Elindeki Tek Şey bir Çekiçse Her Yerde Çivi Görürsün

kitap

Mindfulness ve Özşefkat ile ilgili çok soru alıyorum. Hadi başlayalım.

Üçüncü dalga kognitif davranış terapilerine mensup “Mindfulness bazlı Kognitif Davranış Terapisinden” bahsedeceğim. Amerika’da ve İngiltere’deki resmi sağlık kuruluşlarınca etkili yöntemler arasında yer alan Mindfulness benim de seanslarımda ve eğitimlerimde faydalandığım bir yönelim.

Jon Kabat-Zinn şöyle bir tanım yapmış “the awareness that arises from paying attention on purpose in the present moment and non-judgementally” Türkçesi;

“Şimdiki anda ve yargılamadan, amaçlı bir şekilde dikkatini vermekten doğan farkındalık” 

Zihnimiz aynı anda bir kaç işi birden otomatik pilotta halledebilmeye programlı. Bu ille de kötü bir şey olmak zorunda değil. Hatta bazen işe bile yarayabilir. Ancak sürekli otomatik pilotta yaşanıldığı zaman bir noktada bizim şema terapide “kopuk avungan” mod dediğimiz moda girme olasılığı var.

Yani her ne kadar “üretken” ve hatta belki “başarılı” bile olsa aslında gerçekten bütün hücrelerinle kendini CANLI hissettiğin bir yaşantıdan uzak olmak.

Alice Miller depresyonun zıttı mutluluk değil, canlı hissetmektir der. Mindfulness da tam bu noktada devreye girer. Şöyle ki;

“Mindfulness ile birlikte gelen kabullenme pasif bir duruş değildir.Pasif bir şekilde dünyanın bizim üzerimizden geçip gitmesine göz yummak da değildir.Ya da etik yargılarda bulunmayı bırakmamızı da önermez.Hatta aksine.Mindfulness çalışmaları sonucunda münasip bir şekilde kendinizi daha net ortaya koyma bile söz konusudur. Mindfulness etik ayrımları daha keskin bir şekilde yapabilmenize olanak bile sağlayabilir.Ancak bunların tümünü bilgelik ve nezaketle yaparsınız” (Michael Chaskalson, Mindfulness in Eight Weeks)

Bu paragrafı özellikle yazmak istedim. Çünkü şu “kabullenme” kelimesi yanlış anlaşılıyor. Kabullenmek ile “kaderine razı gelmek” aynı kefeye konuyor. Oysa hiç ilgisi yok.

Mindfulness bazlı kognitif davranış terapisinin ilk ortaya çıkışı 1992. Salgın halindeki depresyona çare arandığı zamanlar. O vakte kadar en etkili yöntem kognitif davranış terapisi. Ancak bir noktada yeterli terapist yok ve grup terapilerinde yeni yönelimlere ihtiyaç var. Mark Williams ve ekibi bu noktada Mindfulness bazlı KDT ile çok iyi geri dönüşler alıyorlar.

Şimdi gelelim esas meseleye. Mindfulness olanları olduğu gibi görmek ile başlar. Evet yargılamadan. Ancak yargılamamak bir değerlendirme yapmamak değil. Kınamamak. Küçümsememek.

“OLANLARIN OLDUĞU GİBİ OLMASINA İZİN VERMEK”

Ve M. Chaskalson der ki, ancak ve ancak olanları olduğu gibi gördükten sonra yaratıcı bir çözüme gidebilir, bizim için en uygun seçeneğe yönelebiliriz. Aksi türlü;

“her ne kadar adaletsiz ve haksız bile olsa, olanın olduğu gibi olmasına izin vermeyip (örn: -meli,-malı gibi zorlantılı cümlelere kendimizi kaptırdığımızda) inkara girip savunmacı bir pozisyon takınırız ve bu da bizi durumla daha yaratıcı bir ilişki içine girmekten alıkoyar” sf 8

Bu çok kışkırtıcı bir cümle biliyorum. “Haksızlık bile olsa olanın olduğu gibi olmasına izin vermek” cümlesi kurulduğu anda sanki bırak canları ne istiyorsa sana yapsınlar, sen öyle ölü balık gibi dur, öbür yanağını dön, pasiflik iyidir” gibi bir anlam çıkma olasılığı çok yüksek. Oysa hiç ama hiç ilgisi yok. Şöyle açıklamama lütfen izin verin:

