Hayatın Gerçekleri Şerefine

Hayatın gerçekleri…. hayatın gerçekleri… hayatın gerçekleri… arka arkaya hızlı bir şekilde söyleyince çok komik oluyor.

Varoluşun gerçekleri? Varoluş. Varoluş. Varoluş. Varoluş diye hızlı hızlı arka arkaya yüz kere söyleyince insan nasıl da hafifliyor. Kendini ciddiye almaz oluyor. Şimdi bu hafiflik içinde yazıyorum size.

Hayatın gerçekleri. Neymiş bakalım? Kızımla yüzüyoruz, uzak mesafeden kıyıya ulaşmamız gerekiyor, yoruldu, üşüdü. Bu, denizin ortasındaki şişme bir oyun alanında oynamanın bedeliydi. Oyun bitince yüzerek dönmesi gerekiyordu. Çok kolay bir şekilde onu aldıracak, hayatı onun için o anda çok konforlu hale getirecek bir çözüm de üretebilirdim. Ama ben “hayat böyle bir şey, her şey her zaman tam senin istediğin gibi olmaz” demeyi tercih ettim. Aldığım cevap;

“Yalan söyleme anne!!!!”

Buna inanmak hiç işine gelmedi tabii. Çünkü o henüz bir çocuk. Hayatın gerçekleri ile yüzleşmeye, bu gerçeklerin onda tetiklediği zor duygular ile tek başına başa çıkmaya gücü yok. Ebeveyn de bunun için var zaten. Onun başa çıkamadığı bu duyguları onun adına taşımak, anlamlandırmak ve onun kolayca yutabileceği hale getirmek için.  “Haklısın, kolay değil, anlıyorum seni,” diyerek mesela. Ama ezberden değil. Gerçekten, onun dünyasında böyle bir gerçekle kalakalmanın ne kadar zor bir şey olduğunu damarlarında hissederek.

Yıllar içinde çocuğun etrafında gerçekler her çarptığında onun taşıyamadığı zor duyguları onun için taşıyabilecek yetişkinler olduğunda ne oluyor? Çocuk yetişkin olduğunda ruhsal olgunluk dediğimiz, kelimelerle tarif etmesi çok zor olan bir yere varabiliyor.

Soyut düşünebiliyor. Siyah beyazlarla değil ara renkler ve grilerle de hareket edebiliyor. Belirsizliği daha kolay tolere ediyor. Duyguları hakkında konuşabiliyor, kendini ifade edebiliyor. Kimseyi kendinden üstün görmüyor, ama kimseye de üstünlük taslamıyor. Sınır çizdiği için suçluluk hissetmiyor. İlişkileri tehdit değil keyif alanı olarak algılıyor. Gerçekten utanılacak ya da kabahatli bir şey yapmadığı sürece utanmıyor, kendini suçlamıyor; çünkü eksik ya da zayıf olmayı insanca buluyor. Bu sebeple de kendini cezalandırmıyor, yermiyor, hakir görmüyor. Yani, kendinde de başkalarında da eksikliğe ve zayıflığa tahammül edebiliyor. Tüm bunlar dolayısıyla da kriz anlarında olduğu kadar gündelik rutin hayatta da çözüm odaklı kalabiliyor. Özür dileyebiliyor. İltifat karşısında “hiç de bile” de demiyor “öyleyimdir” diye de böbürlenmiyor. Tadını çıkartıyor. İnsanları da idealize etmek ya da yerin dibine sokmak uçlarında değerlendirmiyor. Nasıl ki kendini de artıları ve eksileriyle birlikte değerlendirebiliyorsa, çevresindekileri de aynı şeffaflıkta değerlendirebiliyor. Tüm duygularıyla irtibat halinde kalabiliyor. Yeri gelince üzülen, kızan, yeri gelince sevinen yani yaşayan capcanlı bir insan olabiliyor.

“Canlı” hissetmek.

İşte bütün mesele bu. Her duygun ile irtibatta olmak. Ne yalnızca analiz eden bir kafa, ne de yalnızca bedensel dürtülerin peşinde anlık yaşayan bir bünye…  Üzgün ve canlı olabilirsin mesela. Kaygılı ya da kızgın ya da korku içinde ve canlı da hissedebilirsin. Okuduklarım içinde ruh sağlığını en iyi tanımlayan olgu buydu “canlı hissetmek”. Alice Miller “Yetenekli Çocuğun Dramı” isimli kitabında bu kavramdan bahseder ve der ki:

“Depresyonun zıttı mutluluk değildir, canlılıktır”

Bu tek cümle hayatımı nasıl yaşamak istediğim ile ilgili deniz feneri benim için.

Ne olursa canlı hissetmezsin? Baş edemeyeceğin duygularla çok uzun süre tek başına kaldıysan artık tüm duygularınla irtibatı kopartmak dışında bir çaren kalmaz. Buna çocukluğun boyunca maruz kaldıysan, yıllar içinde kendine artık hissetmemeyi öğrettiysen, yetişkin olduğunda neden tıkınırcasına yediğini, neden duygu patlamaları yaşadığını, neden en ufak bir reddedilmede dünyanın yıkıldığını, neden en ufak bir eleştiride kendini düşman saldırısındaymış gibi hissettiğini, neden sosyal ortamlarda herkes gülüp oynuyorken senin yüreğinin sıkıştığını, neden çalışmayı bir türlü bırakamadığını, kendine sürekli zarar verdiğini bile bile aynı davranış döngüsü içine girdiğini, neden sürekli fedakarlık yapmazsan kimse ile ilişki kuramayacağını düşündüğünü kendine açıklayamazsın….

Sonra bir gün beklemediğin bir şey olur. O vakte kadarki hayatta kalma formüllerinin hiçbirinin işe yaramadığı bir kriz durumu. Belki sağlığınla ilgili bir durum, belki başarı belki insan ilişkileri belki de yaşadığın ortamda senin elinde olmayan bir afet. O taşıyamadığın olumsuz duygular, kaçmak için deli gibi yediğin, içtiğin, çalıştığın, sosyalleştiğin, koştuğun duygular artık hiç bir şekilde baş edilemez hale gelmiştir.

İşte bu durum insana verilebilecek en büyük hediyedir. Terapi tam da böyle zamanlarda, dönüşmeye zaten hazır olan birine eşlik etmek için vardır (sadece bunun için vardır demiyorum elbette.)

Buradan benim dönüşümümde bana eşlik eden terapistim Pınar Serbest’e de kocaman bir selam yollamak istiyorum. Birlikte el ele zor duygularla başa çıkamayan çocuk yanımı büyüttük. Yıllarca birlikte emek verdik. İyi ki var. Bu demek değildir ki varılabilecek en yüksek ruhsal olgunluk mertebesine vardım. Daha gidilecek çok yolum var. Terapim de devam edecek, süpervizyonlarım da.  Ancak en azından şunu söyleyebilirim ki artık canlı hissediyorum. Deneyimlemediğim duygum yok. Utanmanın da, korkmanın da, sevilemez ya da değersiz hissetmenin de, mutluluğun, ait hissetmenin ve sevilmenin de tadını çıkartıyorum. Evet, doğru okudunuz. Artık her duygunun tadını çıkartıyorum. Duygular bana zarar verebilecek öcüler değil, bana neye ihtiyacım olduğunu anlatmakla yükümlü ajanlar.

