Devlerin Aşkı Küçük Olur

“Deliler gibi seviyorsanız bir adım geri gidin. Aklı başında bir şekilde sevmeye başlayınca tekrar ilerleyin.”

diye yazmıştım Terapi Defteri’ni ilk açtığım aylarda (2013 sonbaharıydı sanırım).

Hala en sevdiğim cümlelerimden biridir.

Bu cümlenin altında yatan dayanak “şema kimyası” dediğimiz kavram. Neden “deliler gibi” sevmek şema kimyasıdır diye açıklamadan önce “duygu” denen karmaşık konuyu biraz berraklaştırmak iyi olacak;

Her duygu sağlıklıdır.  Yeter ki gerçekleşmiş olayla uyumlu ve orantılı olsun. Yeter ki olayın şiddeti geçtikten sonra durumun gerçekliği içinde tetiklenmesi doğal olan olumlu ve olumsuz her duyguyu bir renk kartelası gibi deneyimleme yetisi de olsun. Siyah beyaz değil, rengarenk olabilsin gerekiyorsa.

Robert Plutchik’in duygu kartelasını kullanarak bu konuyu detaylandırayım, yazının ilerleyen kısımlarında işimize yarayacak;

Ekran Resmi 2018-03-15 07.58.27

Her renk aslında tek duyguya denk geliyor. Rengin tonu açıldıkça duygunun şiddeti azalıyor, koyulaştıkça da artıyor. Birbirinin karşısında olan duygular birbirinin zıttı, ve renkler kartelada birbirine ne kadar yakınsa o renge denk gelen duygular da o kadar birbirine benziyor.

Ayrıca; ana duygular ve ara duygular var. Ana duygular renklerle belirtilenler. Ara duygular ise ana duyguların birleşiminden oluşuyor.

Bu teoriden çıkarak duygu deneyimleri üzerine farklı sonuçlara varabiliriz. Bir tanesi öfke ile ilgili. Öfke kontrolü sorunu yaşayan birinin davranışlarını bir çok kaynak ile açıklayabiliriz. Bu modele göre açıklamalardan bir tanesi de aslında bu kişinin temel duygusunun korku olduğu, ve o korkuyu zıttı olan duyguyla yani öfkeyle dengeleyerek kendini korumaya çalıştığı.  Çünkü öfke kendimizi güçlü hissettirir.

Hayatta kendini güvende hissetmeyen, insanlara karşı derdini anlatamayacağına, onu kimsenin dinleyip ciddiye almayacağına, topluluk içinde kendine bir yer bulamayacağına inanmış ve bunun korkusu ile yaşayan bazı kişilerin en ufak bir eleştiri karşısında patlama yaşamalarının altında bu baş etme mekanizmasının yatma ihtimali var.

Ekran Resmi 2018-03-23 07.30.36

Sonra sevgi…(love). Bu teoriye göre sevgi (love) güven ve neşe duygularının birleşiminden oluşuyor. Güvenin daha az şiddetlisini onay diye çevirmişler (acceptance) oysa ben kabul olarak çevirirdim. Bu durumda kabul ve dinginliğin birleşiminden daha sakin bir sevgi beklerken, coşkunluk ve hayranlığın birleşiminden daha şiddetli bir  “aşk” bekleyebiliriz. Flörtün ilk zamanlarında çiftlerin birbirlerinde bu coşkunluk  duygusunu tetikleyecek çeşitli etkileme araçlarını yoğun kullanmalarına şaşmamalı :))

Sıra geldi şema kimyasına:

Stevens, Roediger ve Eckhard. “Breaking Negative Relationship Patterns isimli kitapta şema kimyasını arzulanan partner ile “tutku,anında çekim hissetmek,partnerin idealize edilmesi ve muhtemelen ulaşılamaz olması” şeklinde tanımlıyor.

Romantik aşk ve kendiliğinden doğal olarak geliştiğini düşündüğünüz bu duyguların esasında karanlık bir yüzü olabilir. Ve dönüp dolaşıp kendinizi benzer bazı döngülerin içinde bulmanızın altında yatan da bu olabilir; Şema Kimyası.

Örneğin, terk edilme şeması olan bazı kişiler karşılarındakini garantilemeye ve terk edilmemeye o kadar odaklanırlar ki karşılarındakini kendilerinden asla vaz geçemeyecek şekilde kesintisiz ilgi ile göklere çıkartarak bu coşkunluk duygusu ile doldurabilirler.

İlişki içinde kendileri olma ve sevgiyi doya doya yaşama yerine karşı taraf için vaz geçilmez olmaya odaklanırlar. Bunun için ne gerekiyorsa yaparlar, pervane olur, onun ihtiyaçlarını ondan önce düşünüp yerine getirir, onun hoşuna gidecek şekilde giyinir, onun ilgi alanlarına odaklanır… Diğer tarafta da duygusal yoksunluk ya da kusurluluk gibi şemalar varsa; yani ihtiyacı olan ilgiyi ve sevgiyi alamadığına dair derin bir inanç ve olduğu haliyle sevilebilir hissetmeme söz konusu ise;

Buyrun size şema kimyası ve ilk görüşte aşk.

Şema kimyası; Devlerin aşkı gibi hissettiğiniz durum. Tam uyumlu, hep aradığınız kişi, siz de onun hep aradığı kişisiniz, daha önce hiç hissedilmeyen çok yüksek duygular vb… Senaryoyu biliyoruz.

Şimdi objektif olarak düşünelim. Çocukluğu yeterince iyi geçmiş, ihtiyacı olan ilgiyi sevgiyi, en önemlisi koşulsuz sevgiyi, empati anlaşılma, güvenlik ve istikrar, olduğun halinle sevilme gibi duyguları deneyimleyebilmiş iki yetişkin düşünelim. İlişkide kendini güvende hissedebilen, karşısındakini tanımaya istekli olan, yeri gelince sınır çizebilen, kendi ihtiyaçlarıyla karşısındakinin ihtiyaçlarını dengeleyebilen. İlişkiye emek vermesi gerektiğini bilen; ancak bunu tek taraflı yapmayan. Kendini besleyebilen. Tek başınayken de kendini tastamam ve yeterli hisseden ancak ilişki içinde ve başkalarıyla dayanışma ve bağ içinde anlam bulabilen. Bu şekilde yeterince iyi çocukluk geçirmiş iki sağlıklı yetişkinin bir ilişkiye başlama,ilerleme ve sürdürme süreci nasıl olur? Yavaş yavaş demlenen bir çay gibi mi olur yoksa bir anda bütün aromasını veren sallama çay gibi mi? Yani ilişkinin daha başından gözü başka hiçbir şey görmeyecek, uykuları kaçacak kadar kendini kaptırır mı?

Cevap; hayır. Freud ile başlayıp en güncel terapilere kadar geçen süreçte neredeyse tüm teorisyenlerin hemfikir olduğu kısım; yetişkinlikteki ilişki hayatımızda çocukluk yaşantılarımızı sürdürme ve yeniden yaratma eğiliminde oluruz. Eğer duygusal ihtiyaçlarımızın yeterince karşılandığı bir çocukluğumuz olduysa ilişkilerimiz kendi hızında demlenen, ne çok ağırdan alınan ne de tadını kaçıracak kadar acele ettirilen hızda ve yoğunlukta ilerleyebilir. Duygumuz “kendiliğindenlik, doğallık, sevgi” olur. Şema kimyası varsa da kaygılı bir coşkunluk…Ancak çoğu zaman coşkunluk kaygıyı gölgelediği için farkında olmayız.

Tekrar etmekte fayda görüyorum; türlü flört oyunları, ilişkinin başlangıcında ilişkinin ilerleyen zamanlarına kıyasla daha “heyecanlı” hissetmek oldukça doğal. Zaten bir konuyu problem haline getiren derecesidir, varlığı değil. Başka bir deyişle, tüm bunlar bir başkasına romantik bir ilgi duyan herkesin bir dereceye kadar yapacağı şeyler. Burada anahtar kelime “bir dereceye” kadar. Örneğin, terk edilme korkusu ilişkilenme biçimini belirleyen önemli bir faktörse bu “garantileme” çabası gerçek bağ kurma ve kendin olma ihtiyacının yerini alacak kadar ileri gidebilir.

Öyle olduğunda da hakikilik ortadan kalkar. Hakiki olmayan herşey de er ya da geç yok olmaya mahkumdur. Bu sebeple bu kişiler ilişkilerinde gerçek sevgiyi değil kaygılarını yaşarlar. Olaylar (örneğin) şu şekilde gelişir;

Terk edilme,istenmeme,reddedilme ile baş edemeyeceğini, tüm bu deneyimlerin hayatında asla olmaması gerektiğini düşünen, bu zor duygularla da karşısındakini ona daha önce hiç yaşamadığı duygular-deneyimler yaşatarak garantilemek için herşeyi yapan birilerini düşünelim:

Garantilediklerine inandıkları anda kendilerini geri çekerler. Çünkü yaptıkları şey çok yorucudur. (İngilizcede “love bombing” olarak geçer). Karşılarındaki kişi ilk başta neye uğradığını şaşırıp adeta bağımlısı olduğu o ilgiyi tekrar geri kazanabilmek için bir süre kendini hırpaladıktan sonra vaz geçer. O vaz geçtiği anda da karşı tarafın terk edilme, kusurluluk ve istikrarsızlık şemaları tekrar tetiklenir ve aynı ilgi süreci başlar… Bu yorucu dans yıllarca sürebilir. Bu tek başına koca bir kitabı hak eden bir konu. Gerçi psikolojide her konu öyle ama ben şimdilik bir giriş yapmış oldum.

Seminerlerimde ve yazılarımda ne zaman bu konudan bahsetsem, yani desem ki büyük aşk sandığınız şey aslında şema kimyası; haklı olarak çok sert tepkilerle karşılaşırım.

Çünkü büyük aşk demek birçok insan için yıllardır iyileşmeyen o yaralarının iyileşme ihtimali demek. O arayıp da bulamadığın her ne ise bulabilme umudun var demek. Tamamlanma umudu demek. Bütün bunlar tek başına yapacağın serinkanlı, uzun ve zorlu iç yolculuk seçeneğinden çok daha cazip.

Oysa tek başınayken de tastamam hissetmeden bir başkasıyla birleşip çoğalamazsın.

Bu yazıyı okuyup umutsuzluğa kapılsıysanız, ya da yılların ezberi nasıl bozulacak diye endişelenmeye başladıysanız, hatta kendinizi “arızalı” hissettiyseniz aşağıdaki paragrafı dikkatlice okuyun,

Stevens, Roediger ve Eckhard. “Breaking Negative Relationship Patterns” kitabında şöyle bir bilgi vermiş; nüfusun %70’i bir kişilik bozukluğu tanısı alamayacak olsa da  “kişilik sorunları” diyebileceğimiz örüntülere sahip. Borderline teşhisi almayacak ancak duygusal olarak stabil olmayan,  narsistik kişilik bozukluğu tanısı alamayacak ancak odağı hep kendinde olan, şizoid diyemeyeceğimiz ancak duygusal olarak ulaşılamaz olan kişileri saydığımızda nüfusun %70’i ediyor… %70!!

Yani siz de bazı duygusal sorunlar ve  ilişki problemleri yaşıyorsanız “arızalı” değil, sıradansınız yalnızca….

Başka bir deyişle, insanların çoğu ilişkiye geçmişten getirdiği bir bagajla geliyor. Herkesin kendi dikeni ve kendi gülü var. Karşılıklı olarak bu dikenlerin herkes farkında ve birlikte üzerinde çalışmaya değer diye görülüyorsa işler yoluna giriyor.

Bu bilgi demek midir ki insanların %70’i ilişkilerde tatmin duygusunu yaşayamıyor? Buna dair bilimsel bir bilgi elimde yok ancak artan boşanma oranlarına bakacak olursak sanırım “büyük ihtimalle” diyebiliriz. Bunun elbette sosyolojik ve ekonomik nedenleri var, binlerce sayfanın yetmeyeceği derin açıklamaları var…

Ancak bu yazıda işin birey düzeyindeki ayağına kısaca değinebiliyorum.

Çözüm?

İlk adım kendi dikenlerini ve kendi gülünü fark etmek.İlişkiye katabileceğin güzellikleri ve karşındakini yorabileceğin alanları görebilmek. Mesela, duygusal iniş çıkışları güçlü olan biri bir yanıyla karşısındakini yorabilecekken diğer yanıyla yeri geldiğinde karşısındakini dört koluyla sarıp sarmalayabilir.Karşısındakinin içindeki incinmiş çocuğa gönülden, seve seve el uzatabilir.

Anlayacağınız, serinkanlı bir iç yolculuk ile ilişkiye getirdiğiniz dikenleri tamamen ortadan kaldırmak mümkün olmasa da, olabildiğince, en azından kimseyi çok kanatmayacak kadar budayıp tatmin olduğunuz ilişkiler sürdürmek mümkün.

Umarım faydalı olmuştur. Sevgiler.

NOT: Bu yazıyı faydalı bulduysanız 15 Nisan’daki yapacağım seminer de işinize yarayabilir, grup küçük olacağı için bu konuları detaylı konuşabileceğiz. Detaylar ve katılım için:

https://terapidefteri.org/2018/03/25/kendinin-yeterince-iyi-ebeveyni-olabilmek/

Bencilliğin İki Yüzü; Çözüm

Bir önceki yazıya kaldığımız yerden devam edelim.

Çözüm?

Başkalarının hayatında bu derece özel olmaya neden ihtiyaç duyulduğunu anlamak ilk adım. Birileri için özel olmak herkesin hoşuna gider. Ancak kendi ihtiyaçlarınızla ve bedeninizle irtibatınız kopacak kadar iş ileri gitmiş ise belki de bu yazı faydalı olabilir.

Bunu anlayabilmek için de duygusal ihtiyaçların neler olduğuna bakmak ilk adım.

“Olduğun halinle sevilebilir olmak.”

Temel birçok ihtiyaçtan yalnızca biri. Bu yazının amacına uygun olduğu için şimdilik yalnızca bu ihtiyaca odaklanalım.

Nasıl bir ebeveyn bir çocuğu olduğu haliyle sevemez de onu kendi istediği kalıba sokmak için çabalar? Çocuğa rehberlik etmek, onu ulaşabileceği potansiyelin en üstüne çıkması için cesaretlendirmek ve onu “yontmak” arasındaki fark nedir?