Olanın olduğu gibi olmasına izin vermek için bardağın yarısı dolu mu boş mu? Örneğini kullanacağım. Diyelim ki bir de üstüne biraz daha suya ihtiyacınız var.Otomatik pilottaysanız hemen ya “yarısı boş” ya “yarısı dolu” ya da “yarısı dolu yarısı boş” deme eğiliminde olursunuz. Ancak olanın olduğu gibi olmasına izin verdiğinizde bir adım geri çıkabilir ve “Bardakta 100 ML su var ve benim 50 ML’ ye daha ihtiyacım var” Bu 50 ML’yi de şu şekilde temin edebilirim… dersiniz. Yani çözüm odaklı olma olasılığınız artar.

Aksi türlü ne olur bilir misiniz? Bardağın yarısı dolu mu yoksa boş mu? şeklinde ucu bucağı olmayan verimsiz kavgalarda bulursunuz kendinizi; evde,işte,eşle,dostla aileyle ve hatta çocuklarla… Oysa Mindfulness söz konusu olduğunda herkesin derdi o 50 ML’yi temin etmek haline gelir. Herkes bundan karlı çıkar.

Tabii söylemesi yapmasından çok daha kolay.

Ve Mindfulness bir niyet değil, bir pratiktir aslında. Düzenli ve adanmış olarak yapmaz iseniz geri dönüş alamayacağınız bir pratik. Hatta bir yaşam tarzı. Kendini otomatik pilottan çıkarmaya and içtiğin bir yaşam tarzı.

Peki, bu yaklaşım sadece Mindfulness bazlı KDT’de mi var? Benim okuduklarıma göre şefkat odaklı terapi ve mod terapi de çok benzer önermelerle geliyor. Hatta dialektik davranış terapisi de.

Örneğin, Şefkat Odaklı Terapi isimli kitabın yazarı Paul Gilbert şöyle bir tanım yapar:

“….anahtar,kendimizi düzeltirken (self correction) UTANÇ BAZLI ÖZSALDIRI YERİNE ŞEFKATLİ ÖZDÜZELTMEYE yönelmektir…. engellenmişlik,öfke,hakir görme,hayal kırıklığı gibi duygular tehdit algısından kaynaklıdır. İyilik haline odaklı değildir” sf 105

Şimdi çok kritik bir noktaya değineceğim. Aşağıdaki tabloda görüleceği üzere, “özşefkatli kendini düzeltme” demek, hata yaptığında hiç üzüntü ya da pişmanlık duymamak demek değildir. Aksine, istemeden de olsa bir hata yaptığın zaman üzüntü duyar,pişmanlık hisseder ve suçluluk duyabilir ve en önemlisi telafi edici davranışlar içine girersin.

IMG_6377.jpg

Utanç bazlı özsaldırıda ise kişi hata yaptığı zaman daha farklı duygular içine girer. Mesela; utanç,kaçınma,korku,modunun düşmesi,saldırganlık….

Kritik olan nokta şu; maalesef bu tür yaklaşımlar kişinin kendi işine geldiği şekilde yontmasına çok müsait. Tek dezavantajları da belki bu.

Bir örnek vereyim. Bir meslektaşımla ilişkimi tam da bu yüzden kesmiştim. Bir danışanı ile ilişkisini mesaj yolu ile bitirmişti. İnanabiliyor musunuz??? SMS!!! Hem de ortada çok büyük bir çirkinlik vardı. Bunu yapmasının doğru olmadığını söylediğimde “Benim de demek ki buna ihtiyacım varmış, işte bunlar hep iyi niyetten oluyor…” diye savunmaya geçmişti. Sorsanız “özşefkat” diyecek!!!

Oysa uzaktan yakından ilgisi yok. Özşefkat de, Mindfulness da otomatikman beraberinde kişinin kendi duygularının, seçimlerinin ve hayatının sorumluluğunu almasını içerir. Bu sebeple uygulamaları hem çok kolay hem de aslında çok zordur.

