni şeyler öğrenmeyi,kaldırabileceğinizin üstünde yük almamayı hak görerek. Bu kolay olmayacak. Başlangıçta bir çok tepki ile karşılaşacaksınız. Hatta belki dışlanacak,eleştirilecek, bencillikle suçlanacaksınız. Ama siz kararlı olarak devam ettiğiniz sürece merak etmeyin, herkes bu yeni düzene, yani,

ÇİZDİĞİNİZ SINIRLARA

saygı duymaya başlayacak… Şimdiye kadar aksi bir durumla karşılaşmadım. Yeter ki konfor alanınızdan çıkmayı ve zor duygularla yüzleşmeyi göze alın…

Sevgiler….