Bu ajanları da “çoğunlukla” idare edebiliyorum işte. Annelik yapmayı da çok daha keyifli hale getiriyor bu beceri. “Yalan söyleme anne” dediğindeki o mutluluk, paylaşım hali… Bir çocuğu büyütüken kendini de büyütme, ona öğretirken kendin de öğrenme hali…

Yorulmaya, zayıf olmaya ve becerememeye kendinde hak gördüğün için de bazen annelik yapmaya suçlu hissetmeden ara verebilme hali… Yani 7/24 anne olmak zorunda hissetmeden annelik yapabilme hali.

Yani yüz üzerinden yüz ya da doksanbeş değil de 60-70 ile tatmin olma hali.

Terapistim sağ olsun, artık 70 yeter bana 🙂

Umarım faydalı olmuştur. Sağlıcakla kalın

 

 

Suçlu Hissetme Döngüsü

“Sürekli suçlu hissetmezsem iyice salarım, ipin ucu kaçar.Suçluluk duygusu ve içimdeki cezalandırıcı ses beni korur…” diye inananlar için;

Eleştirilerek, sevgiden mahrum bırakılarak, korkutularak ya da tehdit edilerek büyüdüyseniz… Ya da başka şekillerde yaş olgunluğunuzun kaldırabileceğinin çok üzerinde sorumluluklarla yalnız kaldıysanız…. İster istemez içinizde “yeterince iyi değilsin, başına gelenler yeterince iyi olmadığın için, eğer daha iyi bir insan olur daha çok çabalarsan başına …. gelmez” diyen bir ses güçlenebilir. Zamanında sizi korumuş olan, belki içinde bulunduğunuz ortamdan salim çıkmanıza yardımcı olan bu ses yetişkin olup da hayatın gerçekleri değiştiğinde ayağınıza dolanır olmuştur. Bu kısma yazının sonunda tekrar değineceğim.

Sürekli suçlu hissediyorsanız, ille de ihmalkar bir ailede büyümüş olmanız şart değil. “Şu sınavı kazanamazsan hayatın kararır” diyenlerle çevrili, yanında oturan arkadaşının azılı rakibin olduğu vahşi bir ortamda büyüdüysen de sonuç benzer olabilir. Rekabet elbette hayatın gerçeği. Ancak bugünkü ruhsal hastalıkların artışında bireycilik ve rekabetin dayanışma ve işbirliğinin önüne geçtiği bir düzen olduğunu savunan psikologlar var.  Ben de buna yakın bir görüşteyim.

Bizi koruyan sürekli suçlu hissetmek midir? Burada anahtar kelime “sürekli”. Dengeli bir duruş yeri geldiğinde suçlu hissedebilmektir, hiç suçluluk hissetmeyen insanlar sosyal açıdan ciddi sorunlar yaşarlar, insnaları doalndırır, yalan söyler ve hiç pişmanlık duymazlar. Ancak sürekli suçlu hissetmek, hatta sürekli olmasa bile yerli yersiz, olan olayla uyumsuz ve orantısız bir suçluluk duygusu içine girmek çocukluk yaşantılarından kaynaklı irrasyonel inançlara işaret edebilir. “Her zaman mükemmel olmaz isem beni kimse sevmez” gibi…

Suçluluk duygusu çok yoğun kişiler kendilerinde oyunbaz olma hakkını görmezler. Onlar için eğlence,oyun,gevşeme ancak ve ancak belli ödevleri yerine getirir ve etraflarındaki kişileri yeterince memnun ederlerse hak kazanacakları bir ödüldür. Bu sebeple de çoğu zaman gergin ve sinirli hissederler. İhtiyaçlarını ertelemedikleri her an kendilerini bencil hissederler. Siyah beyaz düşünceye de çok rastlarız. Ya tamamen bencil ya tamamen fedakar hissederler.

Burada bir “döngü” var. Kendini suçlamaya eğilimli insanlar sürekli kendilerini suçladıkları için de kendilerini suçlama eğiliminde olurlar. Kısır döngü burada başlar. Bu kendini suçladığın için kendini daha çok suçlamanın sonucunda iyice kuvvetlenen suçluluk duygusunun bir yerden kırılması çözümün ilk adımı.

“Zamanında sizi korumuş olan bu suçlayıcı ses” demiştim yazının başında. Burada altını çizmek istediğim şu; “içimdeki suçlayan, cezalandıran sesten nefret ediyorum, defolsun gitsin…” dediğiniz anda aslında o sesi daha da kuvvetlendirmiş olursunuz. Biliyorum, kulağa garip geliyor. Ama öyle.. Çünkü suçlayan ses beynimizdeki tehdit mekanizması ile ilgilidir. Kendimizi ne kadar tehlikede ve zarar görebilir hissedersek bu suçlayan sese o kadar çok tutunuruz. Çünkü öğrendiklerimize göre “koruyan kollayan otorite figürü” budur. Aksi türlüsü bize fazla yumuşak,narin ya da zayıf bile gelebilir.  Bu sebeple, kendi içimizdeki bir sese ne kadar çok nefret yöneltirsek beynimizdeki tehdit sistemi de o derece güçlenir ve sonra da o suçlayıcı ses kendini korumak için daha da fazla silahlanır. Bir döngüdür bu.

Her terapistin ve her yönelimin bu döngüyü kırmak için farklı müdaheleleri var. Ancak ortak görüş ilk adımın duyguyu geçerli kılmak olması. Ne hissettiğinden değil, davranışlarından sorumlusun vurgusunun atlanmaması. Buradan Marsha Linehan ve Diyalektik Davranış Terapisi’ne de selam çakmış olalım. Duyguyu geçerli kılmak, “senin suçun değil” demek ilk adım, ancak kendi hayatının sorumluluğunu almak da ikinci adım diyen Linehan…

İkinci kitabımın teması da bu olacak diye düşünüyorum. Kendini olur olmaz her şey için suçlamadan da hayatının sorumluluğunu üstelebilir misin?

Keyifle okuduğunuzu umarım.

Hayatın Optimizasyonu ; Can Gürses

Sosyal medyayı bu kadar kullandığıma genel olarak lanet eden bir adamım… Üstelik sadece Twitter’ı aktif olarak kullanıyorum. En son Instagram paylaşımım 1 yıl, en son Facebook güncellemem 90 hafta önceymiş…

Yazarak kendimi daha iyi ifade ettiğimi düşündüğümden kendime Twitter’ı seçtim… Bu kadar zaman boyunca da kaçamadığım bir iki durum haricinde herhangi bir polemiğe bulaşmadığım için mutluyum.