Dialektik Davranış Terapisi de benzer bir yerden yola çıkar. Bu yaklaşımın kurucusu Marsha Linehan, kendisi de bordeline kişilik tanısı almış bir terapisttir. Ve bordeline kişilik örüntüsü için en etkili yöntem olarak bilinen bu yaklaşımı belki de (hatta bence kesin) bu sayede geliştirebilmiştir. Kendi iç yolculuğundan geçmiş, ve en sonunda da şu yargıya varmıştır “Bordeline kişilik oluşmasında en temel etkenlerden biri çocuğun duygularının geçerli kılınmamasıdır”. Yani “hissettikleirni hissettiği için suçlanması, duygularının önemsizleştirilmesi,yok sayılması, o şekilde hissettiği için cezalandırılması vb…”

Şema terapide de duygular ve duyguların geçerli kılınması ilk adım olarak önem taşır. “Breaking Negative Thinking Patterns” isimli kitapta Gitta Jacob, Gendereen ve Seebauer der ki;

“…negatif çocukluk yaşantıları bugününüzü etkiler… çocukluğunuz boyunca aşağılanıp küçümsendiyseniz büyük ihtimalle yetişkinliğinizde de sık sık bu duyguları hissetmeniz olası, hatta kimse size bu şekilde davranmıyor olsa bile… yani şema terapide ilk adım negatif duyguları ve bu duyguların biyografinizdeki kaynağını anlamaktır…” 

Başka bir deyişle, hiç bir duyguyu “gereksiz, lüzumsuz ya da abartı demeden anlamaya çalışmaktır.

Ve tüm bu yaklaşımların ortak olarak kabul ettiği en önemli unsur da terapist-danışan ilişkisidir. Jeffrey A. Kotler “Terapist Olmak Üzerine” isimli kitabında işin dönüp dolaşıp terapistin kişiliğine bağlandığından bahseder.

Benim tecrübeme göre de en önemli faktör danışan ve terapistin uyumudur. İşimiz insan ile. Terapistlerin de şemaları var, terapistler de bazen otomatik pilota bağlayabilir.

Burada kritik olan gerekli eğitimi aldıktan sonra kendi iç yolculuğuna çıkmış olman. En tehlikeli terapist tüm hocalarının “terapiye gitmelisin” uyarısına kulak asmadan “benim farkındalığım bana yeter” diyen terapisttir. Kendisi danışan koltuğuna hakkıyla oturmamış bir terapistin danışanına faydalı olabileceğine inanmıyorum, isterse en iyi okulları en iyi derecelerle bitirsin.

Her duygu “faydalı” mı? Eğer uzun süre hiddet,kin,nefret,utanç içinde yaşarsanız kalp krizi,fibromiyalji,bağışıklık sistemi rahatsızlıkları olasılığınız artar. Bu durumda bu duygulara faydalı demekten çekiniyorum. Ancak daha objektif bir tanım yapabilirim; “evrimsel olarak işlevleri var”. Her duygunun evrimsel olarak bir işlevi var. Ancak bu demek değildir ki bu duyguları dönüştürmek için aktif bir girişimde bulunmamalıyız. Kabullenmek böyle bir şey değil.

Benim tüm bu okuyup öğrendiklerimden, hala daha süpervizyon almakta olduğum hocalardan ve yüksek lisanstan en çok aklımda kalan ise;

“Tek bir yaklaşımın ateşli savunucusu olursan terapist değil, teknisyen olursun” idi…(Prof. Dr. Kadir Özer)

Bu yüzden, “ben bu yöntemi yapıyorum, yalnızca da bunu yapıyorum, bu her derde devadır” dememek konusunda terbiye edildim.

Çünkü, elinde olan şey bir çekiçse bir süre sonra her şeyi bir çekiç olarak görmeye başlarsın.

OYSA KENDİNİ HER YÖNELİME AÇARSAN BİR ALET ÇANTAN OLUR!!

Bu yaklaşımlar üzerine yazılmış yüzlerce yayın var, binlerce sayfa. Benim burada her şeyi kapsamıyla anlatmam elbette mümkün değil. Bu yazıyı ağza çalınan bir parmak bal gibi düşünün (tabii beğendiyseniz).

Gerisi yukarıda fotoğrafını gördüğünüz kitaplarda var.

Umarım faydalı olmuştur. Sevgiler.