Yontmak ve rehberlik etmek arasındaki fark yalnızca ikincisinde ebeveynin kendi kafasının içinden ve kendi ile ilgili kaygılarından ve çocukluğundan getirdiği duygusal bagajlardan önemli ölçüde kurtulmuş olmasıdır. “Önemli ölçüde” diyorum çünkü duygusal bagajlardan tamamen kurtulmak mümkün olmayabilir. Ancak yeterince iyi ebeveynlik edebilmek için zaten dört dörtlük duygusal sağlık şart değildir. Ne demek istediğimi açayım.

Sevgiyi yalnızca koşullu alarak büyümüş birini hayal edin. Yalnızca aileyi gururlandırdığı zamanlarda ebeveynlerin gözünün parladığını gören mesela. Yalnızca aile için önemli olan alanlarda başarı gösterdiğinde…

Bunun türlü türlü şekillerine şahit oldum. Mühendis olmak isteyip zorla müzisyen yapılanı da, işletme okumak isteyip zorla tıp fakültesine sokulanı da, tıp okumak isteyip hiç okutulmayanını da… Sonuncusu en acıklı olanı.

Duyguların hiç konuşulmadığı ve önemsenmediği aileler var sonra… Soğuk ve görev odaklı bir ev ortamı hayal edin. Çocuk annenin ya da babanın kendiliğinden oyun oynayan eğlenen yüzünü hiç görmüyor. Herkesin birbirine karşı “görevleri”  var ve bu görevler yerine getirildiği sürece düzen işliyor. Sevgi ve empati gibi kavramlar deneyimlenmiyor.

Kolay kolay kimse “annem ve/veya babam” beni sevmiyordu demez, diyemez. Bunu kabul etmek dünyadaki varlığının gereksiz ve hiç olmaması gereken bir durum gibi olması anlamına gelir neredeyse, o derece şiddetlidir. Oysa sevebilmek bir beceridir. Sevgi, Robert Plutchik’in teorisine göre, güven ve neşe duygularının birleşimidir.

Bu dünyada kimseye güvenmeyen, kimsenin yanında kendini güvende hissetmeyen, neşe duygusu hayatında olmayan ya da çok ender olan biri, bu teoriye göre sevgi duygusunu da deneyimleyemez, hissedemez.

Dolayısıyla, ebeveyniniz hep depresyonda idiyse, kimseye güvenmiyor, kimseyle arkadaşlık edemiyorduysa…. ya da ebeveynler birbirine güvenmiyor ve sevmiyorduysa, çocuğa karşı çok farklı davransalar bile bu durumda ortam sevgisiz bir ortamdır.

Bazen de tam tersi olur. Ebeveynden sevgi alamayan çocuk kendini sevgi dolu başka bir ortamın içinde bulur. Burası bazen okul, bir öğretmen, bazen bir arkadaşının ya da aile büyüklerinden birinin evi olur. Bu şekilde bir koruyucu faktör varsa “sevebilen” biri haline gelirsiniz. Belki bu özelliğiniz örtülü olur, ortaya çıkarabilmeniz için cesaretlendirilmeniz gerekir.

Ancak hiçbir koruyucu faktör olmadıysa, hele bir de üstüne yalnızca ve yalnızca mükemmellik ve üstün performans karşılığında değer görerek ödüllendirilme söz konusuysa; sevgi karşındakinden istediğini alabilmek için kullandığın bir para birimi haline gelebilir. Başka bir deyişle, kendini olduğun halinle sevilebilir görmediğin gibi bir başkasını da kolay kolay olduğu haliyle sevemezsin.

Bu durumda ne yaparsın? Ya kimseyle ilişki kurmazsın… Ya da diğer iki yoldan birini seçersin: ihtiyacı gören, çekip çeviren olmak ya da alan tarafta olmak. Hayatı kolaylaştıran ve bakım veren olmak ya da bakımı alan tarafta olmak… Bu alıp verme dengesinin bir türlü denk hale gelememesi…

Eğer alan taraftaysanız zaten büyük ihtimalle bu yazıyı okumuyorsunuzdur. Okuyorsanız da büyük ihtimalle ilişkinizde verici olan taraf size bu yazıyı gönderip “bak sen busun” diye bir aydınlanma yaşayacağınızı umut ediyordur. Elbette bu durumun olmasını bu paragrafı yazarak önlemiş oldum :)))

Böyle bir durum söz konusu ise, yani yazıyı kendisi için okumakla kalmayıp birilerine “okutan” taraf olma eğiliminde iseniz size naçizane bir önerim olacak: yazının devamını okuyun.

“Codependency” diye bir kavram var. İlk başta madde bağımlılarıyla ilişkisi olan kişileri tanımlamak için kullanılan bir kavram olarak ortaya atılmış.  Bu kişilerle ilişkisini ne olursa olsun, ne kadar üzülüp psikolojik-fiziksel şiddet yaşarlarsa yaşasın bırakamayan kişileri tanımlamak için… Maddeye “bağımlı” (dependent) kişiler dolayısıyla, dolaylı yoldan o maddeye bağımlı olma halini tanımlayan bir durum “codependency”. Madde bağımlıları maddeye bağımlı,bu kişilerle ilişkisi olanlar ise başka birşeye; bakım üstlenmeye!

Daha sonraki kullanımlarında kavram sadece madde bağımlıları için kullanılmaktan öteye geçiyor ve ilişkilerini yalnıza birilerinin bakımını üstlenerek yürütebilen insanlar için de kullanılmaya başlanıyor.

Burada “bakım vermek” ve “bakımını üstlenmek” arasında bir ayrım yapmak istiyorum.  Bakım vermek her sağlıklı ilişkide karşılıklı olarak yeri geldiğinde, iki erişkinin dozajını tutturacak şekilde yapılır. bu “dozaj” detaylarıyla irdelenmesi gereken bir konu ancak başka bir yazının konusu olsun. “Bakım üstlenmek” başka bir boyut;

O kişinin gönüllü terapisti, ablası-abisi,ebeveyni, hayatının organizatörü olursunuz. Ve en önemli ayrım: bunları yapmadığınız zaman sevgi alamamak. Onun da bunun karşılığında çocukluğunda koşulsuzca sevilmiş kişilerin yetişkinlikte ihtiyacı olmayan o “şeyi” vaad etmesi;

Sizi çok çok çok özel, başkalarından farklı, vazgeçilmez ve biricik kılmak! Adeta şövalye ilan eder gibi… Ve o yaptıklarınızı yapmaya devam ettiğiniz müddetçe de bu “çok özel olma” mertebesini koruma garantinizin olması…

Yine altını çizmeden geçemeyeceğim, biricik olmak, biri için çok özel olmak herkesin hoşuna gider. Ancak çocukluğunda çabalamasına gerek kalmadan bu duyguları yaşamış kişiler yetişkinliklerinde de çok çaba ve hırpalanma gerektirmeyecek şekilde, karşılıklı emek ile birbirlerine bu duyguyu güzel dozlarda verebilecekleri ilişkileri tercih ederler.

Mesela daha ilk baştan kendilerini göklere çıkartanlara karşı temkinli olurlar. Karşılarındaki için bir emek verirler ve bunun karşılığında bir süre sonra diğer kişinin de kendiliğinden emek vermeyi isteyip istemediğini tartarlar. Bu çetele tutar gibi yapılmaz elbette. Kendiliğinden olur, doğal,akışında… Onlar için anadil gibidir.

Oysa çocuklukta koşulsuzca sevilmediyseniz, sevgi için hep çabalamanız gerektiyse, erişkinlikte de doğalınız bu olur. Ebeveyninizden alamadığınız o koşulsuz sevgiyi, biriciklik duygusunu deneyimleyebilme umudu ile size bunu vaad eden kişilere karşı tarifsiz bir romantik çekim hissedersiniz. Aksi türlüsü sizi “kesmez”.

Çözüm? demiştik ya yazının başında.

İşte şimdi sırası geldi;

Bu koşulsuz sevgiyi hiçbir zaman alamayacağınız gerçeği ile barışmak. Çünkü koşulsuz sevgi bir erişkinin değil, bir çocuğun ihtiyacıdır. Bir erişkinin koşulsuz sevilmeye ihtiyacı yoktur. Koşulsuz sevgi duygusal olarak büyümek ve olgunlaşmak  için ihtiyacımız olan ve yalnızca ebeveynimiz tarafından alabileceğimiz, bir duygudur. Erişkinlerin dünyasında herşey koşulludur. Lütfen bundan  “çıkarlar dünyası” gibi bir anlam çıkmasın. Bunun anlamı yetişkinlerin dünyasında kimsenin kimseyi sırtlanmayacak olması, ve doğal olanın da bu olmasıdır. Çocuklukta ebeveyn çocuğu sırtlanır, erişkinler ise birbirlerinin koluna girerler. Karşılıklılık ilkesiböyle birşeydir. Elbette daha sonra çok daha detaylı yazacağım konular arasında bu da var.

Gelelim çözümün devamına: Koşulsuz sevgi ihtiyacını çocuklukta gideremediyseniz bir daha telafisi yoktur. Ve gerçek değişim de, yani “bakım üstlenici” olmayı bırakmak da ancak bu acı gerçekle barıştıktan sonra mümkündür. Gerisi zamanla, serinkanlı bir kararlılıkla kendinizi keşfederek mümkün.

Bildiğiniz üzere ben bu konularda yazmayı, anlatmayı çok seviyorum. Çok sevdiğim ve iyileştirici olduğuna şüphe duymadığım birşey daha var; çocuklar ve eğitim üzerine yoğunlaşan sivil toplum kurumlarıyla çalışmak.

ÇimenEv iki senedir psikolog olarak destek verdiğim bir kurum. Çok iyi işler çıkartıyorlar. Hani yukarıda dedim ya “koruyucu faktörler” olabilir diye. İşte ÇimenEv risk altındaki çocuklar için hem akademik hem de duygusal yönden koruyucu faktör olma misyonunu üstlenmiş durumda. Hedef; her mahalleye bir ÇimenEv (cimenev.net). Kendi içindeki çocuğu iyileştirmenin bir yolu da başka çocuklara el uzatmak.

Bu sebeple 15 Nisan’da ÇimenEv yararına bir seminer düzenliyorum. Bu yazıda bahsettiğim konular iginizi çekiyorsa bu seminerden fayda göreceğinize şüphem yok. Detaylar aşağıda.

Kendi kendinin “yeterince iyi ebeveyni” olmak;

1.Duygusal ihtiyaçlarımız neler?

2.İhtiyaçlarımızın ne kadar farkındayız?

3.İhtiyaçlarımızı başkalarının ihtiyaçlarını da gözeterek denge içinde nasıl karşılayabiliriz;

Buna engel olan inançlarımızı nasıl keşfedebiliriz?

4.İhtiyaçlarımız karşılanmadığında tetiklenen zor duygularla baş etmek için kullandığımız işlevsel olmayan baş etme mekanizmaları nelerdir? Nasıl ayağımıza dolanırlar? Çözüm seçenekleri neler olabilir?

5.İnsan ilişkilerinde kendimizi nasıl daha iyi besleyebiliriz? Sağlıklı çatışma nedir?

Gibi soruları cevapladığımız, benim sunumum doğrultusunda ilerleyecek olan, yarı yapılandırılmış, yani soru-cevap şeklinde grup dinamiğiyle birlikte de şekillenecek olan bir seminer olacak.

Kayıt ve detaylar:

Tarih: 15.04.2018 Pazar

Saat: 13:00-18:00

Yer:Çimenev-Harbiye (cimenev.net)

Kontenjan: 12 kişi

Kayıt için iletişim: ozpinargulben@gmail.com

Ücret: 400 TL . Seminerden elde edilecek gelirin tümü ÇİMENEV’e aktarılacaktır.

Gelirin tümü ÇİMENEV’e ait olduğu için bu seminerde burs kontenjanı açamıyorum. Ancak seminerin tekrarı olacak ve o zaman kontenjanın yarısı burslu olacak her zamanki gibi 🙂 

Görüşmek dileğiyle,

Sevgiler.

Bencilliğin İki Yüzü

Öyle olmadığını biliyorum ama öyle hissetmiyorum…

Nasıl?

“Değerli..”

“Değersiz” hissetmek neden bu kadar can yakar? Hele ki sevdiğin biri tarafından? Değerli hissedebilmek için neye ihtiyaç var? Bir başkasının sana verdiği değer üzerinden kendi değerini belirlemeyi bırakmak için neye ihtiyaç var? Bunu yapmak doğuştan gelen  bir beceri midir yoksa sonradan mı öğrenilir?

Klişe cümleler vardır “sen kendine değer verirsen başkaları da sana değer verir…”

“Sen kendine nasıl davranırsan başkaları da sana öyle davranır” gibi… Doğru mudur bu sözler?

Kısmen… Tüm hayatın kendinden ibaret ise, mesainin hepsini kendine hizmet edecek amaçlara ve kendine bakım vermeye harcıyorsan ve başkalarına yalnızca kırıntılar kalıyorsa o zaman başkaları da sana ancak kırıntıları verecektir.

Bir de bunun diğer ucu var… Başkaları söz konusu olduğunda kendini hiçe sayıyorsan… Kendine hiç bakmıyorsan. Kendinle irtibatın kopuksa ve bedensel ihtiyaçlarının peşine hiç düşmüyorsan… Kendine bakım verdiğin, kendin için mesai harcadığın zaman suçluluk duyuyorsan… Mesela yapmayı sevdiğin şeyleri bile ancak başkalarına hizmet eden şeyler arasından seçiyorsan (yemek yapmak)… O zaman da etrafın sana saygı duymayacak. Çünkü bu da aslında her ne kadar başkaları odaklı gibi görünse de aslında dünyadan kopuk bir mod. İnsanlarla arandaki bağa zarar verecek bir mod. Üstelik başta fedakarlık olarak yaptığın şeyler er ya da geç herkesin senin doğal görevin olarak gördüğü hizmetler haline gelecek. İlişkilerin sevgi ve bağ kurmak üzerine değil hizmet etmek üzerine kurulu olacak!