Bu ortamda normalde hayatın bizi başka yollarla karşı karşıya getirmesinin imkansıza yakın olduğu insanlarla tanıştım. Bazılarının hayatımda önemli rolleri de oldu ve olmakta da…Deniz de sosyal medya sayesinde tanımaktan memnun olduğum isimlerden biri. Daha birinci dakikadan yaptığı işi ne kadar severek ve tutkuyla yaptığını hemen anlıyorsunuz ki… Bu benim bir insanda görmek istediğim ilk özellik.

Birinin önce bir hedefi olmalı, bu hedef yapay, maddesel, para vs. gibi bir hedeften çok hayatı hem kendi hem başkaları için anlamlı kılacak ve yeteneklerini göstereceği bir bir hedef olmalı… Ve bu hedefini bulduktan sonra da buna kendini adamalı (bence).

Bu arada böyle insanlar sanılanın aksine en zararsız insanlardır… Her şeyin üzerinde bir tutkusu olan birey tutup da kimseye sarmaz, kimsenin hayatına karışmaz, benmerkezci değildir.

O yüzden bazen beraber olduğunuz kişi, işini ilişkinizin önüne koyuyormuş gibi hissediyorsanız belki bu onunla ilgili değil de sizin tutkuyla bağlandığınız bir hedefiniz olmamasının yarattığı boşluktan kaynaklı olabilir. Belki…

Şu an tamamen serbestçe aklıma gelenleri yazıyorum ve muhtemelen üzerine çok fazla düzenleme yapmayacağım…

Devam edelim:

Deniz’in kitabını karıştırmaya başladığımda rastgele açtığım sayfalardan birinde şunu gördüm:

Hayatınızı istemediğiniz şeylerden kaçarak geçirmeyi de seçebilirsiniz, istediğini şeylerin arkasından giderek de… Seçim sizin.

İlk konuştuğumuzda, yazmak istediklerimi yine benim ilgi alanım olan matematik bağlamında birleştirebileceğimden bahsettiği için bu cümleyi özellikle seçtim…

Şöyle ki, lise döneminden öğrenilen bir mevzudur; bir fonksiyonun maksimum ve minimum değerini bulmak…

Lisede öğretilen genelde ‘tek değişkenli’ bir fonksiyonun, f(x), max/min noktalarını bulmaktır. Ancak bir fonksiyon çok fazla parametreye de bağlı olabilir; f(x,y,z,..)…

Şimdi böyle fonksiyonların max/min değerlerini bulmak için yine tek parametreye göre hareket edebilir ya da tüm parametrelerine göre çalışabilirsiniz.

Matematikçiler bilir ki; çok değişkenli bir fonksiyonu tek parametresine göre optimize etmeye çalışırsanız elde edeceğiniz şey, lokal bir maximum veya lokal bir minimumdur… Eğer global optimizasyonu arıyorsanız, çok değişkenli bir fonksiyonu her değişkenine göre optimize edersiniz.

Aranızda sadede gel lütfen diyenler için matematiksel işkence burada bitiyor ..

Bakınız hayat da aynen bu çok değişkenli fonksiyonun optimizasyonu gibidir. Hayatın bağlı olduğu bir çok parametre mevcut; aile, sağlık, iş, para, ilişkiler…

Kimisi hayatını sadece işine ve/veya ilişkisine odaklanarak, sade o parametre üzerinden optimizasyon yapmaya çalışarak geçirir… Genelde elde edilen de lokal (yani averaj) bir mutluluk veya lokal bir hüsrandır. Bu nispeten risksiz bir tercih gibi görünür ancak tek bir şeye odaklanarak kaybettiklerinizi sonradan anladığınızda yaptığınız hatayı anlarsınız…

Kimisi de hayatının her parametresi üzerinden bir optimizasyon yakalamaya çalışır… Elde edilen şey ya global bir mutluluk ya da global bir hüsrandır… Ki ilk denemelerde sonuç hüsran bile olsa en azından “kalıcı iyilik hali” için nelerin değişmesi gerektiğini anlamış olursunuz…

Burada hayatın her parametresi üzerinden optimizasyon yapmaktan kastettiğim şey kesinlikle her parametreyi mükemmel bir noktaya taşımak değil… Bu kesinlikle değil. Hayatın her parametresinin her an en iyi noktasında olması gibi bir zorunluluk yok ve mümkün bir istek de değil ne yazık ki… Deniz’in kalıcı “mutluluk” yerine ısrarla “iyilik hali” tamlamasını kullanmasına denk gelen bir ayrımdan bahsediyorum.

Başka bir deyişle, hayatta da, aynen matematikte olduğu gibi, bazen bazı parametreler yükseklerdeyken bazıları çok muhteşem değerler almayabilir; ancak tüm bunların kombosu bu parametrelerin oluşturduğu fonksiyonun; hayatın kendisinin maksimum değerini verir.

Bazen o yüzden ‘less is more’ haklı bir ifadedir. Bazı parametreler diğerine göre az değer alacak ki, hayat fonksiyonunuzun değeri optimize olabilsin.

Özetle, optimizasyon ile maksimizasyon arasındaki karmaşadan kaçmak lazım… Optimizasyonun sonucunda huzuru; maksimizasyon ile (muhtemelen hayat jargonunda karşılığı mükemmelliyetçilik) bitmeyen huzursuzluğu bulma ihtimaliniz çok yüksek…

Muhtemelen huzur denilen şey de işte biraz düşüp kalktıktan sonra tam bu global mutluluk halinin bulunduğu an herhalde sevgili okuyucu… Tahminlerimiz o yönde ..

Can GÜRSES

https://twitter.com/canitti

https://cangurses.wordpress.com/

Aşk Liberal Bir Sözleşme Mi? Esra Sarıoğlu

Sevgililer gününün en sevdiğim tarafı, feministlerin aşka dair eleştirilerini dillendirmesine bir vesile olması. En azından gündemi bahane ederek romantik kültürün nahoş taraflarından dem vurabiliyoruz. Ben de bu geleneğin izinden gidip, “liberalleşen heteroseksüel romantik kültür”de aşkın kadınlarda ne gibi yaralar açtığından ve bu yaraların duygusal/toplumsal dinamiklerinden bahsedeceğim. Simone de Beauvoir, “Aşk sözcüğü kadınlar ve erkekler için hiçbir şekilde aynı anlama gelmez ve bu onları bölen ciddi bir yanlış anlamadır” derken her şeyden önce aşkı cinsiyet dinamikleri doğrultusunda ele almak gerektiğini ifade ediyordu. Beauvoir’in işaret ettiği şeyi şuan kendi eylemimde bile açık bir şekilde görebiliyorum: sol entelektüel camianın erkekleri aşk konusunda yazmaz ve sessiz kalırken, bir kadın 14 Şubat geldi diyerek kaleme sarılıyor.

