Davranış “Bilimi”

Yeterince kendini geliştiren bir kişi hiç davranış “bilimi” alt yapısı olmasa bile danışanlarına iyi gelebilir mi? Burada “iyi gelmek” tanımını açmak gerekir.

Zira bir taşın altına her hafta bir miktar para koysanız ve hiç bir şey yapmadan o taşın yanında elli dakika boyunca otursanız bir süre sonra o taş da “iyi” gelebilir. Ya da iyi gelen üfürükçüler de vardır eminim. İyi gelen falcılar, iyi gelen tarotçular da vardır. Ancak kriter subjektif olarak “iyi geliyor” diye değerlendirmek olursa sadece, o zaman danışan için en doğru olan seçime gitme olasılığımız düşebilir. Neden mi? İşin bilimine kendine adamış terapistlere soralım;

Gilbert et.al. 2008 yılında bir araştırma yapmış; ve bu araştırmada her “pozitif” duygunun ille de iyilik haline katkıda bulunmadığını görmüşler.  (Çalışmanın orjinali; http://ccare.stanford.edu/wp-content/uploads/2014/02/Feeling-safe-and-content-A-specific-type-of-positive-affect-regulating-system1.pdf)

Bu çalışma der ki; doyum, sosyal olarak güvende ve ait hissetmek gibi pozitif duygulara karşılık heyecan,kazanma gibi pozitif duyguları kıyasladığımızda ilk grup daha düşük düzeyde depresif duygu durumu ve kaygı ile ilişkili.

Bundan çıkan çok önemli bir sonuç var; sizi amaçlarınız doğrultusunda hızla başarıya götüren her çalışma, her ne kadar o anda size iyi gelse de, aslında ille de beyninizdeki tehdit algısını sakinleştirip kaygınızı azaltarak kalıcı iyilik haline katkıda bulunmayabilir. İyi hissedebilirsiniz, ancak kaygı, depresif duygu durumu ve tatmin olamama gibi duygu durumlarına bir faydası olmamıştır yaptığınız çalışmanın.

Başarılı ancak hala tatmin duygusunu deneyimleyemeyen,dışarıdan bakıldığında huzurlu ve doygun bir hayat yaşayabileceği her şeyi vamış gibi görünse de iç dünyasında farklı hisseden bir çok kişinin müsdarip olduğu budur. İşin bilim kısmına hakim olmadan herkesi birden aynı kefeye koyup heyecanlı bir başarı, kazanım elde etme,yüksek ve coşkulu hissetme halini iyilik hali ile eşlemiş sözde danışmanların da kaçırdığı bilgi budur.

Coşkulu ve heyecanlı kazanım odaklı bir mutluluk güvende hissetme,tatmin ve huzur içinde olma gibi duygu durumlarına ille de katkıda bulunmaz.

Yine, başka bir çalışmada Gilbert ve arkadaşları terapi açısından çok çarpıcı bir bilgiye ulaşmışlar. Şefkat Odaklı Terapi üzerine çalışan bu ekip katılımcılardan şefkat odaklı imgelem çalışması yapmalarını istemişler ve kalp atış hızlarını ölçmüşler. Çalışmayı yapmadan önce başka testler de uygulamışlar ve bağlanma biçimlerini,sosyal aidiyet duygularını ve kendilerini eleştirme oranlarını sormuşlar.

Çarpıcı bir sonuca ulaşmışlar;

“Kaygılı tipte bağlanmaya sahip olanlar zihinlerinde şefkat,anlayış ve sevgi aldıklarını canlandırdıklarında kendilerini tehdit altında hissetmişler. Kendilerini eleştirdikleri seslerini bir kenara bıraktıklarında hissettikleri şu olmuş “standartlarının düşeceği,bencil olacakları,şefkati hak etmedikleri, kimlik duygularının zedeleneceği”.

Bu bilgi bence bir çok şeyi açığa kavuşturuyor. Neden mi?Bu bilimsel çalışmadan çıkan sonuç şu;

Bir grup insanı bir odaya toplar ve “hadi kendimize şefkat verelim” derseniz bu çalışmadan faydalananlar olabileceği gibi eğer bağlanma tipi kaygılı olanlar da odada var ise bu çalışma onlara zararlı bile olabilecektir. Yani kaş yaparken göz çıkaracaktır. Yani işin aslını esasını anlamadan, sanki elinde bir sihirli değnek varmış gibi, herkese aynı uygulamayı yapmak danışanlara zarar veren bir tutumdur. Çalışmanın orjinali için bu bağlantıya tıklayabilirsiniz:

http://self-compassion.org/wp-content/uploads/publications/Heart_rate_variability.pdf

Neden davranış bilimi için üniversite okuyoruz?Neden yüksek lisans yapıyoruz? Neden bir kaç aylık kurs ve seminerlerde kolayca öğrenilebilecekmiş gibi görünen teknikleri öğrenmek için biz psikologlar yıllarımızı harcıyoruz?

Bu çalışmaları takip etmeye, bu çalışmalara nereden ulaşabileceğimize, her çalışmaya nasıl eleştirel gözle bakabileceğimize hakim olmak için. Bu çalışmaları kongrelerde ve süpervizyonlarda hocalarımızla tartışabilmek için. Bize yardım için gelen danışanlara hakkıyla yardım edebilmek için. Yoksa otuz tane kişisel gelişim kitabı okuyup bir kaç seminere katıldıktan sonra işin “teknik” kısmına hakim olmak zor değil elbette. Bizler teknisyen değiliz.

Neden kendi psikoterapimizden geçiyoruz? Seans esnasında kendi iç dünyamızda olup bitenleri danışanlara yansıtıp onlara zarar vermemek için. Seans esnasında objektif kalabilmek, duygusal açıdan yoğun ve ağır şeylerin yaşanabildiği bu çok özel ortamda kendimizi de koruyabilmek için.

Faydalı olduğunu umarım…