Çözüm? Siyah beyaz düşünme eğilimi varsa onun üzerine gitmek… İlk gruptaki kişiler için bu daha zor. Genellikle içgörüleri ve farkındalıkları yoktur. Hatta kendilerinin çok iyi bir arkadaş olduğunu bile iddia edebilirler. Hatta bu kişiler arasında kendini çeşitli sivil toplum örgütlerine adamış olanları bile bulabilirsiniz… Hedefleri, amaçları ve bütün dünyaları o STK’dır, onun dışında gözleri başka bir şeyi görmez mesela. Ve bu şekilde kendilerini başka herkesten daha iyi olarak konumlarlar. Ancak yakın çevrelerinde, onlara gerçekten ihtiyaçları olan kişilere yalnızca kırıntılar kalır. İşte bencillik böyle bir şeydir.

Diğer kişi de bencildir diyebilir miyiz? Tam anlamıyla değil… Ama bir yanıyla evet. Mesainin çoğunu başkalarına hizmet etmek için harcıyor olman bencil olmadığın anlamına gelmez. Neden mi? Çünkü orada da aslında tek derdin yine kendinsindir. Ne kadar sevildiğin, istendiğin, başkaları tarafından nasıl değerlendirildiğin… Kendi kafanın içindesindir yani. Kendi kafanın içinden çıkıp ortamın gerçekliğine ve ortamın gerçek ihtiyaçlarına odaklanamıyorsundur. Sevilmek ve vazgeçilmez olmak için kendini hırpalarken belki de çevrendeki insanların senin fedakarlığına değil o an tüm benliğinle onlarla orada olmana ve bağ kurmana ihtiyaçları olduğunu gözden kaçırıyorsundur.

Bu açıdan baktığımızda sürekli veren de ancak kırıntıları veren de çevresindekilerin gerçek ihtiyaçlarına odaklanamamaktadır. Kırıntıları veren kişi kendine çok iyi bakarken ikinci kişi kendini hırpaladığı için sanki bencil değilmiş gibi gözükse ve kendini de öyle zannetse bile aslında o da ne yapıyorsa kendi kafasının içindeki kaygılardan kurtulmak için yapıyordur. Bu çabası boşunadır elbette ama farkında değildir ne yazık ki…

Çözüm?

Cevap hem çok basit hem çok zor. Serinkanlı bir kararlılıkla dengeyi bulmak için emek vermek.

 

 

O’nu Suçlamadan Kendini Korumak

Dün beğendiğim bir makaleye denk geldim. Konusu narsisizm. Her ne kadar narsisizmden müsdarip kişileri suçlayıcı bir üslup içerse de bazı ilginç araştırmaları dahil ettiği için faydalı olabileceğini düşündüm.

Dr. Salih Ağar da ricamı kırmayıp, onca meşguliyetinin arasında makaleyi çevirmekle kalmamış, bir de yazının sonuna çok değerli görüşünü eklemiş. Aşağıda çeviriyi bulabilirsiniz. Sonunda da Salih Bey’in ve benim yorumlarımızı okuyabilirsiniz. Umarım faydalı olur.

Makalenin orjinali:

https://www.psychologytoday.com/us/blog/the-mindful-self-express/201509/6-ways-tell-if-you-re-dating-narcissist

BİR NARSİSTLE BİRLİKTE OLUP OLMADIĞINIZI ANLAMANIN ALTI YOLU

Dikkat edilmesi gereken kırmızı bayraklar – sadece iyi bir görünüm ve karizma değildir.

Narsistler her yanımızda. Narsistliğin selim ile aşırı toksik arasında çeşitli şiddet ve yoğunlukta değişen değişik formları vardır.

TV reality şovlarında, siyasi kampanyalarda ve dünya müzik ve film sektörlerine hakimdirler. Onları uzaktan izlerken eğlenceli , şık ve komik halleri çekici olabilirken, onlardan biriyle çıkmak ya da evlenmek istemezsiniz. Şayet onlardan biriyle zaten içli dışlıysanız şaşkınlık, karmaşa, kendinizden şüphe ve azalmış benlik saygısıyla sarılmış olabilirsiniz.

Ne yazık ki flört veya ilişki hayatınızda bir narsiste denk gelme riskiniz oldukça fazladır. Onların fiziksel çekicilikleri, zekası, istediklerine  laser belirleyici gibi odaklanmaları ile sizi kendilerine çekip romantik bir aşka boğabilir, aklınızı başınızdan  alıp sonrada biryürek atışı kadar hızlı geri tükürebilir.

Eğer güzel ve kendinize güvensiz biriyseniz ya da ilişkilerinizde vericiyseniz, onlar için öncelikli hedefsiniz demektir.

Peki onlara yem olmaktan nasıl kaçınırsınız? Çözüm onları erken tanımlamak ve hızla uzaklaşmaktır.

Narsisizm Tanımlanması

Narsizm kelimesi, Yunan efsanesinde  güzelliği ve başkalarını küçümsemesiyle meşhur Narcissus adlı bir avcıdan gelmiştir. Narcissus (nergis) sudaki yansımasına aşık olmuştu. Onun yansıma olduğunu bilmeden ona sahip olmak istedi ve boğuldu. Bugün biz narsist kelimesini gösterişli, dışı güzel,bencil  kibirli birini tanımlamak için kullanırız.

Narsizmin sosyal avantajlı hafif olanından, ağır patolojik tiplere kadar türleri vardır.

Narsist kişilik envanteri (NPI),pekçok narsizm araştırmasında kullanıldı. Zihinsel bozukluk teşhis ve istatistik skalaları (DSM 5)  narsistik kişilik bozukluğunun uzun süreli zihinsel sağlık durumunu, Sağlıklı ve sağlıksız narsizmi ölçer.

Narsizmin sağlıklı tarafında eğer şirket merdivenlerini tırmanmak veya super girişimci olmak istiyorsanız otoriterlik, inatçılık ve özyeterlilik gibi sahip olmanın işe yarayacağı özellikler vardır.

Sağlıksız tarafta haklılık, gösterişçilik, sömürücülük gibi uzun süreli ilişkilere zarar verici özellikler vardır.

Haklılık başkalarına tanınmayan özel ayrıcalıkları hak ettiğine inanmaktır. Gösteriş çilik uygunsuz yerlerde gösteriş yapmayı içerir. Sömürücülük ise kendi ihtiyaç ve amaçların için başkalarını kullanmaktır. Işte bu özellikler, narsistlerle ilişkisi olan kişilerin neden kendilerini görülmüş ve saygı duyulmuş hissetmediklerini açıklamaktadır.

Aşağıda partnerinizin narsist olabileceğini gösteren altı kırmızı bayrak var :

1. Çekicidir

Narsistler daha derin değerlerden çok kilo, fiziksel güzellik, statü gibi yaşamın yüzeysel yönleriyle ilgilidirler. Çok alışveriş yaparak kendilerini şımartmaya eğilimlidirler. Manikür, pedikür yaptırmaya, spor salonunda kas geliştirmeye çok zaman ayırırlar. İyi görünürler ama başkalarıyla iyi geçinmeye çok da gerek duymazlar. Ve birinin görünüşünden narsist olduğunu düşünüyorsanız, muhtemelen öyledir!

Bir çalışmada, araştırmacılar katılımcılara sorular sorup,  narsisizm ölçen bir ölçek doldurup daha sonra onları fotoğrafladılar. Onları tanımayan gözlemciler yalnızca fotoğraflarla yüksek oranda tutarlı skorla narsistleri belirlediler.

Narsistlerin fiziksel görünümleri için makyaj yapmaya, göğüs ve kol kasları yapmaya daha çok zaman harcama olasılığı yüksektir. Belkide bu nedenle fiziksel olarak çekicidirler. Bu yüzden size içki ısmarlayan uzun, esmer yakışıklı adam kuzu postunda bir narsist olabilir.

2. Heyecan Arayışındadır

Pek çok narsist risk alıcıdır. Kuralları sevmezler ve rutinden sıkılırlar. Işlerinde, sporda, sekste, eşyalarında hep heyecan ve meydan okuma ararlar. Pekç oğu seyahat etmeyi, özel deneyimleri, farklı yaşamayı sever.

Güzel şeylere sahip olmayı severler, (muhtemelen siz de dahil) Bunlar şarap veya sanat koleksiyoncuları, sporcular, ünlü avukatlar, tahvil tüccarları, modeller veya cerrahlar olabilir. Pek çok narsist hem gösterişi sevdiğinden hem de imparatorluk inşa etmeyi anlamlı bulduğu için çok iyi girişimci olabilir. Araştırmalar, narsistlerin cinsel yaşamlarında daha fazla çeşitlilik aradıklarını, uyuşturucu ve alkole çekildiklerini göstermektedir. Onlar ayrıca dram ve şiddeti abartırlar ve göz ardı edilmekten nefret ederler.

Her şey onlar hakkındadır

Narsistler kendileri, hedefleri, hazları ile çok meşgul olduklarından size nadiren veya hiç odaklanmazlar. İlk buluşmanızda ya da sizi kazılacak bir madalya gibi gördükleri dönemde; iltifatlar, hediyeler, pahalı yemekler (cimrilerse ucuz yemek de olabilir), ilgileriyle sizi büyüleyebilirler. Ama ne zaman size sahip olduklarını bilirlerse onlar için parlak,  yeni bir obje olmaktan çıkarsınız ve hızla sıkılırlar. Sürekli kendilerinin layık oldukları ilginç, çekici bir partner arayışında zamparalık yapabilirler. Şeçenekleri azaltmak istemediklerinden bağlılıkla ilgili sorunları olabilir. Veya sizinle birlikte aynı eve çıkabilirler ama sonra sizden tüm kirli sevilmeyen  rutin ev işlerini yapmanızı bekleyip üstüne bir de, bunları da yeterince iyi yapmadığınız için şikayet ederler. Yıllarca onları memnun etmeye veya yüksek beklentilerini karşılamaya çabaladıktan sonra pek çok kişi onlardan vazgeçip ayrılır.

Ne hissettiğinizi bilmeyebilirler ve umursamazlar

Başkalarının duygu ve deneyimleriyle empati kurmanın iki yolu vardır.

Cognitive emphaty Bilişsel empati başkalarının ne hissettiğini entellektüel düzeyde anlamak (Seni aldattığım için kızgınsın tabii)

Emotional empathy Duygusal empati, kendini diğer kişinin yerine koyduğunuz, Onların nasıl hissettiklerini derinden anlayarak, onlara şefkat ve merhamet duymaktır.

Bazı araştırmalar narsistlerden kendilerini sizi yerinize koymalarını ve olaylara sizin bakışaçınızdan bakmalarını istediğinizde nasıl hissettiğinizi anlayabildiklerini göstermektedir ancak bu onların her zamanki hali değildir.

Diğer yandan duygusal empati açısından çok zayıftırlar. Haklı sebeplerle incinmiş ve kızgınsın olduğunuzda ve  bunu onlara anlatmaya çalışıtığınızda, sadece devam ederler, duymazdan gelirler veya  kızıp savunmaya geçerler. Ve eğer bir narsistin öfkesine hedef olursanız bu hiç de hoş bir tablo olmaz. Onlarla ilgili olmayan bir probleminiz olduğunda muhtemelen niçin bu durumda olduğunuzu anlamayacak veya ‘’üzülme atlatırsın’’  diyeceklerdir. 

Aslında narsistin sizinle daha az empati kurabilen bir beyni olabilir. Birkaç beyin araştırması çalışması Narsistlerin sol anterior insularda empati ve merhamet duygusuyla ilişkili bir kısımda  daha az gri maddeye sahip olduğunu göstermiştir.

Asla Sorumluluk Almazlar

Narsistler incitici, umursamaz, gelişigüzel davranışlarının sorumluluğundan kaçınma konusunda uzmandır.

Bazı psikolojik kuramlar narsistlerin altta yatan utanç ve kırılganlık duygularını savunmak için her yönüyle üstün sahte benlik var ettiğini ileri sürer.

Araştırmalar narsistlerin dışarıdan görülebilir ve bilinçli bir şekilde kendileriyle ilgili yüksek özsaygıya sahip olduklarını rapor ettiklerini, ancak özgüvenleri onların bilgisi dışında test edildiğinde aslında düşük özsaygıya sahip olduklarını göstermektedir.

Pekç ok narsist sevgi, övgü ve ilginin sadece mükemmel performans için verildiği: ebeveynlerin duygusal ihtiyaçlarının çocuklarca karşılandığı: ya da ailenin (iyi aile) olarak gösterilmeye çalışıldığı  evlerde yetiştirilmiştir. Bu yüzden eleştiri ve kusurlu olmakla suçlanmayı kişisel saldırı olarak algılarlar.

Sadece Laftadır

Bazı narsistler kötü davranışları için özür diler ya da daha iyisini yapmaya çabaladıklarını, size önem verdiğini söyler ama bunu tutarlı şekilde sürdürmezler. Bu onların dürtülerini kontrol etmekte zorlanıyor olmalarından kaynaklanıyor olabilir – bazı beyin araştırmaları, beyinde korteks ve beyindeki limbik (duygusal) bölgelerdeki olumsuz duyguları düzenleyen ve dürtüleri kontrol etmekte zorlanan eksiklikler göstermektedir. Bu nedenle, narsist iyi niyetli olsa da, tutarlı olmaya çalışırken daha cazip olan tarafından kolayca dikkati dağılır.

Bu yazıyı okuduktan sonra partnerinizin narsist olup olmadığı konusunda daha iyi bilginiz olacaktır. Eğer öylelerse baştan çıkarıcı, heyecanlı, yoğun veya oyuncu, kibirli olmaları muhtemeldir. Bir narsistin kışkırttığı adrenaline kapılmak ya da değişme vaadlerine kanmak çok kolaydır. Fakat narsisizmin çok dirençli bir kalıtımsal, biyolojik davranışsal durum olduğunu bilmelisiniz. Bu onların uzun vadeli ilişkilerde doğru ve güvenilir bir partner olmalarını güçleştirir.

Bu yazıyı onca yoğunluğu arasında çeviren Dr. Salih Ağar’ın konuya dair değerli yorumunu aşağıda okuyabilirsiniz;

Konuda  geçtiği üzere beyinde gri madde azlığından kaynaklandığını değil; pekçok düşünce ve eylem sırasında beynin belli bölgelerinin active olması gibi, narsistlerinde duygu düşünce durumunun kronik hali nedeniyle beyindeki organik durumun şekillendiğini düşünüyorum.