Kadın ve erkeğin aşk karşısındaki oryantasyonlarının farklı olmasını fıtratlarına değil, cinsiyet asimetrilerine bağlayanlar feministlerdi. Aşk, bilhassa 1960’lı ve 1970’li yıllarda ikinci dalga hareketindeki feministler için siyasetin o kadar merkezindeydi ki, Shulamith Firestone, feminist devrimin aciliyetini vurgulamak için yazdığı Cinselliğin Diyalektiği’nde, kadınların ezilmesinin nedenlerini tartışırken, aşkın çocuk büyütme sorumluluğundan belki de daha ezici bir rolü olabileceğini öne sürmüştü. Radikal feministler için aşk, saf hali ile yaşanabilecek bir ilişki türü değil, tersine, yozlaşmış iktidar sisteminin ayırt edilemez bir parçasıydı. Cinsiyet ve sınıf tahakkümü üzerinde yükselen toplumda aşk bir aparata dönüşüyor, ekonomik ve sosyal sömürünün payandası işlevini görüyor, kadının psikolojik düzeyde erkeğe bağımlı kalmasını sağlıyordu. Kadın kendi varlığının bilincine aşk sayesinde varıyor, erkeğin ilgisi ve onayı ile kendisini muteber hissediyordu. İkinci dalga feministleri aşk hakkındaki analizleri ile “duygular siyasetinin” önünü açtılar. Fikirleri çok popülerleşip hepimizin ortak görüşü haline gelmedi fakat, aşka eleştirel yaklaşanlar için hep bir çıkış noktası oldu. 2003 yılında çıkan Aşka Hayır kitabında aşka ve erotik ilişkilere karşı güçlü bir polemiğe girişen Laura Kipnis, kendisinden 30 yıl önce yazmış Shulamith Firestone’un izinden gitti. Benzer bir şekilde, son zamanlarda akademide filizlenen ve gelecek vaat eden “duygulanım çalışmaları” da o dönemin feminist analizlerinden ilham almakta.

Öte yandan, aşk hakkındaki popüler söylemlerin neredeyse hepsi, radikal feministlerin aksine, eşitsizliğin sosyoloji ders kitaplarında geçen bir kelime olduğu ve aşkla alakası olmadığı varsayımına dayanıyor. Son yıllarda yaygınlaşan liberal aşk söylemi ise aşkı mistifiye etmemesi ve toplumsal dinamiklerle bağlantısını gözardı etmemesi bakımından diğer söylemlerden biraz da olsa farklı. Popüler psikoloji ve terapi kültürü vasıtasıyla özellikle Batıda geçerlilik kazanmış, Türkiye’de ise yaygınlaşmaya başlayan bu söylem, aşk ilişkisini sözleşme boyutunu vurgulayarak  ele alıyor. Bu çerçevede aşk, tarafların erkek ve kadından oluştuğu bir sözleşme ve bu sözleşmeye iki insan özgür iradeleri sonucunda dahil oluyorlar. İlişki boyunca birbirlerinin bireysel hak ve özgürlüklerine saygı duyacakları sözünü verip, sözleşmeleri, diğer bir deyişle ilişkileri hakkında müzakere edebiliyorlar, ve gerektiğinde sözleşmeyi feshedip, ilişkiyi bitirebiliyorlar. İngilizce’de eş ve sevgili yerine kullanılan “partner” kelimesi liberal aşk söyleminin Batıda ne denli yerleşmiş olduğunun yalnızca küçük bir göstergesi. Partner kelimesi hem heteroseksüel ilişkilerin dilsel konvansiyonlarını aşmaya çalışan bir terim, hem de liberal aşk söylemin kurucu dilsel öğelerinden biri.

Türkiye’de de tarihsel olarak erotik ilişkilerin kısmi liberalleşmesinden bahsetmek mümkün. Bireylerin kendi tercihlerinden ziyade ailelerin belirleyici olduğu görücü usulünün erozyona uğraması, bireyin romantik özerkliğinin altını çizen sevgililik kurumunun meşrulaşması, hatta sevgililer gününün popülerlik kazanması liberalleşmenin göstergeleri olarak okunabilir. Buna karşın, erkekler liberalleşmeye güçlü bir reaksiyon gösteriyor ve bu durum “erkeklik krizi” olarak adlandırılıyor. Kadına yönelik şiddetin bu denli yaygın olması, erkeklerin liberal sözleşmeyi kabullenmemesinden kaynaklanıyor. Kadınların erkek şiddetine en çok maruz kaldıkları zamanın, ilişki sözleşmesini feshettikleri veya feshetmek istedikleri zamanlar olduğunu düşünürsek, Türkiye’de liberal ilişkinin ne kadar cılız bir temeli olduğunu ve erkekler tarafından ne kadar az kabul gördüğünü daha iyi anlayabiliriz.

Şiddet bu denli yaygın ve yakıcı bir mesele iken, yeni gelişen liberal aşk söyleminin zarardan çok faydası olduğu düşünülebilir. Nihayetinde, liberal sözleşmenin erkekler tarafından kabulü, kadınların bireyselliği ve özgürlüğünün tanınması anlamına geleceğinden, kadınları güçlendireceğini, ilişki içinde onlara alan açacağını, ve erkeklerin kendilerine hak gördükleri şiddet uygulama ve baskı altına alma “yetkiler”ini dizginleyeceğini tahmin edebiliriz. Ne var ki,  liberal aşk söyleminin Türkiye’ye etkisini fayda ve zarar kavramları aracılığıyla tartışmanın önemli bir hususu görmezden gelmemize sebep olduğunu düşünüyorum. Belli bir “iyileşme” vaadi taşıdığı için, bu söylem çerçevesinde şekillenen romantik ilişkinin yarattığı tahribatın üzerinde durulmuyor ve dolayısıyla liberal aşk sözleşmesi eleştirel olmayan bir şekilde, pek çok aktör tarafından sahipleniliyor.

Aşk Neden Acıtır? kitabında, sosyolog Eva Illouz liberal hegemonyanın tuzağına düşmeden, sözleşme prensibine dayanan modern aşkın kadında nasıl ve neden hasar yarattığını detaylı bir biçimde anlatır. Her şeyden önce, diyor Illouz, kadınlar serbest piyasa toplumlarında aşka ve romantik ilişkilere eskisine nazaran daha yoğun bir biçimde ihtiyaç duyar. Sebep, modern piyasa toplumlarında “kendilik değeri”nin (self-worth) ekonomik ve sosyal statünün doğrudan bir sonucu olmaktan çıkmasıdır. Piyasa toplumlarında benlik toplumsal hiyerarşideki pozisyonun otomatik bir uzantısı olarak değer kazanmaz veya kaybetmez, başka bir deyişle verili değildir ve tesis edilmesi gerekir.  Ontolojik bir emniyetsizlik hissi yaratan bu dönüşüm sonucunda, insanlar kendilik değerini tesis edebilmek için kişilerarası ilişkilere yaslanmaya başlarlar ve ilişkiler benliğin değer kazanmasında asli öğe olur. Kendilik değeri performatif bir şekilde kazanılmaya başlayınca da, bilhassa aşk, benliğin değerinin onaylandığı biricik alan olarak belirir. Aşk sayesinde, ben ve öteki arasında öyle bir bağ kurulur ki, ben, öteki aracılığı ile değer duygusunu inşa eder.

