“O” ve “Bu”

O’nun yanında canlı hissedersin.

Bu’nun yanında gergin bir heyecan.

 

O’nunlayken varabileceğin en iyi noktaya doğru kendin adım adım yürüdüğünü hissedersin.

Bu’nunlayken gittiğin bir arpa boy yolu  Bu’na borçlu olduğunu…

 

O’nunlayken afiyetle yemek yersin.

Bu’nunlayken karnını doyurursun.

 

O’nun ilgisi ve dikkati kolayca sendedir.

Bu’nun ilgisi ve dikkati için çaba harcaman gerekir.

 

O’nunlayken nefes alırsın.

Bu’nunlayken soluk alıp verirsin.

 

O’nunla olmak yeni taşındığın evinin artık senin yuvana dönüştüğünü hissettiğin o ilk an gibidir.

Bu’nunlayken bir türlü köklenemezsin.

 

O’nunla olmak orman yürüyüşüdür.

Bu’nunla olmak mayın tarlasında gezmek gibi…

 

O’nunlayken kendine iyi bakar, dinginleşirsin.

Bu’nunlayken çılgınlık yapmak, çok yüksek duygular içinde olmak istersin.

 

O’nunlayken dayanışmanın ve işbirliğinin tadına varırsın.

Bu’nunlayken ise sıradışı olmak, sivrilmek, ayrıcalığını ortaya koymak…

 

O’nunlayken çorbada tuzun bulunsun istersin.

Bu’nunlayken ise çorbayı kendine istersin.

 

O’nunlayken başkalarıyla da daha iyi olursun.

Bu ise seni yalnızca kendine ister.

 

O sana inanır.

Bu’nu samimiyetine ikna etmek zorunda hissedersin.

 

O’na er ya da geç ulaşabileceğini hissedersin.

Bu, bağları bir kopardı mı “geri dönüşü olmaz” gibi hissedersin.

 

O, derdine derman arar.

Bu, her şeyi tek başına sırtlanmak zorunda hisseder.

 

Her ikisi de hayat maratonunu tek başına koştuğunun farkındadır ama;

O, başkalarının terini silmesini, su vermesini, alkış tutmasını cesaretlendirirken

Bu, terlediğini ve susadığını bile kabul etmez, zayıflık olarak görür.

 

O, kendini de başkalarını da insanca zaafları,düşüncesizlikleri,beceriksizlikleri ile birlikte kabul eder.

Bu, kendini ve başkalarını kabul edebilmek için ön koşul olarak hatasızlığı öne sürer.

 

O, sahip olduklarının dibine kadar tadını çıkarabilmek için yaşar.

Bu ise daha fazlasına ulaşabilmek için…

 

O’nun için vedalaşmak daha sonra devam etmek üzere kapatılan bir kitap gibidir.

Bu’nun vedalarından sonra ise tüm köprüler yıkılmış olur.

 

O, doymanın tadını çıkarır.

Bu ise doyduğu için üzgündür çünkü daha fazla yiyemeyecektir.

 

O’nun için olasılıklar ve yüzdeler vardır.

Bu’nun içinse değişmez kainat kanunları.

 

O’nun için yeni insanlar keşfedilecek yeni denizler gibidir.

“Bu” ise keşfedilecek yeni denizlerin olası risklerine takılır kalır.

 

O’nun için hedeflerine ulaşmak doyurucudur. Yenilgi hayatın olağan bir parçasıdır.

Bu ise zafer kazanmadan rahat etmez. Her yenilgi bir hezimettir.

 

O, utanır ama başkasına zarar vermediği müddetçe kendini rezil hissetmez.

Bu’nun içinse dört dörtlük olmayan her durumda rezil olmak kaçınılmazdır.

 

O, kendi ihtiyaçlarıyla başkalarının ihtiyaçlarını dengeler.

Bu’nun içinse ya sadece kendisi vardır ya da sadece başkaları. Ya yüzde yüz alır, ya da yüzde yüz veren taraftır.

 

“O” ve “Bu” kimdir?