Çocukluk döneminde maruz kaldığı yada algıladığı değersizlik, çaresizlik, eziklik vs nedeniyle çok kalın korunma kalkanıyla ruhunu sarıp yasak odaya almış, minik çaresiz çocuktur narsist. Kendi oluştuğu insan kumaşını beğenmediği için diğer insanlarıda beğenmeyen, bunu değerli kılacağını düşündüğü her takıyı, her değeri kazanmaya çalışan, duygularını, duyularını bastırmış, gerçekte aradığı duru, samimi sevgiye dikenlerinin yaklaştırmadığı, umutsuz bir arayış içindeki yolcudur. Bulamadığı mutluluğu hasetle izleyen, itilip kakılmamak için dağ gibi görünen çakıl taşları…

Benim yorumum;

Salih Bey’in tüm söylediklerine katılıyorum. Üstüne de bir ek yapmak istiyorum. Yazıyla ilgili en büyük eleştirim “kendinizi bu kişilerden nasıl korursunuz?” sorusuna verdiği cevap ile ilgili.

Demiş ki “onları iyi tanıyın ve size yaklaşmalarına baştan izin vermeyin”.

Bu strateji çökmeye mahkum. Neden mi? Çünkü bir narsiste, yani insanları kullanmaya eğilimi olan birine daha en başından kendinizin neden çekim hissettiğini anlamaz iseniz, bir sıçrar, iki sıçrar, üç sıçrar dördüncüde yine bu profildeki birine çekim hissedersiniz.

Yazıda da dediği gibi; eğer ilişkilerde ancak karşı tarafa bir şey vererek, onun hayatını kolaylaştırarak sevgi alabileceğinize dair bir inancınız varsa….Yani yalnızca kendiniz olarak sevgi alabileceğinize inancınız yoksa o zaman her daim risk altında olacaksınız.

Hatta, başkalarını kullanma eğilimi olmayan birini bile onun hayatını kolaylaştırarak, onun ihtiyaçlarını ondan önce görüp gidererek kendinize bağımlı hale getirebilir, bir süre sonra da aslında sevgi alabilmek ve hatta belki de vaz geçilmez olmak adına yaptığınız tüm bu çalışmaların göreviniz haline gelmiş olmasıyla bunalabilirsiniz.

Bu tarzdaki yazıları eleştirmemin en büyük sebebi suçu narsist diye tanımladıkları kişiye atmaları. Oysa ilişki denilen şey her zaman çift taraflı bir yoldur ve ortada bir “suç” varsa bile fatura iki erişkine birden kesilmelidir. İlişki hayatınızdan memnun değilseniz ve bir narsistten vaz geçemiyorsanız;

İbreyi neden bu kişi ile olmaya daha baştan ihtiyaç hissettiğinizi anlamaya çevirin. İhtiyaç duyulmaya neden bu derece ihtiyaç duyuyor olabilirsiniz? Bu kişiler sizde başka insanlarda bulamadıkları neyi buluyor olabilirler? Başka insanlar başlarına gelecekleri anladıkları anda kolayca vaz geçemiyorken sizin içinizde bir yerde ille de bu kişiyi kazanma isteğimi var? Vaz geçseniz kendinizi yenik mi hissedeceksiniz? Vaz geçilmez olmak neden sizin için bu derece önemli?

Sonra da serinkanlı bir kararlılıkla yukarıdaki konuları erişkin hayatınızdaki esas ihtiyaçlarınızı giderebileceğiniz bir yaşam tarzına dönüştürmek üzere güvendiğiniz bir uzmanla çalışabilirsiniz.

Faydalı olmuştur umarım. Sevgiler.

Kendinin Yeterince İyi Ebeveyni Olabilmek

SEMİNER DUYURUSU

Kendi kendinin “yeterince iyi ebeveyni” olmak;

1.Duygusal ihtiyaçlarımız neler?

2.İhtiyaçlarımızın ne kadar farkındayız?

3.İhtiyaçlarımızı başkalarının ihtiyaçlarını da gözeterek denge içinde nasıl karşılayabiliriz;

buna engel olan inançlarımızı nasıl keşfedebiliriz?

4.İhtiyaçlarımız karşılanmadığında tetiklenen zor duygularla baş etmek için kullandığımız işlevsel olmayan baş etme mekanizmaları nelerdir? Nasıl ayağımıza dolanırlar? Çözüm seçenekleri neler olabilir?

4.İnsan ilişkilerinde kendimizi nasıl daha iyi besleyebiliriz? Sağlıklı çatışma nedir?

Gibi soruları cevapladığımız, benim sunumum doğrultusunda ilerleyecek olan, yarı yapılandırılmış, yani soru-cevap şeklinde grup dinamiğiyle birlikte de şekillenecek olan bir seminer düzenliyorum.

Detaylar:

Tarih: 15.04.2018 Pazar

Saat: 13:00-18:00

Yer:Çimenev-Harbiye cimenev.net

Kontenjan: 12 kişi

Kayıt için iletişim: terapidefteri@gmail.com

Ücret: 400 TL .

Gelirin tümü ÇİMENEV’e ait olduğu için bu seminerde burs kontenjanı açmıyorum. Ancak seminerin tekrarı olacak ve o zaman kontenjanın yarısı burslu olacak her zamanki gibi 🙂 Sevgiler.

Orantısız Minnet

Saygının çeşitli sözlük anlamlarına baktım, tanımların hemen hepsi dönüp dolaşıp “değer” vermeye bağlanıyor. Bir insana neden değer verebiliriz? Değeri hak etmek için ille de bizim için bir şey yapması gerekir mi?

Bir insana sırf insan olduğu için saygı duymalı mıyız? Bir çocuğu, savunmasız bir hayvanı incitmiş olsa bile? Ona çok kızsak, cezasını çekmesini istesek bile sırf insan olduğu için ona saygı duymalı mıyız? Bu psikolojik olmaktan çok sosyolojik bağlamda tartışılması gereken bir konu gibi geliyor bana. Benim cevabım, evet. Suç söz konusu olduğunda sorun kişinin değil toplumun sorunudur diye düşünüyorum. Suç söz konusu olduğunda olayı patoloji düzeyine indirgersek suçun gerçekte sistemle ilgili bir sonuç olduğunu gözden kaçırabiliriz. Bunu gözden kaçırmak da tehlikelidir sorunu çözebilecek gerçek uygulamayı hayata geçiremeyiz.

Konuyu daha fazla dağıtmadan “normal” popülasyon (her ne demekse) sınırlarında işlemeye devam edelim:

Yetişkinler dünyasında insan ilişkileri karşılıklılık ilkesine dayalıdır. Açayım; birbirinin sınırlarını ihlal etmemeye ve ilişkiye karşılıklı olarak emek vermeye dayalıdır. İletişim, karşındakinin iç dünyasını merak edip ilgilenme, hakiki olarak sevgi ve sıcaklı hissetme ile orantılıdır. Yoksa  “kim kim için ne yaptı” gibi çetele tutulan maddiyata dayalı somut bir karşılıklılıktan bahsetmiyorum.

Özsaygı ne zaman zedelenir?Kendi kendine yabancı olduysan. Kendine değer vermek için ille de bir şey yapmak zorundaymışsın gibi hissediyorsan.Çocuk doğduğunda benlik algısı yoktur, ona bakım verenlerin kendisine tuttuğu ayna ile şekillenir.Bu yüzden ceza dediğimiz şeyin hasarı büyüktür; çocuğun benlik algısını zedeler, yanlış bir şey yaptığında sevilemez bir insan olursun,” sevilebilir olman için hep doğruyu yapman gerekir” gibi sonuçlar çıkarır çocuk.
Sonra da yetişkin olduğunda nereden kaynaklandığını bir türlü anlayamadığı bir kaygı denizinde yüzüp durur. Sorduğunuzda “elbette her şeyden ben sorumlu değilim, elbette elimde olmayan şeyler var” diyecektir. Ancak nasıl yaşadığına baktığınızda kontrolü elinden bırakamadığını, bir sorunla karşılaştığında yardım istemekte zorlandığını fark edersiniz.
Yardım isteyememek de maskeli ve maskesiz olarak kendini gösterebilir. Maskesiz olan çeşidi açıktır; yardım isteyemezsiniz. Kimseye soramazsınız. Ama esas tehlikeli olan maskeli olandır. Yardım istersiniz, sorabilirsiniz ancak içten içe yalnız hisseder ve bu yardımların aslında bir işe yaramadığına inanırsınız.
Birileri sizin için bir şey yaptığında orantısız bir minnet duygusu altında ezilirsiniz. Çünkü içinizdeki ses size aslında hakkınız olmayan bir şeyi aldığınızı söyler. Oysa objekttif olarak baktığımızda karşınızdakinin sizin için yaptığı gerçekte sizin de onun için yapabileceğiniz bir şeydir.
Kendinizi kolayca yük gibi hissedersiniz. Gerekli gereksiz özür diler, defalarca teşekkür edersiniz.
Tüm bunların bir sonucu olarak da zamanla insalarda uzaklaşırsınız.
Zor durumda kaldığınız her an aslında her koyunun kendi bacağından asıldığı, kurdun ensesinin kendi işini kendi hallettiği için kalın olduğu, ateşin düştüğü yeri yaktığı şeklinde sözlerle doludur.
Oysa objektif ve adil olarak baktığımızda ateş düştüğü yeri yakmaktadır ancak yakınında olanları da etkilemektedir. Gerçekte baktığımızda aslında insanlar yanınızdadır, sizin acınızı sizin için yaşayamazlar, tıpkı sizin onların acısını onlar için yaşayamadığınız gibi. Ama bu demek değildir ki herkes tek başına.
Gün sonunda yalnız olduğumuz, yalnız doğup yalnız öldüğümüz, Yalom’un da dediği gibi varoluşsal bir gerçektir. Gündelik hayattaki güvensizliğimiz ise insan ilişkilerimize dair somut olarak üzerinde çalışarak yaşamımızın kalitesini arttırabileceğimiz bir meseledir. Yalom’un ayrıca eklediği üzere, terapide konu dönüp dolaşıp bir şekilde insan ilişkilerine gelir ve insan ilişkilerinde doyum bir çok sorunu kökten çözer. Başlangıç da kendimizle ilişkimiz.

“O” ve “Bu”

O’nun yanında canlı hissedersin.

Bu’nun yanında gergin bir heyecan.

 

O’nunlayken varabileceğin en iyi noktaya doğru kendin adım adım yürüdüğünü hissedersin.

Bu’nunlayken gittiğin bir arpa boy yolu  Bu’na borçlu olduğunu…

 

O’nunlayken afiyetle yemek yersin.

Bu’nunlayken karnını doyurursun.

 

O’nun ilgisi ve dikkati kolayca sendedir.

Bu’nun ilgisi ve dikkati için çaba harcaman gerekir.

 

O’nunlayken nefes alırsın.

Bu’nunlayken soluk alıp verirsin.

 

O’nunla olmak yeni taşındığın evinin artık senin yuvana dönüştüğünü hissettiğin o ilk an gibidir.

Bu’nunlayken bir türlü köklenemezsin.

 

O’nunla olmak orman yürüyüşüdür.

Bu’nunla olmak mayın tarlasında gezmek gibi…

 

O’nunlayken kendine iyi bakar, dinginleşirsin.

Bu’nunlayken çılgınlık yapmak, çok yüksek duygular içinde olmak istersin.

 

O’nunlayken dayanışmanın ve işbirliğinin tadına varırsın.

Bu’nunlayken ise sıradışı olmak, sivrilmek, ayrıcalığını ortaya koymak…

 

O’nunlayken çorbada tuzun bulunsun istersin.

Bu’nunlayken ise çorbayı kendine istersin.

 

O’nunlayken başkalarıyla da daha iyi olursun.

Bu ise seni yalnızca kendine ister.

 

O sana inanır.

Bu’nu samimiyetine ikna etmek zorunda hissedersin.

 

O’na er ya da geç ulaşabileceğini hissedersin.

Bu, bağları bir kopardı mı “geri dönüşü olmaz” gibi hissedersin.

 

O, derdine derman arar.

Bu, her şeyi tek başına sırtlanmak zorunda hisseder.

 

Her ikisi de hayat maratonunu tek başına koştuğunun farkındadır ama;

O, başkalarının terini silmesini, su vermesini, alkış tutmasını cesaretlendirirken

Bu, terlediğini ve susadığını bile kabul etmez, zayıflık olarak görür.

 

O, kendini de başkalarını da insanca zaafları,düşüncesizlikleri,beceriksizlikleri ile birlikte kabul eder.

Bu, kendini ve başkalarını kabul edebilmek için ön koşul olarak hatasızlığı öne sürer.

 

O, sahip olduklarının dibine kadar tadını çıkarabilmek için yaşar.

Bu ise daha fazlasına ulaşabilmek için…

 

O’nun için vedalaşmak daha sonra devam etmek üzere kapatılan bir kitap gibidir.

Bu’nun vedalarından sonra ise tüm köprüler yıkılmış olur.

 

O, doymanın tadını çıkarır.

Bu ise doyduğu için üzgündür çünkü daha fazla yiyemeyecektir.

 

O’nun için olasılıklar ve yüzdeler vardır.

Bu’nun içinse değişmez kainat kanunları.

 

O’nun için yeni insanlar keşfedilecek yeni denizler gibidir.

“Bu” ise keşfedilecek yeni denizlerin olası risklerine takılır kalır.

 

O’nun için hedeflerine ulaşmak doyurucudur. Yenilgi hayatın olağan bir parçasıdır.

Bu ise zafer kazanmadan rahat etmez. Her yenilgi bir hezimettir.

 

O, utanır ama başkasına zarar vermediği müddetçe kendini rezil hissetmez.

Bu’nun içinse dört dörtlük olmayan her durumda rezil olmak kaçınılmazdır.

 

O, kendi ihtiyaçlarıyla başkalarının ihtiyaçlarını dengeler.

Bu’nun içinse ya sadece kendisi vardır ya da sadece başkaları. Ya yüzde yüz alır, ya da yüzde yüz veren taraftır.

 

“O” ve “Bu” kimdir?

“O” , aslında, büyürken bize yeterince iyi bakım verebilen, güvenle bağlanabildiğimiz kişidir. “Bu” ise kendi kafasının içinden çıkamadığı için başka bir canlıya bakım veremeyecek kadar kendiyle ve sorunlarıyla meşgul bir bakıcıdır.

“O” bakım verendir. “Bu” ise bakıcı…

Bu çok karmaşık ve derin konuyu özetleyerek açmak gerekirse;

Doğduğumuz ortamda hangisinin daha çok olduğuna bağlı olarak ileriki yaşlarımızda daha çok O mu yoksa BU mu olacağımız etkilenir.