Aşk ile liberal sözleşmeyi birbirine sıkı sıkı bağlayan unsur da budur. Hem aşkın hem de liberal sözleşmenin kalbinde, ötekinin bene verdiği değerin bir ifadesi olarak tanıma (recognition) yatar. Tanıma ilişkinin kalbindedir çünkü kendilik değerimizi, öteki bizi tanıdığı için, bizi değerli görüp kabul ettiği için kazanabiliriz. 1990’lar ve 2000’lerde Axel Honneth ve Nancy Fraser gibi siyaset felsefecileri tanınma kavramının can alıcı öneme sahip olduğunu ve ancak tanınma sayesinde toplum içinde pozitif benlik algısı inşaa edebileceğimizi öne sürdüler. Ayrıca tanınma siyaseti olmaksızın toplumsal eşitliğin ve adaletin mümkün olmayacağının altını çizdiler.

Eva Illouz ise aşktaki tanıma dinamiğinin kadında açtığı yaraların altını çizer. Hem kadın hem de erkek pozitif bir benlik algısı kurmak için ötekinin tanınmasına ihtiyaç duysa da, diyor Illouz, aşk söz konusu olduğunda kadın erkek tarafından tanınmaya, erkeğin kadın tarafından tanınmaya ihtiyaç duyduğundan daha fazla ihtiyaç duyar. Kadının kendilik değeri erkeğin onu tanımasına çok ama çok sıkı bağlarla bağlıdır. Erkeğin kendilik değeri ise kadının onu tanımasına o kadar da endeksli değildir. Bu fark, ne feminen ve maskülen psike ile ne de kadının Venüs erkeğin ise Mars’tan gelmesiyle ilişkilidir. Kadın ve erkeğin duygusal farklılığı olarak tezahür eden şey cinsiyet eşitsizliğinin ta kendisidir. Illouz’a göre kadın ve erkek arasındaki bu asimetrinin sebebi, tanınmaya ihtiyaç duyan kadın ve erkeğin her ikisinin de erkek egemen toplumda erkekler tarafından tanınmayı daha değerli bulmalarından kaynaklanıyor. Bu yüzden, kadınlar ilişkiyi çok daha büyük bir hevesle ve bazen de çaresizlikle arzuluyorlar. Erkeği ilişkiye ikna etmeye çalışan, “talepkar”, “ısrarcı” taraf oluyorlar. İlişkiler için geliştirdikleri “stratejiler”, “biyolojik saat” leri veya çocuk yapma istekleri yüzünden olmuyor, bunların ötesinde bir yerlere, kendilik değerine uzanıyor. Illouz, erkek egemenliğinin törpülendiği, kadınların ekonomik ve sosyal hayata katıldıkları toplumlarda bile bu durumun devam ettiğini, asimetrik tanınma dinamikleri sebebiyle hetereoseksüel kadınların duygusal tahakküm altında kaldığını ve aşkta canının yandığını öne sürüyor.

Erkeklerin, Illouz’un dediği gibi, yalnızca erkeğin tanınmasına ihtiyaç duyduklarından çok emin değilim. Illouz’un analizinin burada biraz kolaya kaçtığını düşünüyorum. Belki de, erkeğin  tanınma ihtiyacı sevgili ile sınırlı değildir, öbür ötekiler tarafından tanınmak da onun için çok önemlidir. Erkek, George Herbert Mead’in ifadesiyle referans grupları, alakalı  ötekiler, veya genelleştirilmiş öteki tarafından da tanınmaya en az eş/sevgili tarafından tanınmak kadar ihtiyaç duyuyordur. Mesela, genç erkek bir romancı düşünün. Kadınlar ile romantik ilişki onun için gerekli olabilir ama yeterli değildir. Kendisi gibi genç romancılar (anlamlı öteki), referans alıp kendini kıyasladığı yazarlar (referans grubu) ve en nihayetinde bütün toplum (genelleştirilmiş öteki) tarafından tanınmayı isteyip, önemseyecektir.

Öte yandan, aşkta tanınma dinamiğinin cinsiyetler arasında asimetrik olduğu aşikar. Karl Ove Knausgaard’ın yazdığı altı ciltlik otobiyografik roman Kavgam’ın ikinci cildini biraz da soruyu merak ederek okumuştum. İngiltere’de Aşık Bir Adam başlığıyla yayımlanan kitap Knausgaard ile partneri Linda’nın ilişkisine odaklanıyor.  Cinsiyet hiyerarşilerinin epeyce törpülendiği ve Knausgaard’ın kendi deyişiyle “cinsiyetin toplumsal olarak inşa edilmiş olduğu bir ülke”de, İsveç’te geçiyor anlatı. Aşklarının hararetli dönemi geride kaldıktan sonra, Knausgaard son derece hızlı bir şekilde “kendine ait bir oda” arayışına giriyor, hem sembolik hem de sözlük anlamıyla. İlişkiye daha az zaman, kendine ve yazmaya daha fazla zaman harcıyor. Şair olan Linda ise ilişkiye ve yakınlığa çok daha fazla ihtiyaç duyuyor, Knausgaard’la baş başa daha çok vakit geçirmek istiyor. Öte yandan, Knausgaard çocuk bakımından yemek yapmaya kadar bütün sorumluluklarını yerine getiriyor. Aralarında cinsiyetçi olmayan, eşitlikçi bir işbölümü var. Tek eşitsizlik, ki Linda’yı rahatsız eden de bu, duygusal asimetrileri.

1970’lerde sevgi ve aşk siyaseti üzerine kafa yoran Siyah Feministler’den Audre Lorde, feminist siyasetin kadının kendisini sevmesini, kendisine değer vermesini ve  kendisini aşmasını sağlayacağını düşünüyordu. Feminist siyaset  kadınların benliğinde yeni bir oryantasyon meydana getirecek ve kadınlar hem kendilerini hem de birbirlerini seveceklerdi. Türkiye’de içinde bulunduğumuz koşulları, duyguları, gerilimi ve ilişkileri düşündüğümde Audre Lorde’nin beklentileri açıkçası çok uzak ve naif geliyor. Öte yandan, aşk, kendilik değeri ve duygusal eşitsizlikler üzerine düşünmeyi önemli bir uğraşı olarak görüyorum. Bu çabanın bir ayağı belki daha akademik, okumak ve fikir teatisi yapmaktan geçiyor, diğer tarafı ise daha şahsi, kendini tanımak, soğukkanlı bir iştahla kendini keşfetmek, ve Ermeni mistik George Gurdjieff’in deyişiyle “kendi üzerine çalışmak”tan geçiyor.

