Dünyada Görmek İstediğin Değişimin Kendisi Olmak…

Yapıcı olmak ve alttan almanın farkı; yalnızca ilkinde herkesin birden adil olarak ihtiyaçlarının karşılanabilmesidir.

Eğer geçmişinizde ihmal öyküsü varsa, haksız yere sürekli eleştirildiyseniz, kaldıramayacağınız sorumlulukların altında ezildiyseniz, insan ilişkilerinde sık sık ya da yalnızca bazı tetikleyiciler olduğunda sıkıntı yaşayabilirsiniz. Bizim ülkemizde ezilmeden büyümüş olmak, hele ki herkesin çalıştığı bir ailede büyüdüyseniz, zaten neredeyse imkansız. Mesela benim annem kardeşimi 40 günlükken bırakıp işe gitmek zorunda kalmış. Şu an insan hakları ihlali gibi görünen bu dehşet verici zorunluluk yüzünden o kadar çok çocuk ve aile hırpalanmış ki… Hep diyorum, insanı içinde bulunduğu sosyal çevreden koparıp ele alamayız.

Hani yurt dışına çıkınca hep şaşırıyoruz ya insanların sakinliğine, medeniyetine,kibarlığına,sırada beklemelerine,trafik kurallarına uymalarına…

Mesela ben Türkiye’de bir restorana girdiğim zaman eğer ortamda böyle bir ülkeden biri varsa hemen anlıyorum. Yüzü ışık saçıyor. Yolda yürürken karşıdan gelen birini “ne kadar huzurlu bir yüzü var” diye düşündüğüm anda yüzde doksan İngilizce konuşuyor oluyor. İnsanların yüzüne yansıyan bu “huzur ve ışık saçma” ifadesinin bir sebebi var; bu insanlar doğduklarından beri kendilerini güvende hissediyorlar ve geleceğe dair de hem güven hem de umut duyguları var.

Başka bir deyişle, onaran duygular vardır. Serotonin, oksitosin salgıladığımız duygular. Güven,sevgi,gevşemişlik gibi isimler takarız bu duygulara. Bir de kortizol salgıladığımız duygular vardır, başımıza gelecek kötü şeylere hazırlarlar bizi. Şimdi düşünün, 40 günlükten itibaren beynini istila eden kimyasal serotonin ve oksitosin değil de kortizol olan biri yetişkin olduğunda ne hale gelir? Cevap; büyük ihtimalle kafasının içine yaşayan, önceliği kendini korumaya almak olan, sorunlardan bezmiş, bir şekilde bir çözüm bulunabileceğine dair inancını yitirmiş… İlişkilerde sorun çıktığı zaman da, bu sebeple, ya ezmeye çalışan ya da hiç sesini çıkarmayan. Ya ezen ya da ezilen olmak dışında bir seçeneği olduğunu düşünmeyen…

Çoğunluk bu şekilde ise, ülkeyi yönetenler de doğal olarak bu zihniyette olur. Başa geldiklerinde onlar için ezilme devri nihayet bitmiştir, sıra ezen olmaya gelmiştir. Verdikleri en ufak bir ödünü o ezildikleri günlere geri ışınlanacakları bir tehdit olarak algılarlar. Başa kim gelirse gelsin mantık aynıdır. Terapistimin en sevdiğim sözüydü “Her zalimin içinde bir mazlum, her mazlumun içinde bir zalim vardır…”

Çözüm? Benim bilgim bu kocaman soruna çözüm önermeye yetecek düzeyde değil. Siyaset Bilimi yüksek lisansı yaptım yalnızca, üzerinden de on yıl geçti. Ekonomi alanında çalışan hocaların eserleri ve sosyoloji bilgisini birleştirebilenler, tarih bilgilerini de işin içine karatarak bu alanda daha iyi yorum yapabilecektir. Haddimi aşmak istemediğim için çözüm konusunu uzatmıyorum.

Ancak bir psikolog olarak günlük hayatta, bireyler ne yapabilir ile ilgili yazmak istiyorum. En sevdiğim sözlerden biri ile işe başlayalım “Dünyada görmek istediğin değişimin kendisi ol…” (Gandhi).

Analiz ve tespit tabii ki ilk adım. Sonraki adım? Şu ezilmişliğimizle bir yüzleşelim önce. Bir sorun çıktığı anda aklımızdan geçen ilk düşünceyi bulmaya çalışalım. Anahtar bu ik cümlede. Diyelim karşınızda size iş yıkmaya çalıştığını düşündüğünüz bir iş arkadaşınız var. Son derece kendini haklı görerek gelip size iş “kilitleme” hamlesini yaptı. O anda aklınızdan ilk ne geçiyor? “Bana iş yıkmaya çalışıyor” diye düşünürseniz başka, “benden yardım istiyor” diye düşünürseniz başa tepki verirsiniz. İlkinde ya içerleye içerleye kabul eder ve daha sonra başka bir yerde acısını çıkartırsınız (dedikodusunu yapar ya da surat asarsınız), ya da terslersiniz. “Benden yardım istiyor” diye düşünürseniz de kendi iş yükünüzden bahseder, elinizden gelen en fazla yardımı önerir ve ondan sonrası için de içiniz rahat bir şekilde gününüze devam edersiniz.

Ancak “ezilmiş” yanınız devreye girerse karşınızdaki ile sorun çıkmasından ödünüz kopar. Çünkü bu sevilmeme ihtimaline işarettir. Reddetseniz artık sizi sevmeyecek, kabul etseniz de ezilmiş hissedeceksinizdir. “Elimden gelenin en iyisini yaptıktan sonra benimle ilgili ne düşündüğü beni ilgilendirmiyor” diyebilmek zor olacaktır.

Karşınızdakinin size karşı tutumu onunla ilgili değil, sizinle ilgili bir sevilemezlik, değersizlik meselesine dönüşecektir.

Daha dün yaşadığım bir olayı anlatayım. Bir firmas ile telefonda görüşüyorum. Bir fiyat verdi.Ben de başka şirketlerden de teklif alıp geri döneceğimi söyledim.Aklımdaki rakamı sordu. Söylediğimde son derece saygısız bir kahkaha attı. Eski Deniz olsa öfkelenirdi.Bu saygısızlığı üstüne alınırdı. Müşterisi ile nasıl bu şekilde konuşur derdi… Bu sefer ne yaptım? Bir kaç saniye sessiz kaldım. Sonra saygılı bir şekilde “mazot şu kadar,bir günlük yövmiye şu kadar,üstüne de kar koyunca çok mantıklı geldi bana” dedim. Bir sonraki cümlesi aklımdaki rakamı teklif etmek oldu.

İnsan terapi ile değiştikten sonra hayatın ne kadar kolaylaştığını görünce kendine şu soruyu soruyor; “Yahu bu kadar basit miymiş yani… ”

Hem çok basit hem de çok karmaşık… Ne mi? Dünyada görmek istediğin değişimin kendisi olmak…

Faydalı olduğunu umarım. Sevgiyle kalın…