Temel bakım veren kişi en çok hangisi ise genellikle biz de en çok o oluruz. Bazen araya koruyucu ya da yıkıcı faktörler girer. Bir anaokulu ya da ilkokul öğretmeni mesela. Ya da evin içinde sürekli birlikte olunan bir akraba. Bir abi ya da abla figürü.

Özellikle altını çizmek isterim ki, hiç birimiz sadece O’ndan ya da sadece Bu’ndan ibaret olamayız. Çünkü insan dediğimiz varlığı yeterince baskı altına alarak güvensiz ve çaresiz hissetmesini sağlayabilirsin. Böyle bir durumda da Bu’nun işlevsel olmayan baş etme mekanizmalarının devreye girmesi çok doğal olur.

Ancak gündelik hayatın akışında en çok hangisi devrede ise yaşam kalitemizi de o belirler. Ve en önemlisi çevremizi de….

Çünkü O’nlar O’nları, Bu’nlar ise Bu’nları sever. Mesela O’nlar Bu’nları çok yorucu ve tekinsiz bulur,  Bu’nlar ise O’nları çok sıkıcı ve boş.

Bu durumdan zararlı çıkanlar ise O’nlar değil Bu’nlardır. Çünkü huzurları yoktur. Hayatı yaşamaya değer kılan hakiki ve derin ilişkiler, tatmin, doyma ve güvende hissetme duygularından çoğunlukla mahrumdurlar. En önemlisi de, bu onların suçu değildir. Hayata bu şekilde yaklaşmayı anadil öğrenir gibi öğrenmişlerdir, en rahat ettikleri durum da bu sebeple Bu’dur.

Değişim ne zaman gelir? Genellikle baş etme mekanizmalarının (aşırı çalışma,programını hep dolu tutma,kontrolcülük vb) artık işe yaramadığı, ayağa dolandığı noktada. Mesela beklenmedik bir başarısızlık, reddedilme, içten içe hakir gördüğü birinin elde ettiği bir kazanım, ya da bazen sadece yaş almış ve eskisi kadar muktedir hissedemiyor olmak. Ancak şu kesindir ki “Bu” er ya da geç bir kırılma yaşayacaktır.

Eğer O’ndan daha çok “Bu” olduğunuzu düşünüyorsanız bir kırılma noktasını beklemeden kendinize yardımcı olabilirsiniz. İşe çevrenizdekilere sizde bu özellikleri görüp görmediklerini sorarak başlayın. Her şeyi konuşabilecek, sizinle açık olabilecek kadar yakın birileri olsun.  Bunun için de çatışmadan kaçılmayan bir ilişki olması önemli. Öteki türlü alacağınız cevap “Ne alakası var canım, süpersin sen” çerçevesinden çıkamayacaktır. Ancak daha çok “Bu” iseniz de bir paradoks olarak, etrafınızda eleştiri ve çatışmayı kolay kolay göze alamayan insanların çoğunlukta olması ve bu sebeple de daha çok BU olmaya devam etmeniz beklendik bir durumdur.

Bu durumda elimizde kalan tek şey kendine karşı dürüst olmak. O’na giden yolun adım adım, kendi hızında, düşüp kalkmalarla dolu, yıllara yayılan bir yolculuk olduğu ve bu yolculuktan tad almanın işini çok kolaylaştırcı olacağı gerçeği ile kavuşmak.

İçinizdeki O’na saygıyla, sevgiyle ….

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Cebimdeki Sevgi

Sevgi=Neşe+Güven

Bu formülün (Love=Joy+Trust) Robert Plutchik’e ait olduğunu daha önce çok kereler yazdım ancak sanırım daha çok uzun süreler yazmaya devam edeceğim. Katıldığım bir çok eğitim ve konferansta sevginin ne olduğu konuşuldu. Bir çok hocam sevginin bir duygu olmadığını, daha geniş bir şemsiye olduğunu söyler ancak yukarıdaki formül kadar kafa açıcı bir açıklamaya şimdiye kadar rastlamadım. Zaten Robert Pluthchik de duygu araştırmaları alanında en çok bilimsel, veriye dayalı çalışma yapan isim.  Yukarıdaki formüle de uzun yıllar süren çalışmaları sonucunda ulaşmış.

Teoriye göre, her duygunun seyreltilmiş ve yoğunlaştırılmış halleri de var. Neşenin seyreltilmiş hali İngilizce’de serenity olarak geçiyor. Huzur diye çevirenler çok olmuş, ancak tam karşılamıyor. Dingin bir tatmin olmuş, doymuş, kendinden memnuniyet hali diye uzun uzun açıklarsak sanki tam duygunun karşılığını verecek gibi düşünüyorum. Özellikle duygu içeren bazı kelimeleri anlamını tam vererek çevirmek çok zor olabiliyor.

Bu durumda, Plutchik’in duygu çemberini çeviren bazı siteleri araştırdım ve “joy” kavramının hem neşe hem de keyif olarak çevirildiğini gördüm. Duruma göre ikisi de olabilir.

Bu kadar uzatmamın bir sebebi var. Özsevgi denen şeye nasıl ulaşılır? sorusu hem seanslarımda hem de seminerlerimde en sık aldığım sorulardan biri. Bu teoriden yola çıkarsak kendini sevebilmen için kendi kendinleyken keyifli ve güvende hissetmen kolaylaştırıcı olur. Yani kendi kendinle geçirdiğin zamandan keyif alabilmen (Enjoy yourself).  Lafta kolay, iş uygulama gelince yumak başlıyor. Açalım;

Kendi kendinleyken “de” geçirdiğin zamandan keyif alabilmek, ama insan ilişkilerinden çoğu zaman daha çok doyum almaktan, beslenebilmekten bahsediyorum.

Bazen gururun yerine insanlarla ilişkini sürdürmeyi tercih etmekten, derin ve yakın ilişkilere emek vermeyi bilerek isteyerek istikrarlı olarak seçmekten bahsediyorum… Yani bazen bu uğurda alttan alabilmekten.

Alttan alınca özsaygımızdan ödün vermiş olmayız her zaman. Hatta bazen, yeri geldiğinde, alttan alabilmenin özgüven göstergesi olduğunu düşünüyorum.  (Ancak içimizde çok ezilmiş, çok eleştirilmiş bir çocuk varsa,  her alttan almayı kendimizi ezdirmek olarak görme ihtimalimiz yüksek; bu da başka bir yazının konusu olsun.)

Özgüven, birileriyle yakınlaştığında alacağın darbelerin üstesinden gelebileceğine dair kendine olan inancını içerir. Kendini açtığında, “ona” ihtiyacın olduğunu söylediğinde, ona yetemeyip kendini berbat hissettiğinde, ve en önemlisi reddedildiğinde… Tüm bunlar olduğunda, ki yakın ilişki söz konusu olduğunda er ya da geç bir şekilde olması kaçınılmaz, tetiklenen o çok zor duyguların üstesinden gelebileceğine dair bir kendine inanç. Reddedilmeyi, terk edilmeyi herkesin başına gelebilecek insanlık halleri olarak gördüğün o dingin yanının ilişkilerde devrede olması.

Başka bir deyişle kendi kafanın içinden çıkıp hayatın içine girebilmek. Hepimiz hayatı yaşıyoruz ama nerede yaşadığımız hayat kalitemizi belirliyor. Kafanın içinden bir türlü çıkamıyorsan nereye gidersen git, kiminle olursan ol aynı şeyi yapıyor oluyorsun aslında.

Böyle olunca da hayatı yaşamaya değer kılan şeylerden kendini mahrum ediyorsun. Hayatı yaşamaya değer kılan en anlamlı şey derin, yakın ve hakiki ilişkiler. Bir ilişkinin yakın ya da hakiki olduğunu nasıl anlarız? Mesela o kişiyleyken kendimiz olabiliriz. O kişi ile duygularımızı paylaşabiliriz, konuşabiliriz. O da bizimle konuşabilir.

İki taraf da ilişkiye kullan-at bir ürün olarak gözüyle değil, evladiyelik bir antika gözüyle bakıyordur. Sadece o ilişkiye değil, genel olarak ilişkilere nasıl bir zihniyetle yaklaşıldığından bahsediyorum.

Taraflardan biri ilişkileri kullan-at mantığıyla yaşarken diğeri evladiyelik görüyorsa ikinci kişi için işler bir noktada çok acı verici bir hal alabilir. İlişkileri kullan-at mantığıyla yaşayan kişi (en azından dışarıdan bakıldığında) hayatına çok mutlu bir şekilde devam ediyor gibi görünürken diğer kişi kaybettiklerinin, ona ulaşamıyor olmanın acısını yaşar. Karşısındakinin nasıl o kadar taş kalpli olabildiğine inanamaz. Oysa taş kalpli falan değildir. Yalnızca acıdan kendini korumak için kimseye gerçek anlamda yakınlaş(a)mıyordur.

“Hep acı çeken taraf ben oluyorum” diyerek bundan sonra ilişkileri kullan-at mantığı ile yaşamaya karar verdiyseniz sizi bu kararınızdan döndürebilecek bir şey söylemek istiyorum; evet, acı çeken taraf siz oluyorsunuz belki ama gerçekten sevebilen taraf da siz oluyorsunuz. Diğer türlüsünde ne sevgi verebiliyorsun, ne de sevgiyi alabiliyorsun. Bu sebeple içinde hep bir huzursuzluk olması kaçınılmaz. Dışarıdan bakınca kimsenin yıkamadığı bir kale gibi görünsen de aslında içinde kocaman bir boşluk olan yapayalnız bir çocuk olarak yaşıyorsun.

Sonra da ne yaparsan o boşluğu doldurmak için yapar hale geliyorsun. Belki çalışmak,belki aşırı spor, belki tüm programını doldurmak, sürekli bir proje üretmek, yemek içmek, sosyal medyada zaman geçirmek ve bir yandan da eski sevgililerini stalklamak…

Hepsi o boşluğu doldurmak için. O boşluğu doldurmanın tek yolu kendini derin ve yakın ilişkilere açmak. Kendini insanların yanında kırılgan hale getirme cesaretini göstermek. Karşındakine ona ihtiyacın olduğunu söylediğinde bunu gerçekten hissetmek, kurduğun duygu yüklü cümlelerin karşındakini manipüle etmek, onu kendine bağlamak için söylediğin boş cümleler olmaması…

Hayatını karşı tarafı garantilemek üzerine değil de gerçekten bir ilişki kurup bu ilişkinin tadına varabilmek için yaşamak, hayatı yaşamaya değer kılan en önemli şey bence.

Kendinizi bundan mahrum ediyor musunuz?

Cevap “evet” ise çözüm için ilk adım buna neden ihtiyacınız olduğunu anlamak. Yani incinmekten neden bu derece korktuğunuzu… Sonra da her türlü reddedilme ve terk edilme acısıyla baş edebileceğiniz gerçeği ile kavuşmak. “Gerçeği” diyorum, çünkü artık eminim ki insanın er ya da geç, yardımla üstesinden gelemeyeceği bir acı yok.

Sevdiğini, sevildiğini hakiki olarak hissetmenin verdiği huzuru, yüzüne yansıyan ışığını deneyimledikten sonra o eski korunaklı kalenize bir daha dönmek istemeyecek, cebinizde hep taşıdığınız bu sevgiden kendinizi mahrum bırakmamak için ilişkilerinize emek vermeyi kendiliğinden isteyeceksiniz…

Okumaktan keyif almışsınızdır, zamanınıza değmiştir umarım… Sevgiler.

 

Zihinsel Esneklik; Doyumlu Yaşam

Zihinsel esneklik, sahip olduklarımızın dibine kadar tadını çıkarabilmemizi sağlayan bir araç.

Zihinsel esneklik nedir? Tek başına cevaplaması kolay bir soru değil.

Tersten gidelim. Zihinsel esnekliğin zıttı nedir? diye başlayalım. Çünkü her şey yalnızca zıttıyla birlikte, zıttı da varsa anlamlıdır.

Zihinsel esnekliğin zıttı zihinsel “katılık” değil bence. Bence, mükemmelliyetçilik. Bu açıdan baktığımızda zihinsel esneklik bir sebep değil, bir sonuç. Çocukluktan getirdiğimiz kök inançların, şemaların bir sonucu.

Bu vakte kadar mükemmelliyetçi olmasıyla övünen çok kişi gördüm. Detaylara düşkünlük, işleri yapmanın en doğru yolunu kendi yolun olarak görme, işleri başkasına devredememe-kendin yapmadan rahat edememe, siyah-beyaz düşünce biçimi-ya hep ya hiç şeklinde yaşam tarzı…İnsan bunu neden övünülecek bir şey olarak görür?

Muhakeme eden yanına sorunca “Elbette övünülecek bir şey değil canım der…

Ama biraz deşince görürsünüz ki aslında kafasının içinde mükemmelliyetçi olmayı güvende olmakla ve sevilebilir olmakla eşlemiş başka bir yan daha var. Bu yana şema terapide başarı odaklı talepkar ebeveyn modu denir. Hatasız olmak, etkileyici olmakla; etkileyici olmak da sevilebilir ve hatta neredeyse vaz geçilmez olmakla eşdeğer hale gelmiş.

Oysa büyük ihtimalle çevresindekilere sorsanız bu kişileri kontrolcülükleri, katı kuralları ve detaylara olan düşkünlükleri sayesinde değil buna rağmen seviyorlardır. Esneyememenin yani katı kurallarına sıkı sıkıya sarılmanın altında genelde kendini ilişkilerde ve hayatta güvende hissetmeme duygusu yatar. Bu kişiler sevgiyi koşullu almışlardır, ev ortamlarında kendilerine rehberlik edebilecek aklı başında bir yetişkin yoktur ve tek çıkış yolları kolları sıvayıp başlarının çaresine bakmak olmuştur, ya da belki hırslı bir ilk okul öğretmeninin kurbanı olmuşlardır.

Sebep ne olursa olsun yapılacak şey aynıdır; esneyebilen yanınla temasa geçmek. Bu yan hepimizin içinde vardır. Bu yazıyı okuyarsanız zaten vardır. Belki sesi kısıktır, o ayrı… Duygusal olarak hazır hissediyorsanız yakın ve güvendiğiniz birilerine katı kurallarınız ve kontrolcülüğünüz karşısında nasıl hissettiklerini sorun. Şaşıracağınıza eminim; çünkü büyük ihtimalle bir yandan şikayet ederken bir yandan da her şeyi çekip çeviren birinin ortalıkta olmasının konforundan bahsedeceklerdir.