Kanıta Dayalı Psikoterapiler Yrd.Doç. Filiz Şükrü

Bilişsel Davranışçı Terapilerin Üçüncü Dalgası; Farkındalık Ve Kabul

Psikiyatrik bozuklukların önlenmesi ve tedavisinde ruh sağlığı alanında çalışanlar oldukça aktif rol oynamaktadır. Psikiyatrik bir bozukluğun önlenmesi ayrı, bozukluk olduktan sonra tedavi edilmesi ayrı işlerdir. Psikoterapiler bir asırdır psikiyatrik bozuklukların tedavisinde kullanılmaktadır. Psiko=ruh, terapi=iyileştirim demektir. Bir hastalığı iyileştirmeye çalışan insanlar bu amaçla bir çok farklı yöntem denemiş ve işe yaradığını kanıtlamaya çalışmıştır. Kanıta dayalı terapiler denildiğinde psikiyatrik bozukluğun tedavisindeki yararlılığı kontrollü çalışmalarla kanıtlanmış ve ruh sağlığı alanındaki hastalıkların önlenmesi ve/veya tedavisinde işe yaradığı tekrarlanarak gösterilmiş terapiler denilmeye çalışılmaktadır.

Kanıta dayalı psikoterapi kavramı bilişsel davranışçı terapi (BDT) akımının doğuşu ile önem kazanmış ve bilim insanları psikoterapi yöntemlerinin işe yarayıp yaramadığını, hastalığın derecesini değerlendiren çeşitli objektif araçlar (ölçek, kan tahlilleri, görüntüleme yöntemleri, nöropsikolojik testler vb.) aracılığı ile araştırmaya başlamıştır. Sonuç olarak bilişsel davranışçı terapi alanındaki çalışmalar, psikiyatrik hastalıkları kişinin duygu, düşünce ve davranışları ile ilgili çıkamadığı bir kısır döngü süreci ile kanıta dayalı (bilimsel olarak) açıklamış ve olumsuz duyguyu azaltmanın (dolayısıyla ruhsal hastalıkları azaltmanın, ya a ruhsal hastalıklardan korunmanın) düşünce ve davranış sistemlerinin düzenlenmesinden geçtiğini kanıta dayalı olarak göstermiştir.

Bir süre sonra bilişsel davranışçı terapist’ler aynı çatı altında durarak ve fakat çeşitli özellikli hastalıklar için farklı BDT alt özellikli (özelleşmiş) akımlarını üretmeye ve araştırmaya başlamışlardır. 1970’li yıllarda önce ikinci dalga BDT’ler (salt davranış temelli terapilerden, biliş-davranış temelli terapilere geçiş) ile çalışan geçtiğimiz yıllarda da üçüncü dalga BDT’ler (biliş-davranış terapilerinden içgörü-farkındalık-kabul temelli terapilere geçiş) psikoterapi literatüründe boy göstermeye kanıta dayalı literatürde ‘bizler işe yarıyoruz’ demeye başlamıştır. Üçüncü dalga BDT’ler duygu-düşünce-davranış temelinde çalışan klasik bilişsel davranışçı terapi yöntemlerinin üzerine işe yararlılığı bilimsel olarak gösterilmiş yeni yöntemler eklemleyen özellikli terapi yöntemleridir.

İkinci kuşak bilim insanları (Ellis, Beck, Lazarus) işlevsel olmayan düşünce yapılarının (otomatik düşünce, şema, ara inanç, ana inanç) değiştirilmesini ve dolayısıyla duygu ve davranışlardaki düzelmeyi tedavi edici ana yol olarak görmekte iken, üçüncü kuşak bilim insanları (Linehan, Segal, Kabat Zihn, Hayes, Strosahl, Menin, Berking) ana tedavi odağını duygu kavramı üzerinde yoğunlaştırmış, duygu regülasyonunun düşünce ve davranışlar üzerindeki tedavi ediciliği üzerinde durmuştur. Özetlemek gerekirse ikinci kuşaktaki ‘ne düşünüyorum ve ne hissediyorum’ soruları, üçüncü kuşakta yerini ‘ düşüncelerim ve hislerim bana ne söylemeye çalışıyor’ soruları ile değişmiştir. Adı ne olursa olsun bu terapilerin temel çalışma prensipleri klasik BDT öğretilerinin temeline dayanır. Yani danışanlarla düşünce, duygu ve davranışları arasındaki ilişkiyi ve kısır döngüyü  öğretme ve ruhsal hastalıklara neden olan bu kısır döngünün kırılması için ev ödevleri ile çalışma seansları düzenleme terapistin en temel görevidir.

Üçüncü dalga terapistler zihnin ürettiği duygu ve düşüncenin içeriğinden (örn: övgü almaz isem bu benim sevilmediğim anlamına gelir düşüncesinden) çok düşünme biçiminin (Örn: yargılayıcı düşünme biçimi) belirleyici olduğunu dile getirirler. Yani farkındalık ve kabul temelli terapiler (3. dalga terapiler) ruhsal rahatsızlığa yol açan duygu, düşünce ve deneyimlerin değiştirilmesinden çok kabullenilmesini hedef alırlar. Farkındalık-kabul temellli terapilere göre değişim, yani ruhsal iyieşme, yani duygu regülasyonu, zihnin yargılayıcı düşünme biçimine sahip olabileceğinin yargılamadan kabul edilmesi ile doğal olarak gelecektir. Farkındalık-Kabul temelli terapilerin tamamında meditasyon önemli yer tutmaktadır. Meditasyon ile danışana zihnin ‘dikkat’ fonksiyonu şimdiki ana çekme egzersizleri yaptırılır. Çünkü zihin gelecek ve geçmiş ile ilgili düşüncelerle doludur ve geçmiş/gelecek ile ilgili düşünceler ise  büyük bir çoğunlukla çarpıktır, yanlıdır ve yargılayıcıdır. Yani gerçek değildir. Gerçek olan şimdi ve burada yaşanandır. Şimdi ve burada ise bu andadır. Beş duyumuzdadır. Dikkati duygu ve düşünceden yargısızca alıp (duygu ve düşüncelere mesafe koyup) algılara çekme işine meditasyon denir. Meditasyon sırasında odak noktası genelde ‘nefes’ olarak seçilmekte ve danışana nefese odaklanma öğretilmektedir (nefes egzersizi). Egzersiz sırasında kişiye duygu, düşünce, davranışlarını da fark etmesi, bastırmaması fark ettiği anda kabul etmesi ve dikkatini şimdiye (nefese) çekmesi telkin edilir. Üç dalga kognitif terapiler düşüncenin içeriğinden çok süreci (akışı) ile ilgilenir ve o akışı değiştirmeye odaklanır.