“O” , aslında, büyürken bize yeterince iyi bakım verebilen, güvenle bağlanabildiğimiz kişidir. “Bu” ise kendi kafasının içinden çıkamadığı için başka bir canlıya bakım veremeyecek kadar kendiyle ve sorunlarıyla meşgul bir bakıcıdır.

“O” bakım verendir. “Bu” ise bakıcı…

Bu çok karmaşık ve derin konuyu özetleyerek açmak gerekirse;

Doğduğumuz ortamda hangisinin daha çok olduğuna bağlı olarak ileriki yaşlarımızda daha çok O mu yoksa BU mu olacağımız etkilenir.

Temel bakım veren kişi en çok hangisi ise genellikle biz de en çok o oluruz. Bazen araya koruyucu ya da yıkıcı faktörler girer. Bir anaokulu ya da ilkokul öğretmeni mesela. Ya da evin içinde sürekli birlikte olunan bir akraba. Bir abi ya da abla figürü.

Özellikle altını çizmek isterim ki, hiç birimiz sadece O’ndan ya da sadece Bu’ndan ibaret olamayız. Çünkü insan dediğimiz varlığı yeterince baskı altına alarak güvensiz ve çaresiz hissetmesini sağlayabilirsin. Böyle bir durumda da Bu’nun işlevsel olmayan baş etme mekanizmalarının devreye girmesi çok doğal olur.

Ancak gündelik hayatın akışında en çok hangisi devrede ise yaşam kalitemizi de o belirler. Ve en önemlisi çevremizi de….

Çünkü O’nlar O’nları, Bu’nlar ise Bu’nları sever. Mesela O’nlar Bu’nları çok yorucu ve tekinsiz bulur,  Bu’nlar ise O’nları çok sıkıcı ve boş.

Bu durumdan zararlı çıkanlar ise O’nlar değil Bu’nlardır. Çünkü huzurları yoktur. Hayatı yaşamaya değer kılan hakiki ve derin ilişkiler, tatmin, doyma ve güvende hissetme duygularından çoğunlukla mahrumdurlar. En önemlisi de, bu onların suçu değildir. Hayata bu şekilde yaklaşmayı anadil öğrenir gibi öğrenmişlerdir, en rahat ettikleri durum da bu sebeple Bu’dur.

Değişim ne zaman gelir? Genellikle baş etme mekanizmalarının (aşırı çalışma,programını hep dolu tutma,kontrolcülük vb) artık işe yaramadığı, ayağa dolandığı noktada. Mesela beklenmedik bir başarısızlık, reddedilme, içten içe hakir gördüğü birinin elde ettiği bir kazanım, ya da bazen sadece yaş almış ve eskisi kadar muktedir hissedemiyor olmak. Ancak şu kesindir ki “Bu” er ya da geç bir kırılma yaşayacaktır.

Eğer O’ndan daha çok “Bu” olduğunuzu düşünüyorsanız bir kırılma noktasını beklemeden kendinize yardımcı olabilirsiniz. İşe çevrenizdekilere sizde bu özellikleri görüp görmediklerini sorarak başlayın. Her şeyi konuşabilecek, sizinle açık olabilecek kadar yakın birileri olsun.  Bunun için de çatışmadan kaçılmayan bir ilişki olması önemli. Öteki türlü alacağınız cevap “Ne alakası var canım, süpersin sen” çerçevesinden çıkamayacaktır. Ancak daha çok “Bu” iseniz de bir paradoks olarak, etrafınızda eleştiri ve çatışmayı kolay kolay göze alamayan insanların çoğunlukta olması ve bu sebeple de daha çok BU olmaya devam etmeniz beklendik bir durumdur.

Bu durumda elimizde kalan tek şey kendine karşı dürüst olmak. O’na giden yolun adım adım, kendi hızında, düşüp kalkmalarla dolu, yıllara yayılan bir yolculuk olduğu ve bu yolculuktan tad almanın işini çok kolaylaştırcı olacağı gerçeği ile kavuşmak.

İçinizdeki O’na saygıyla, sevgiyle ….