Kontrolcü insanlarla  olmanın en büyük avantajı budur;arkanıza yaslanır ve işlerin tıkır tıkır işlemesinin tadına varırsınız. En büyük dezavantajı ise hareket alanınızın darlığından bunalmanızdır. Uzun vadede kontolcü kişi bu işlerden yorulup tükendikçe çevresindekilere karşı bilenir ve genellikle ilişkilerde sorunlar bu bilenme aşamasının sonunda gerçekleşir.

  1. Kontrolcü yanınız çevrenizdekilerin iş bitiriciliğini köreltir. Öncelikle işleri bir süre başkalarına devrettiğinizde bunu göz önünde bulundurun. Çevrenizdekiler bir süreliğine de olsa sudan çıkmış balık gibi olabilir, bazı işleri üzerlerine almakta direnebilir. Siz kararlı durdukça bu durum yavaş yavaş çözülecektir.
  2. “Düzgün yapılmasını istiyorsan kendin yapmalısın” diye düşündüğünüz anda gevşeme ve uzlaşmaya giden yola kocaman bir taş koymuş olursunuz. Beynimizin işler düzgün yürümediğinde de geri dönüşü olan çözümlerin bulunabildiğini canlı canlı görmeye ihtiyacı var. Bu düşüncenize alternatif düşünceler üretin.
  3. Kontrolcülüğü aşama aşama bırakın. Ani değişikliklerle köprüleri yıkmaya gerek yok, sonra gereksiz yere bir de köprü inşaatı ile uğraşıp kendinizi boşuna hırpalamayın.
  4. İçinizdeki ebeveyn modlarını keşfedin; yetersizsin, en iyi olmalısın, suçlusun diyen bir ses var ise kaynağını araştırın. Bu sese sınır çizin.
  5. Gevşekliği ve rahatlığı ile nam salmış insanlarla arkadaşlık edin. Onların evine gidin, onları davet edin. Ayna nöronlarımız sayesinde istesek de istemesek debir süre sonra sık maruz kaldığımız insanlardan etkilenir, onlara benzemeye başlarız.
  6. “Herkes kendi mutluluğundan sorumlu.” Çevremizdeki insanları dinleyebiliriz, anlamaya çalışabiliriz, zor zamanlarında yanlarında olabiliriz. Ancak işler çözüme gitmek yerine sürekli aynı şeylerin anlatıldığı şikayet seanslarına dönüştüyse, bu şikayetleri dinlemek karşınızdakine de iyi gelmez.
  7. Hepimizin içinde bağımlı olmak isteyen, angarya işleri başkaları halletsin isteyen, sadece sevdiği işi yapıp istemediği şeyleri hiç yapmadan para kazanmak isteyen, her şey kolay olmalı diye tutturan çocuk bir yan vardır. Kontrolcülük ile içimizdeki bu yanı da zaptetmeye çalışırız. Oysa bu çocuk yan ara ara herkeste ortaya çıkar. Önemli olan tüm hayatımızı tümden ele geçirmemesidir,yoksa kendimize bakamayız, çevremizdekilere yük olmaya başlarız. Ancak yakın ilişkinin en büyük avantajı da bu çocuk yanımızı çekecek birilerinin olmasıdır. Tabii biz de onların çocuk yanı çıktığında onları taşıyabilecek durumda olmalıyız ki taraflardan biri diğerini uzun süre taşıyıp sonunda bunalmasın. Kontrolcü yanınız baskın ise bu çocuk yana ya hiç izin vermezsiniz ya da en sonunda patlayıp her şeyi salarsınız. Çözüm için çocuk yanınızla temasa geçin, onu yavaş yavaş açığa çıkartın.

Yazması yapmasından daha kolay biliyorum… Kendinize zaman tanıyın. Tıkandığınızı hissediyorsanız da bir uzmandan destek alın. Tek başınıza yapmak zorunda değilsiniz 🙂

Sevgiler…

Kalbin Güvenlik Görevlisi

Sınır çizmek, kalbine bir güvenlik görevlisi koyma hakkını kendinde görmektir. Bu konu mühimdir çünkü özsevginin ve özsaygının en hevesli eşlikçisi sınır çizmektir.

Özsevgi,özsaygı, sınır çizmek… kulağa cazip geliyor ancak bu kavramları hayatına almak öyle bir düğmeye basınca da olmuyor.  Sınır çizmeyi kendinde hak görmek büyürken senin sınırlarına saygı duyulduysa, bakım verenin seni kendisinden ayrı bir birey olarak kabul edip farklı seçimlerin ve eğilimlerin olabileceğini kabul ettiyse yetişebilir.

“Yetişebilir” diyorum çünkü özsevgi,özsaygı, sınır çizmek birbirinden bağımsız kümeler değil, kesişen kümeler. Hatta bu üç kavram ile ilgili; biri olmadan diğerinin de olamayacağını, birbirini besleyen simbiotik bir ilişki içinde olduklarını bile söyleyebiliriz.

Robert Plutchik der ki sevgi iki duygunun karışımıdır; güven ve neşe. Kendini sevebilmek için ne lazımdır öyleyse? Kendine güvenmek.Kendini güvende hissetmek. Başka bir deyişle başına gelme olasılığı olan zor olaylarla başedebilme becerine inanmak. İçindeki sesin cezalandırıcı bir ebeveyne değil, cesaretlendiren sağduyulu bir ebeveyne ait olması. İçimizde kendi kendimizle konuştuğumuz sesin tonunu ve yaklaşımını büyürken bize bakım verenlerin bize karşı yaklaşımı oluşturur. Biz büyürken bizimle nasıl konuşulduysa, bize nasıl muamele edildiyse yetişkin olduğumuzda biz de kendimize aynı şekilde muamele ederiz. İçimizdeki ebeveyn ya cezalandırıcı olur ya da sağduyulu.

Kalbin güvenlik görevlisinin patronu da içimizdeki bu ebeveyndir. İlle de anneniz ya da babanız olmak zorunda değildir bu ses. Büyürken bizim farkında olduğumuz ya da olmadığımız birçok bakım verenimiz olabilir. Rol model aldığımız herhangi biri de bu iç sesin gelişimine etki etmiş olabilir. Bir akraba, komşu, ilkokul öğretmeni…. Benlik algımız büyürken yakın çevremizdekilerin bizi nasıl gördüğü ile şekillenir. Bizi bir baş belası olarak görenlerle çevrili olarak büyürsek yetişkinliğimizdeki iç sesimiz de büyük ihtimalle “sevilmeye layık değilsin, yüksün” gibi otomatik düşünceler içerecektir.

Çözüm? Çözüm de öyle bir düğmeye basılıp sihirli değnekle cezalandırıcı sesten sağduyulu sese bizi ışınlayabilecek türden değil. Keşke öyle bir mekanizma olsaydı. Ancak beyin tecrübe ederek öğrenen bir organ. Çözüm de bu cümlede saklı; davranışa dökmek. Davranışa dökmeden önce de işin temeli kafanızdan geçen hangi cümlelerin cezalandırıcı hangi cümlelerin sağduyulu ebeveyne ait olduğunu fark etmek.

Bunu yapabilmenize yardımcı olabilecek bir liste hazırladım;

CEZALANDIRICI EBEVEYN:

1.Peşin hükümlüdür. -meli, -malı tarzında kalıp yargıları vardır.

2.Esneyemez. Duruma göre farklı değerlendirmelerde bulunmaz. Kendi katı kurallarının dışına çıkanları yargılar.

3.Temel duyguları korku ve öfkedir. Sağduyulu ebeveyn de korkar ve öfkelenir. Ancak cezalandırıcı ebeveyn durumdan ve olaylardan bağımsız olarak her zaman alıcılarını felaket senaryolarına çevirir.

4.Aşağılamayı bir öğretme ve eğitme metodu zanneder.

5.İnsan ilişkileri kırılgandır, kendine nasıl davranıyorsa er ya da geç çevresindekilere de aynı şekilde davranır.

6.Kendinde gevşeme hakkını görmediği için stres kaynaklı sağlık sorunları yaşar; fibromiyalji,gastrit,iritabl bağırsak sendromu,kronik yorgunluk vb…

7.Herkesin mutluluğundan kendini sorumlu hisseder.

8.Kendini herkesin kahramanı olarak konumlandırmaktan doyum sağlar. En dipteki “sevilmeye layık değilsin” inancının tetiklediği zor duyguları bu şekilde dindirebileceğini zanneder.

9. Oyun oynamayı ve spontanlığı kendinde hak görmediği için soğuktur.

10.Görev odaklıdır. Bir görev bitince hemen diğerine yönelir. Dinlenme diye yaptığı şey de genelde şarj olmak değil kendini uyuşturmaktır (madde kullanımı,yorgunluktan sızmak,ekran bağımlılığı vb)

11.Sonuç olarak; tüm bunlar yüzünden sezgileri zayıftır ve kendini koruyamaz çünkü kendi kafasının içinde öyle bir kaybolmuştur ki karşısındakinin gerçek niyetini sezemez.Sezse bile “herkesi memnun etmeliyim”, “herkes beni sevmeli” gibi kök inançları sınır çizmesine izin vermez.  İlişkileri de yine bu sebeple inişli çıkışlıdırçünkü ya kendini kullandırtır ya da aslında hakkı olmayan şeyleri hakkı olarak görür.

SAĞDUYULU EBEVEYN

1.Bilim insanı gibidir. Peşin hükümlerinin farkındadır, ancak olayları değelendirirken ayağına dolanmasına izin vermez. Gerçek verilere odaklanır.

2. Empati becerisi güçlüdür. Bir şeyi yapmanın birden fazla yolu olduğunu, her yiğidin farklı bir yoğurt yiyişi olduğunu düşünür.

3.Temel duygusu yani açılış ayarları güven ve neşedir ancak yaşadığı olaylarla uyumlu ve orantılı olarak olumlu ve olumsuz her duyguyu hissedebilir, duygularını yelkenli bir teknenin yelkeni gibi kullanır, onlardan faydalanır ancak fırtınalardan kendini korur. Yaşadığı olumsuz olaylar geçtikten kısa bir süre sonra tekrar temel duygusuna kendini geri döndürebilir.

4. Rehberlik etmeyi ve cesaretlendirmeyi bir eğitme metodu olarak benimser.

5.İnsan ilişkileri iletişim üzerine kurulu olduğu için sağlamdır. Sağlıklı çatışmalardan kaçınmaz. Uygun yer ve zamanda konuşmayı bilir. Bu sebeple istemeden birini kırdığında özür dileyebilir, karşı taraf ona haksızlık ettiğinde kendini ifade edebilir. Başka bir deyişle “yakınlaşmak” (intimacy) onun için bir savaşacağı cephe değil, rahatlayabileceği bir göl kenarıdır.

6.Ne zaman ihtiyacı olsa dinlenir, vitesi yavaşlatır.

7.Herkes kendi mutluluğundan sorumludur diye inanır. Arkadaşlarına ve yakın çevresindekilere iyi bir yolculuk eşlikçisidir ancak kimseyi sırtında taşımaz. Kimseden de kendisini sırtında taşımalarını istemez.

8. Kahraman olmak umrunda değildir. Kahramanların masallara özgü olduğunu bilir. Temeldeki inancı “sevgiyi hak ediyorum” olduğu için karşısındakinde cezalandırıcı ve hakir gören birtutum gördüğü anda ortamdan uzaklaşır. Bu tür kişilerin onayını almak,onları kurtarmak üzerine asla giymediği alerji yapan birkumaş gibidir.

9.Oyunbazdır, sıcaktır.

10.  Görev değil, yaşam odaklıdır. Sorumluluklarını yerine getirir, kendine iyi bakar ancak görevler amaç değil araçtır, daha iyi yaşayabilmek için kullandığı araçlar. Yaşam kalitesini düşürdüğü noktada her göreve sınır çizer, çözüm arar.

11.Sonuç olarak; tüm bunlar dolayısıyla sezgileri kuvvetlidir. Çok sevdiğim bir hoca var Türker Kılıç. Kendisi beyin cerrahı. “Sezgi, en yüksek zeka düzeyidir” diye bir paylaşım yapmıştı. Sezgi nedir aslında bilir misiniz? İçinizdeki sağduyulu ebeveyni güçlendirmektir.

Bu uzun bir yolculuk. Hele ki zor bir çocukluk  yaşadıysanız, çevrenizde sağduyulu ebevyn yanı güçlü olan pek kimse yok idiyse… Ama sonu olan bir yolculuk. Serinkanlı bir kararlılıkla yürüdüğünüz zaman bu yolun sonunda artık cezalandırıcı sesin çok uzaklardan gelmeye başladığını fark edeceksiniz. Duymaya belki devam edeceksiniz, ancak sağduyulu ebeveyn hep baskın çıkacak. Bu da yeter de artar bile zaten.

Benim sağduyulu ebeveynim hiç yok!? diyenleri duyar gibiyim…

Cevabım; Bu yazıyı okuyacak kadar kendinize yatırım yapmaya gönüllü iseniz muhakkak vardır. Orada bir yerdedir, henüz farkında değilsinizdir. 🙂

Sevgiler….

Mafya Kalp

Uzlaşma nerede başlar, ödün verme nerede? Hangi aşamada kendini paspas ediyorsundur, hangi aşamada kendi ihtiyaçlarınla başkalarının ihtiyaçlarını dengeleyerek herkes için uzun vadede en iyi olabilecek seçime yöneliyorsundur?

Hangi aşamada bencil ve sadece kendini kollayan bir tutum sergiliyorsundur ve hangi aşamada makul ihtiyaçlarını dile getiriyorsundur? Dominant ve baskıcı olmak nerede başlar, özgüvenli ve kendini doğru ifade etme nerede?

İnsan ilişkileri söz konusu olduğunda iş beş yüz bilinmeyeni olan bir denkleme dönüşebiliyor. Çözmesi hiç kimse için kolay değil.

Ali Çarkoğlu’nu akademik çevrede tanımayan pek az kişi vardır. Kendisi Sabancı Üniversitesi’nde Siyaset Bilimi Yüksek Lisansı’nda istatistik hocamızdı. Hemen her ders şunu derdi “Hangi bilim dalı ile uğraşırsanız uğraşın, er ya da geç, bir şekilde fark edeceksiniz ki iş dönüp dolaşıp insan davranışına bağlanıyor.”