Düşünceler zihnimizin birer ürünüdür. Ve zihin mükemmel işleyen bir yazılım programı değildir. Olabildiğince bizi tehlikelerden korumaya çalışan, bu amaçla olumsuz duygu, deneyim ve düşüncelere odaklanan bu yazılımın ürünleri doğal olarak çarpık ve gerçek dışı olabilir. Üçüncü dalga terapiler bu düşüncelerin gözlemlenmesi ve kabul edilmesi konusunda danışanı yüreklendirir. Danışan meditasyon sırasında dikkatin düzenlenmesi ile olumsuz düşünce ve duygulara maruz kalmayı da dener. Klasik BDT öğretilerinde öğrenildiği üzere maruziyet deneyimlendikçe alışma tüm doğallığı ile gelecek ve kişi fıtratı gereği rahatlayacaktır. Olumsuz duygu ve düşünce geçicidir ve geçecektir. Her çeşit duygusal deneyim olduğu gibi kabul edildiğinde emosyonların regüle edilmesi gerekliliği anlamsızlaşır. Üçüncü dalga terapilerin hedefi aslında akıp giden şimdik yaşamın regülasyonudur. İşte bu yaşam regülasyonu teknikler halinde ve yaklaşık 8-12 seans süren bir terapi yolculuğu içinde danışana farkındalık, yargısızlık, kabul, gözlem ve bilişsel ayrışma egzersizleri öğretilerek sağlanmaktadır.

  

  

  

 

Affetmek

Affetmek, O’nun içineki yaralı,terk edilmiş, yalnız,öfkeli ve hatta belki de şımarık çocuğu sevmeye kendini hazır hissetmektir.

Lafta söylemesi kolay. Ama kendini bu hazır olma aşamasına getirmek yıllara yayılan bir süreç. Terapi ne kadar sürer? En sık aldığım sorulardan biri. Süpervizörüm Doç. Dr. Aslı Akdaş’dan öğrendiklerim ışığında bunu yazmak isterim:

Danışanın terapiden ne beklediğine ve neye hazır olduğuna göre değişir. Bir çok yaklaşımda ilk seansta danışanın terapiden ne beklediği konuşulur. Bu çok önemlidir. Hem donanımınız, hem de yaklaşımınız danışanın beklentisini karşılayabilecek midir? sorusunun cevabını bulmak için önemli bir adımdır.

Somut bir örnekle açıklamaya çalışayım. Bir meslektaşımın danışanı her seans gelip, uzanıp, hiç bir şey yapmadan ve konuşmadan öylece yatıp sonra da gidiyordu. Benim ekolüm için uygun bir yaklaşım değil. Ancak belki de o danışanın ihtiyacı oydu. Belki o danışan bana gelseydi ona iyi gelmeyecekti.

Terapiden fayda alabilmek için esas olan danışan-terapist ilişkisidir. İstisnasız her danışana iyi gelebileceğini düşünmek bence çok üst perdeden bir iddia. Bu sebeple, benden çok farklı ekollerde çalışan meslektaşlarıma çok kereler danışan yönlendirmişimdir.

Bu vizyonu bana kazandıran hocalarıma ne kadar teşekkür etsem azdır. “Tek doğru benim doğrumdur, en iyi yol benim yolumdur” diyen köşeli hocalardan rehberlik alsaydım asla bu terbiyeye gelemeyecek, kendi küçük dünyamda kavrulup gidecektim. Gerçi kendime de haksızlık etmeyeyim, kendi rehberlerimi de kendim seçtim 🙂 Bu vesile ile “hangi ekol daha iyi” sorusuna da cevap vermiş olayım. Esas olan klinisyenlik becerisi ve terapistin vizyonudur.

Konumuza dönersek, seçtiğim rehberlerden biri, beni bana uygun olduğunu düşündüğü bir terapiste yönlendirdi. Benim beklentim de “çocukluğumdan getirdiğim inançlar yüzünden çocuğuma yaşatabileceklerimin önüne geçmek, yeterince iyi bir anne olmak” idi. Bu derin bir mesele olduğu için terapistim bana sürecin uzun olacağını haftada bir görüşürsek buraya varabileceğimizi bunu kabul ediyorsam başlayabileceğimizi söyledi. Kendisine çok çektirdiğim bir beş yıl geçirdik. Bugüne kadar adını hiç açıklamadım. Kitapta kendisine açık açık teşekkür bile etmedim. Çünkü paylaşmak istemedim. Ancak şu an bunu yapmaya hazır hissediyorum. İçimdeki çocuğu büyütebildiğimi ilk kez bu kadar hissediyorum. Sevgili Pınar Serbest, iyi ki varsın. İçimdesin.

Bu büyüyen çocuk sayesinde bu yaz bambaşka bir deneyim yaşadım. Karşındakini gerçekten, iliklerinde hissederek affetmenin nasıl bir şey olduğunu. Bu “affettiğim” kişi annem.

Annemin içindeki terk edilmiş çocuğu sevmeye hazır hissettiğim anda ilişkimiz değişti. Hayatım boyunca onun içindeki  terk edilmiş-öfkeli çocuk ve ben hep annemin ilgisi için rekabet ettik. Çocukluğum,ergenliğim,gençliğim ve bu  yaşıma gelene kadarki süreçte bazen az bazen çok ama hep benim içimdeki terk edilmiş-öfkeli çocukla annemin içindeki terk edilmiş-öfkeli çocuk didişti durdu.

Mesleki hayatlarında ve arkadaşları ile olan ilişkilerinde olgunluğuyla, sağ duyusu ile bilinen bu iki kadın ne oluyordu da bir araya geldiğinde önemsiz bir oyuncak için didişen iki anaokulu çocuğuna dönüşüyordu? Ne tetikleniyordu?

Ben O’nu affedemiyordum. Affedemiyordum çünkü O’nun yüzünden annemin benimle yeterince ilgilenmediğini düşünüyordum. Annem ilgisinin önemli bir kısmını ona vermek zorundaydı. Bu yüzden O’ndan bazen nefret ediyordum. Bazen yaptığı her şey batıyordu. Aslında benim hakkım olan bir şeyi yıllarca çaldığını düşünüyordum. Ve hakkımı geri alana kadar da vaz geçmemeye kararlıydım. Bu yüzden her fırsatta O’nu alt etmeye çalışıyordum.

Ama bu yaz bir şey oldu… Ne oldu? diye sormayın somut bir şey söyleyemem. Sorsanız “birden aydınlandım” diyeceğim. Ama biliyorum ki aslında ben yıllar önce bir tohum ektim. Sekiz yıl önce. O tohumu da hiç üşenmeden her gün suladım. Önce bir filiz verdi, sonra gövde. Ama lezzetli ve sulu meyve hemen gelmedi. Ben yine de sulamaya devam ettim. Ve bu yaz, ilk kez bambaşka bir bağ kurabildim annemle. Ne zaman “didişme” refleksim gelse yerine başka bir şeyi seçip uygulayabilecek kadar duygularımı regüle edebildim.

Yani, kendi içimdeki incinmiş çocuğa merhem olunca, öfkeli çocuk da kendiliğinden etrafı tekmeleyeceğine güvendiği yetişkinin sözünü dinleyebilmeye başladı. Yani içimdeki dengede-dingin hisseden yetişkin beynimin kumandasını ele geçirebildi.

Ben buna hazır olup ilişkiyi o şekilde başlattıktan sonra bir baktım, o da benimle aynı şekilde ilişkileniyor. “Didişme” yerini “saygıya ve tadı çıkarılan keyifli bir ilişkiye” bıraktı.

Bir örnek; seminerler yaklaştıkça tetikte ve işkolik olan modum iyice devreye girdi. Kızımı ihmal eder oldum. Annem bunu fark etmiş olacak ki “Seni çok özledi lütfen bırak artık bilgisayarı” dedi. Ben de “bunu ben yapmazsam yapacak başka biri yok” dedim. Tam hayatta kalma modundayım. Ama ses tonum ve duygum öfkeli çocuk modu değil, karşısındakini sayan bir erişkin moduydu. Ve gerçek duygunuz ne ise karşınızdakine her zaman o geçer.

O anda ihtiyacım olan rehberlik geldi, çok tatlı bir tonda “Tamam canım yine yap ama bir saat sonra yap önce sana bir doysun” dedi. “Çok haklısın” deyip kapattım. Bir anda beynimdeki tetikte ve hayatta kalma modu yerini sakin ve kendiliğinden akan moda bıraktı.

Şimdi gelelim “reklamlara” 🙂

Blog’un ana sayfasında seminer duyurularım var. Eğer bir tohum atmak, ya da attığım tohuma biraz daha su vermek istiyorum diyorsanız katılabilirsiniz. Seminerler ücretli ancak burs imkanı da var. Bu tarz seminerler,kitaplar, blog yazıları ve sosyal medya yazıları tohum ekip, sulamak sürecinde birer adım olabilir. Ancak asla kurtarıcı, bir anda hayat değiştiren mucize çözüm olamazlar. Mucize,hızlı çözüm vaadi var ise, ya da tek bir yöntemi “olağanüstü” diye dayatan birileri var ise, lütfen kendinizi koruyun.

Sevgiyle kalın…

Öyle Olmadığını “Biliyorum” ama “Hissedemiyorum”

  • Değersiz olmadığımı biliyorum, ancak hissedemiyorum…
  • Uçağın en güvenli ulaşım aracı olduğunu biliyorum ama yine de çok korkuyorum…
  • Herkesin birden beni sevemeyeceğini biliyorum ama yine de herkesi ikna etmeye çalışıyorum

Bilmek ama hissedememek… Yani muhakeme eden yan devreye girdiğinde, sağduyulu yan devreye girdiğinde gerçekçi olanın ne olduğunun adının konduğu ama iş değişime gelince tıkanıldığı noktalar.

Çocukluk yaşantıları yıllar içinde birikip beynimizdeki çeşitli duygu sistemlerini etkiler. Travma geçiren,ihmal edilen, terk edilen çocukların beyinlerindeki korku merkezi istikrarlı bir evde büyüyenlere kıyasla farklı işler. Çevremizle olan etkileşimimiz beynimizin yapısını olumlu ya da olumsuz olarak etkiler.

Sonra yıllar geçer. Yetişkin olduğunuzda artık çok farklı bir ortamınız olsa da beyin çocukluktan gelen beyindir. Artık yalnız olmasan da, korkulacak bir şey olmasa da, sevilip sayılsan ve özen gösterilsen de o beyin buna bir türlü inanamaz.

Beyin tutarlılık ilkesi üzerinden işler. Beyin, her şeyi zıttıyla anlamlandırır. Zıttı olmayan şey anlamsızdır. Yalom’un yaklaşımı bu sebeple çok çarpıcı gelir bana; “Yaşam, ölüm gerçeğini kabullendiğin zaman anlamlı hale gelir.” der. Çok derin, hazmedilmesi zaman alan bir yaklaşım.

Yine de aynı yere bağlanabilir “Ölüm gerçeğini biliyorum ama yine de zamanımın kısıtlı olduğunu bile bile çok küçük şeylere kafamı takıp günlerimi gecelerimi ziyan edebiliyorum”…

Değişim? Çözüm?

Araştırmalar der ki insan ilişkilerinin kuvvetlenmesi danışanın değişiminde çok kilit bir nokta oynar. “Inter-personal skills training” (insan ilişkileri beceri eğitimi) kognitif davranış terapisinde çok önemli bir araçtır. Danışanın sosyal çevresinin destekleyici ve besleyici olması terapiden alınan faydayı katlar. Bazı insanlar için yemek içmek kadar basit olan “sağlıklı çatışma”, bazı insanlar için dehşet veren fobidir. Çünkü büyürken bunu öğreten olmamıştır. Beyni ona “çatışma demek ilişkinin bozulması demek, yalnız kalmak demek” der. Sorsanız “öyle olmadığını biliyorum” diyecektir ama iş uygulamaya gelince her şeyi içinde biriktirir. Zamanla da strese bağlı kronik hastalıklar kendini gösterebilir.

Çözüm? Benim için cesaretlendirici bir terapist idi.

Doğrusunu isterseniz yazıyı “terapiye gidin” diye bitirmek istemiyorum. Çünkü benim de yanlış anlaşılma gibi bir “fobim” var. Gerçekte aslında en iyi çözümün bu olduğuna inanmam, ve kendi hayatımda da bunu uygulamama rağmen “reklam için yazı yazmışsın” deme ihtimali olanların ağzına laf vermemek için bunu yapmaya çekiniyorum. Umursamamam gerektiğini biliyorum, ama hissedemiyorum 🙂

Çünkü bazen beynimiz gerek doğuştan getirdiğimiz yapımız, gerekse çevre etkenleri dolayısıyla öyle bir hale ki ancak bu kadar değişebilir. Şema Terapinin kurucusu J. Young, “Şemalar (yani çocukluk yaşantıları dolayısıyla oluşan işlevsel olmayan inançlar,düşünceler,davranışlar vb) hiç bir zaman tamamen yüzde yüz ortadan kalkmaz” der. Ama zaten böyle bir yüzde yüzlüğe gerek de yoktur.

Her şeyi “tamamen” aşmaman  doyum aldığın, mükemmel olmasa da dibine kadar tadını çıkarabildiğin bir hayatın olamaz anlamına gelmez…. Bu demek değildir ki arada bir düşsen de kalkıp aynen devam edemezsin. Bu demek değildir ki bir gün her şeyle tek başına mükemmel şekilde baş edebilecek duruma gelmelisin. Bu demek değildir ki “düzelmelisin”.

Biz insanız. Tamir edilecek bir makine değil.

Yazmak benim için terapötik etkisi olan bir şey… Paylaşmak da öyle. Okuduğunuz için teşekkür ederim. Umarım zamanınıza değmiştir.

Sevgiler…