Sosyal psikolojide çok çarpıcı deneyler vardır. Otoritenin, grup içinde olmanın,yani gündelik kullanımla “sürü psikolojisinin” hepimizi nasıl etkileyebildiğini artık biliyoruz.  Çok büyük bir çoğunluğu nasıl karadelik gibi içine alabildiğini. Ancak birkaç küçük istisna da olsa o karadeliğe girmeyenler olabiliyor. İşte psikoloji o küçük kısmı merak ediyor.

İstisnalar kaideyi bozabilir diyor.

Onlardan yola çıkarak elde ettiğimiz bilgi ile insanlığa nasıl bir katkımız olabilir diye inceliyor mesela.

Çünkü çözmeye bir yerden başlamak gerekiyor, çünkü insansız olmuyor. Bir çok ruhsal ve fiziksel sorunun altında kendini kimsesiz ve yalnız hissetmek yatıyor diye inanıyorum ben. Bunu bilimsel bir çalışma ile test etmedim, ancak insan ilişkilerini düzene sokmanın depresyon üzerindeki onarıcı ve koruyucu etkisi bilimsel olarak destekleniyor. Oradan yola çıkarak böyle bir sonuca vardım diyeyim.

İnsan ilişkilerinin iyi olması ne demek? Herkesle iyi geçinmek olamaz herhalde. Herkesin seni sevmesi de olamaz. Biz nasıl ki herkesi sevmiyorsak arada bizden de haz etmeyen birileri herhalde olacaktır. Ancak muhakeme eden yanımız bize bunu söylerken bazılarımızın içinde şunu söyleyen bir yan da kendini gösterir “Herkes, senin sevmediklerin de dahil, seni sevmeli….” Bu içimizde,  kendini sevilemez hisseden küçük bir çocuğun yardım çığlığından başka birşey değildir aslında.

Ne olursa bir çocuk büyürken sevildiğini hisseder? Çoğu zaman mesele dönüp dolaşıp sevilebilir hissetmeye bağlanıyor. Ben şimdiye kadar  ailesi için “beni sevmediler” diyen pek duymadım. Ama o halde ne oluyor da etraf  sevgiyi hak etmediğine inanan, kendini değersiz hisseden insanlarla dolu olabiliyor?

Yıllarca sevgi nedir diye düşündükten sonra en sonunda buldum;

Sevgi=Neşe+Güven

Bu formülün sahibi Robert Plutchik. Yıllar süren ampirik çalışmaların sonucunda sekiz ana ve sekiz ara duygunun olduğu sonucuna varmış. Sevgi de ara duygulardan biri. Ara duygular tıpkı ara renkler gibi ana duyguların birleşiminden oluşuyor. Sevgi de bir ara duygu ve neşeye güvenin birleşiminden oluşuyor.

Yani bir insan ne zaman sevildiğini hisseder? İklimi karasal olan kasvetli bir ev söz konusuysa her fiziksel ihtiyacı gideriliyor olsa da sevildiğini hissediyor olabilir mi? Mükemmelliyetçi bir ailede başarı baskısı altında büyümek insana ne yapar? Kendilik değeri, insan ilişkileri ne hale gelir? Sosyal ortamlarda gevşeyip kendisi olabilir, ve sevilmenin tadını çıkarabilir mi yoksa sürekli performans halinde mi olur?  Bedeni orada ama aklı bambaşka bir yerde olan insanların yanında sevildiğimizi hissedebilir miyiz?

Kafası da bedeni de bizimle olan insanların yanında güvende hissederiz, onlarlayken sevildiğmizi hissederiz. Uzlaşma şampiyonu olabilmek için de ilk adım kendi kafamızın içinden çıkıp tüm benliğimizle karşımızdakinin öznel dünyasına alıcılarımızı çevirebilmek; hümanist Psikoloji’nin kurucusu Carl Rogers’dan bahsediyorum. Aynı vurguyu Yalom da yapar. “Şimdi ve burada” nın değeri paha biçilemez der.

Tüm benliğinle hem kendi içinde olup bitenlere hem de aynı anda başkalarının dünyasında olup bitenlere kendini açabilir misin? Karşındakinin söylediklerine kendini onun dünyasına sokup, ondan sonra yanıt verebilir misin?

Karşındakini senin dünyana gelip girebilmesi için cesaretlendirebilir misin? En önemlisi de istediği zaman ayrılabileceğinin garantisini verebilir misin;

Kalbin kimsenin kolay kolay giremediği ama girdiğinde de çıkamadığı bir mafya mı, yoksa nezaket ve saygı kurallarına uyan herkesin özgürce dolaşabildiği bir oyun bahçesi mi?

Oyun bahçesimi istiyorsun? O halde kendini değerli ya da önemli hissedebilmek için başkalarının onayına ihtiyaç duymamak üzere kendini eğitmek iyi bir başlangıç.  Çok önemli bir noktaya parmak basmak istiyorum; başkalarının onayına ihtiyacımız yoktur demiyorum. Kendini değerli hissetmek için başkalarının onayına ihtiyaç duymak sorun yaratır diyorum. Bu ayrım çok önemli.

İnsanız, hepimizin kabul görmeye, sevilmeye,onaylanıp ait hissetmeye ihtiyacı var. Ancak bunlar olamadığı anda sarsılıp dengenin şaşması başka bir mesele. Değerli ve sevilebilir hissetmek tamamen dış koşullara bağlı olduğu zaman ya boyun eğeriz ya da herşey hep bizim istediğimiz gibi olsun isteriz. Karşımızdakinin bize karşı en ufak bir olumsuz duygusuna tahammül edemediğimiz gibi kendimiz de insanları ya tamamen iyi ya da tamamen kötü diye ayırma eğiliminde olabiliriz. Bunun sonucunda da uzlaşma becerilerimiz güdük kalır. Özetle, potansiyelimiz kendimizi değersiz hissetmemiz sonucunda ağzımızdan çıkanların kölesi olur.

Bir egzersiz önerisi ile bitirelim; güvendiğiniz insanlardan sizin olumlu ve olumsuz yanlarınızı söylemelerini isteyin. Savunmaya geçmeden dinlemeye çalışın. Söylenenler çok zor duyguları tetikleyebilir; hemen tepki vermek yerine duygunun içinde kalın. Duygunun dalgalar halinde nasıl yükselip tepe noktasına çıktığını ve daha sonra da kendiliğinden azalmaya başladığını göreceksiniz. Dalgaya direnmektense duygunun üzerinde sörf yapmaya çalışın. (Kognitif Davranış Terapisinde yeme atakları,sigara bağımlılığı ve başka türlü dürtüleri anlamak için kullanılan “Urge Surfing” diye bir teknik vardır. Ondan bahsediyorum burada. Meraklısı detaylarını araştırabilsin diye not düşmüş olayım)

Özetle, her duygunun ama her duygunun uşatığı bir tepe noktası ve daha sonra da azalmaya başladığı bir sınır vardır. En zor ve en güzel duyguların da…. Evet aşk da buna dahil. Uzun sürebilen ilişkilerin sırrı bitmeyen aşk değil, karşılıklı özen ve emektir mesela. Bir sonraki konumuz da bu olsun.

 

 

 

Hayatın Gerçekleri Şerefine

Hayatın gerçekleri…. hayatın gerçekleri… hayatın gerçekleri… arka arkaya hızlı bir şekilde söyleyince çok komik oluyor.

Varoluşun gerçekleri? Varoluş. Varoluş. Varoluş. Varoluş diye hızlı hızlı arka arkaya yüz kere söyleyince insan nasıl da hafifliyor. Kendini ciddiye almaz oluyor. Şimdi bu hafiflik içinde yazıyorum size.

Hayatın gerçekleri. Neymiş bakalım? Kızımla yüzüyoruz, uzak mesafeden kıyıya ulaşmamız gerekiyor, yoruldu, üşüdü. Bu, denizin ortasındaki şişme bir oyun alanında oynamanın bedeliydi. Oyun bitince yüzerek dönmesi gerekiyordu. Çok kolay bir şekilde onu aldıracak, hayatı onun için o anda çok konforlu hale getirecek bir çözüm de üretebilirdim. Ama ben “hayat böyle bir şey, her şey her zaman tam senin istediğin gibi olmaz” demeyi tercih ettim. Aldığım cevap;

“Yalan söyleme anne!!!!”

Buna inanmak hiç işine gelmedi tabii. Çünkü o henüz bir çocuk. Hayatın gerçekleri ile yüzleşmeye, bu gerçeklerin onda tetiklediği zor duygular ile tek başına başa çıkmaya gücü yok. Ebeveyn de bunun için var zaten. Onun başa çıkamadığı bu duyguları onun adına taşımak, anlamlandırmak ve onun kolayca yutabileceği hale getirmek için.  “Haklısın, kolay değil, anlıyorum seni,” diyerek mesela. Ama ezberden değil. Gerçekten, onun dünyasında böyle bir gerçekle kalakalmanın ne kadar zor bir şey olduğunu damarlarında hissederek.

Yıllar içinde çocuğun etrafında gerçekler her çarptığında onun taşıyamadığı zor duyguları onun için taşıyabilecek yetişkinler olduğunda ne oluyor? Çocuk yetişkin olduğunda ruhsal olgunluk dediğimiz, kelimelerle tarif etmesi çok zor olan bir yere varabiliyor.

Soyut düşünebiliyor. Siyah beyazlarla değil ara renkler ve grilerle de hareket edebiliyor. Belirsizliği daha kolay tolere ediyor. Duyguları hakkında konuşabiliyor, kendini ifade edebiliyor. Kimseyi kendinden üstün görmüyor, ama kimseye de üstünlük taslamıyor. Sınır çizdiği için suçluluk hissetmiyor. İlişkileri tehdit değil keyif alanı olarak algılıyor. Gerçekten utanılacak ya da kabahatli bir şey yapmadığı sürece utanmıyor, kendini suçlamıyor; çünkü eksik ya da zayıf olmayı insanca buluyor. Bu sebeple de kendini cezalandırmıyor, yermiyor, hakir görmüyor. Yani, kendinde de başkalarında da eksikliğe ve zayıflığa tahammül edebiliyor. Tüm bunlar dolayısıyla da kriz anlarında olduğu kadar gündelik rutin hayatta da çözüm odaklı kalabiliyor. Özür dileyebiliyor. İltifat karşısında “hiç de bile” de demiyor “öyleyimdir” diye de böbürlenmiyor. Tadını çıkartıyor. İnsanları da idealize etmek ya da yerin dibine sokmak uçlarında değerlendirmiyor. Nasıl ki kendini de artıları ve eksileriyle birlikte değerlendirebiliyorsa, çevresindekileri de aynı şeffaflıkta değerlendirebiliyor. Tüm duygularıyla irtibat halinde kalabiliyor. Yeri gelince üzülen, kızan, yeri gelince sevinen yani yaşayan capcanlı bir insan olabiliyor.

“Canlı” hissetmek.

İşte bütün mesele bu. Her duygun ile irtibatta olmak. Ne yalnızca analiz eden bir kafa, ne de yalnızca bedensel dürtülerin peşinde anlık yaşayan bir bünye…  Üzgün ve canlı olabilirsin mesela. Kaygılı ya da kızgın ya da korku içinde ve canlı da hissedebilirsin. Okuduklarım içinde ruh sağlığını en iyi tanımlayan olgu buydu “canlı hissetmek”. Alice Miller “Yetenekli Çocuğun Dramı” isimli kitabında bu kavramdan bahseder ve der ki:

“Depresyonun zıttı mutluluk değildir, canlılıktır”

Bu tek cümle hayatımı nasıl yaşamak istediğim ile ilgili deniz feneri benim için.

Ne olursa canlı hissetmezsin? Baş edemeyeceğin duygularla çok uzun süre tek başına kaldıysan artık tüm duygularınla irtibatı kopartmak dışında bir çaren kalmaz. Buna çocukluğun boyunca maruz kaldıysan, yıllar içinde kendine artık hissetmemeyi öğrettiysen, yetişkin olduğunda neden tıkınırcasına yediğini, neden duygu patlamaları yaşadığını, neden en ufak bir reddedilmede dünyanın yıkıldığını, neden en ufak bir eleştiride kendini düşman saldırısındaymış gibi hissettiğini, neden sosyal ortamlarda herkes gülüp oynuyorken senin yüreğinin sıkıştığını, neden çalışmayı bir türlü bırakamadığını, kendine sürekli zarar verdiğini bile bile aynı davranış döngüsü içine girdiğini, neden sürekli fedakarlık yapmazsan kimse ile ilişki kuramayacağını düşündüğünü kendine açıklayamazsın….

Sonra bir gün beklemediğin bir şey olur. O vakte kadarki hayatta kalma formüllerinin hiçbirinin işe yaramadığı bir kriz durumu. Belki sağlığınla ilgili bir durum, belki başarı belki insan ilişkileri belki de yaşadığın ortamda senin elinde olmayan bir afet. O taşıyamadığın olumsuz duygular, kaçmak için deli gibi yediğin, içtiğin, çalıştığın, sosyalleştiğin, koştuğun duygular artık hiç bir şekilde baş edilemez hale gelmiştir.

İşte bu durum insana verilebilecek en büyük hediyedir. Terapi tam da böyle zamanlarda, dönüşmeye zaten hazır olan birine eşlik etmek için vardır (sadece bunun için vardır demiyorum elbette.)

Buradan benim dönüşümümde bana eşlik eden terapistim Pınar Serbest’e de kocaman bir selam yollamak istiyorum. Birlikte el ele zor duygularla başa çıkamayan çocuk yanımı büyüttük. Yıllarca birlikte emek verdik. İyi ki var. Bu demek değildir ki varılabilecek en yüksek ruhsal olgunluk mertebesine vardım. Daha gidilecek çok yolum var. Terapim de devam edecek, süpervizyonlarım da.  Ancak en azından şunu söyleyebilirim ki artık canlı hissediyorum. Deneyimlemediğim duygum yok. Utanmanın da, korkmanın da, sevilemez ya da değersiz hissetmenin de, mutluluğun, ait hissetmenin ve sevilmenin de tadını çıkartıyorum. Evet, doğru okudunuz. Artık her duygunun tadını çıkartıyorum. Duygular bana zarar verebilecek öcüler değil, bana neye ihtiyacım olduğunu anlatmakla yükümlü ajanlar.

Bu ajanları da “çoğunlukla” idare edebiliyorum işte. Annelik yapmayı da çok daha keyifli hale getiriyor bu beceri. “Yalan söyleme anne” dediğindeki o mutluluk, paylaşım hali… Bir çocuğu büyütüken kendini de büyütme, ona öğretirken kendin de öğrenme hali…

Yorulmaya, zayıf olmaya ve becerememeye kendinde hak gördüğün için de bazen annelik yapmaya suçlu hissetmeden ara verebilme hali… Yani 7/24 anne olmak zorunda hissetmeden annelik yapabilme hali.

Yani yüz üzerinden yüz ya da doksanbeş değil de 60-70 ile tatmin olma hali.

Terapistim sağ olsun, artık 70 yeter bana 🙂

Umarım faydalı olmuştur. Sağlıcakla kalın

 

 

Suçlu Hissetme Döngüsü

“Sürekli suçlu hissetmezsem iyice salarım, ipin ucu kaçar.Suçluluk duygusu ve içimdeki cezalandırıcı ses beni korur…” diye inananlar için;

Eleştirilerek, sevgiden mahrum bırakılarak, korkutularak ya da tehdit edilerek büyüdüyseniz… Ya da başka şekillerde yaş olgunluğunuzun kaldırabileceğinin çok üzerinde sorumluluklarla yalnız kaldıysanız…. İster istemez içinizde “yeterince iyi değilsin, başına gelenler yeterince iyi olmadığın için, eğer daha iyi bir insan olur daha çok çabalarsan başına …. gelmez” diyen bir ses güçlenebilir. Zamanında sizi korumuş olan, belki içinde bulunduğunuz ortamdan salim çıkmanıza yardımcı olan bu ses yetişkin olup da hayatın gerçekleri değiştiğinde ayağınıza dolanır olmuştur. Bu kısma yazının sonunda tekrar değineceğim.

Sürekli suçlu hissediyorsanız, ille de ihmalkar bir ailede büyümüş olmanız şart değil. “Şu sınavı kazanamazsan hayatın kararır” diyenlerle çevrili, yanında oturan arkadaşının azılı rakibin olduğu vahşi bir ortamda büyüdüysen de sonuç benzer olabilir. Rekabet elbette hayatın gerçeği. Ancak bugünkü ruhsal hastalıkların artışında bireycilik ve rekabetin dayanışma ve işbirliğinin önüne geçtiği bir düzen olduğunu savunan psikologlar var.  Ben de buna yakın bir görüşteyim.

Bizi koruyan sürekli suçlu hissetmek midir? Burada anahtar kelime “sürekli”. Dengeli bir duruş yeri geldiğinde suçlu hissedebilmektir, hiç suçluluk hissetmeyen insanlar sosyal açıdan ciddi sorunlar yaşarlar, insnaları doalndırır, yalan söyler ve hiç pişmanlık duymazlar. Ancak sürekli suçlu hissetmek, hatta sürekli olmasa bile yerli yersiz, olan olayla uyumsuz ve orantısız bir suçluluk duygusu içine girmek çocukluk yaşantılarından kaynaklı irrasyonel inançlara işaret edebilir. “Her zaman mükemmel olmaz isem beni kimse sevmez” gibi…

Suçluluk duygusu çok yoğun kişiler kendilerinde oyunbaz olma hakkını görmezler. Onlar için eğlence,oyun,gevşeme ancak ve ancak belli ödevleri yerine getirir ve etraflarındaki kişileri yeterince memnun ederlerse hak kazanacakları bir ödüldür. Bu sebeple de çoğu zaman gergin ve sinirli hissederler. İhtiyaçlarını ertelemedikleri her an kendilerini bencil hissederler. Siyah beyaz düşünceye de çok rastlarız. Ya tamamen bencil ya tamamen fedakar hissederler.

Burada bir “döngü” var. Kendini suçlamaya eğilimli insanlar sürekli kendilerini suçladıkları için de kendilerini suçlama eğiliminde olurlar. Kısır döngü burada başlar. Bu kendini suçladığın için kendini daha çok suçlamanın sonucunda iyice kuvvetlenen suçluluk duygusunun bir yerden kırılması çözümün ilk adımı.

“Zamanında sizi korumuş olan bu suçlayıcı ses” demiştim yazının başında. Burada altını çizmek istediğim şu; “içimdeki suçlayan, cezalandıran sesten nefret ediyorum, defolsun gitsin…” dediğiniz anda aslında o sesi daha da kuvvetlendirmiş olursunuz. Biliyorum, kulağa garip geliyor. Ama öyle.. Çünkü suçlayan ses beynimizdeki tehdit mekanizması ile ilgilidir. Kendimizi ne kadar tehlikede ve zarar görebilir hissedersek bu suçlayan sese o kadar çok tutunuruz. Çünkü öğrendiklerimize göre “koruyan kollayan otorite figürü” budur. Aksi türlüsü bize fazla yumuşak,narin ya da zayıf bile gelebilir.  Bu sebeple, kendi içimizdeki bir sese ne kadar çok nefret yöneltirsek beynimizdeki tehdit sistemi de o derece güçlenir ve sonra da o suçlayıcı ses kendini korumak için daha da fazla silahlanır. Bir döngüdür bu.

Her terapistin ve her yönelimin bu döngüyü kırmak için farklı müdaheleleri var. Ancak ortak görüş ilk adımın duyguyu geçerli kılmak olması. Ne hissettiğinden değil, davranışlarından sorumlusun vurgusunun atlanmaması. Buradan Marsha Linehan ve Diyalektik Davranış Terapisi’ne de selam çakmış olalım. Duyguyu geçerli kılmak, “senin suçun değil” demek ilk adım, ancak kendi hayatının sorumluluğunu almak da ikinci adım diyen Linehan…

İkinci kitabımın teması da bu olacak diye düşünüyorum. Kendini olur olmaz her şey için suçlamadan da hayatının sorumluluğunu üstelebilir misin?

Keyifle okuduğunuzu umarım.

Hayatın Optimizasyonu ; Can Gürses

Sosyal medyayı bu kadar kullandığıma genel olarak lanet eden bir adamım… Üstelik sadece Twitter’ı aktif olarak kullanıyorum. En son Instagram paylaşımım 1 yıl, en son Facebook güncellemem 90 hafta önceymiş…

Yazarak kendimi daha iyi ifade ettiğimi düşündüğümden kendime Twitter’ı seçtim… Bu kadar zaman boyunca da kaçamadığım bir iki durum haricinde herhangi bir polemiğe bulaşmadığım için mutluyum.

Bu ortamda normalde hayatın bizi başka yollarla karşı karşıya getirmesinin imkansıza yakın olduğu insanlarla tanıştım. Bazılarının hayatımda önemli rolleri de oldu ve olmakta da…Deniz de sosyal medya sayesinde tanımaktan memnun olduğum isimlerden biri. Daha birinci dakikadan yaptığı işi ne kadar severek ve tutkuyla yaptığını hemen anlıyorsunuz ki… Bu benim bir insanda görmek istediğim ilk özellik.

Birinin önce bir hedefi olmalı, bu hedef yapay, maddesel, para vs. gibi bir hedeften çok hayatı hem kendi hem başkaları için anlamlı kılacak ve yeteneklerini göstereceği bir bir hedef olmalı… Ve bu hedefini bulduktan sonra da buna kendini adamalı (bence).

Bu arada böyle insanlar sanılanın aksine en zararsız insanlardır… Her şeyin üzerinde bir tutkusu olan birey tutup da kimseye sarmaz, kimsenin hayatına karışmaz, benmerkezci değildir.

O yüzden bazen beraber olduğunuz kişi, işini ilişkinizin önüne koyuyormuş gibi hissediyorsanız belki bu onunla ilgili değil de sizin tutkuyla bağlandığınız bir hedefiniz olmamasının yarattığı boşluktan kaynaklı olabilir. Belki…

Şu an tamamen serbestçe aklıma gelenleri yazıyorum ve muhtemelen üzerine çok fazla düzenleme yapmayacağım…

Devam edelim:

Deniz’in kitabını karıştırmaya başladığımda rastgele açtığım sayfalardan birinde şunu gördüm:

Hayatınızı istemediğiniz şeylerden kaçarak geçirmeyi de seçebilirsiniz, istediğini şeylerin arkasından giderek de… Seçim sizin.

İlk konuştuğumuzda, yazmak istediklerimi yine benim ilgi alanım olan matematik bağlamında birleştirebileceğimden bahsettiği için bu cümleyi özellikle seçtim…

Şöyle ki, lise döneminden öğrenilen bir mevzudur; bir fonksiyonun maksimum ve minimum değerini bulmak…

Lisede öğretilen genelde ‘tek değişkenli’ bir fonksiyonun, f(x), max/min noktalarını bulmaktır. Ancak bir fonksiyon çok fazla parametreye de bağlı olabilir; f(x,y,z,..)…

Şimdi böyle fonksiyonların max/min değerlerini bulmak için yine tek parametreye göre hareket edebilir ya da tüm parametrelerine göre çalışabilirsiniz.

Matematikçiler bilir ki; çok değişkenli bir fonksiyonu tek parametresine göre optimize etmeye çalışırsanız elde edeceğiniz şey, lokal bir maximum veya lokal bir minimumdur… Eğer global optimizasyonu arıyorsanız, çok değişkenli bir fonksiyonu her değişkenine göre optimize edersiniz.

Aranızda sadede gel lütfen diyenler için matematiksel işkence burada bitiyor ..

Bakınız hayat da aynen bu çok değişkenli fonksiyonun optimizasyonu gibidir. Hayatın bağlı olduğu bir çok parametre mevcut; aile, sağlık, iş, para, ilişkiler…

Kimisi hayatını sadece işine ve/veya ilişkisine odaklanarak, sade o parametre üzerinden optimizasyon yapmaya çalışarak geçirir… Genelde elde edilen de lokal (yani averaj) bir mutluluk veya lokal bir hüsrandır. Bu nispeten risksiz bir tercih gibi görünür ancak tek bir şeye odaklanarak kaybettiklerinizi sonradan anladığınızda yaptığınız hatayı anlarsınız…

Kimisi de hayatının her parametresi üzerinden bir optimizasyon yakalamaya çalışır… Elde edilen şey ya global bir mutluluk ya da global bir hüsrandır… Ki ilk denemelerde sonuç hüsran bile olsa en azından “kalıcı iyilik hali” için nelerin değişmesi gerektiğini anlamış olursunuz…

Burada hayatın her parametresi üzerinden optimizasyon yapmaktan kastettiğim şey kesinlikle her parametreyi mükemmel bir noktaya taşımak değil… Bu kesinlikle değil. Hayatın her parametresinin her an en iyi noktasında olması gibi bir zorunluluk yok ve mümkün bir istek de değil ne yazık ki… Deniz’in kalıcı “mutluluk” yerine ısrarla “iyilik hali” tamlamasını kullanmasına denk gelen bir ayrımdan bahsediyorum.

Başka bir deyişle, hayatta da, aynen matematikte olduğu gibi, bazen bazı parametreler yükseklerdeyken bazıları çok muhteşem değerler almayabilir; ancak tüm bunların kombosu bu parametrelerin oluşturduğu fonksiyonun; hayatın kendisinin maksimum değerini verir.

Bazen o yüzden ‘less is more’ haklı bir ifadedir. Bazı parametreler diğerine göre az değer alacak ki, hayat fonksiyonunuzun değeri optimize olabilsin.

Özetle, optimizasyon ile maksimizasyon arasındaki karmaşadan kaçmak lazım… Optimizasyonun sonucunda huzuru; maksimizasyon ile (muhtemelen hayat jargonunda karşılığı mükemmelliyetçilik) bitmeyen huzursuzluğu bulma ihtimaliniz çok yüksek…

Muhtemelen huzur denilen şey de işte biraz düşüp kalktıktan sonra tam bu global mutluluk halinin bulunduğu an herhalde sevgili okuyucu… Tahminlerimiz o yönde ..

Can GÜRSES

https://twitter.com/canitti

https://cangurses.wordpress.com/

Aşk Liberal Bir Sözleşme Mi? Esra Sarıoğlu

Sevgililer gününün en sevdiğim tarafı, feministlerin aşka dair eleştirilerini dillendirmesine bir vesile olması. En azından gündemi bahane ederek romantik kültürün nahoş taraflarından dem vurabiliyoruz. Ben de bu geleneğin izinden gidip, “liberalleşen heteroseksüel romantik kültür”de aşkın kadınlarda ne gibi yaralar açtığından ve bu yaraların duygusal/toplumsal dinamiklerinden bahsedeceğim. Simone de Beauvoir, “Aşk sözcüğü kadınlar ve erkekler için hiçbir şekilde aynı anlama gelmez ve bu onları bölen ciddi bir yanlış anlamadır” derken her şeyden önce aşkı cinsiyet dinamikleri doğrultusunda ele almak gerektiğini ifade ediyordu. Beauvoir’in işaret ettiği şeyi şuan kendi eylemimde bile açık bir şekilde görebiliyorum: sol entelektüel camianın erkekleri aşk konusunda yazmaz ve sessiz kalırken, bir kadın 14 Şubat geldi diyerek kaleme sarılıyor.

Kadın ve erkeğin aşk karşısındaki oryantasyonlarının farklı olmasını fıtratlarına değil, cinsiyet asimetrilerine bağlayanlar feministlerdi. Aşk, bilhassa 1960’lı ve 1970’li yıllarda ikinci dalga hareketindeki feministler için siyasetin o kadar merkezindeydi ki, Shulamith Firestone, feminist devrimin aciliyetini vurgulamak için yazdığı Cinselliğin Diyalektiği’nde, kadınların ezilmesinin nedenlerini tartışırken, aşkın çocuk büyütme sorumluluğundan belki de daha ezici bir rolü olabileceğini öne sürmüştü. Radikal feministler için aşk, saf hali ile yaşanabilecek bir ilişki türü değil, tersine, yozlaşmış iktidar sisteminin ayırt edilemez bir parçasıydı. Cinsiyet ve sınıf tahakkümü üzerinde yükselen toplumda aşk bir aparata dönüşüyor, ekonomik ve sosyal sömürünün payandası işlevini görüyor, kadının psikolojik düzeyde erkeğe bağımlı kalmasını sağlıyordu. Kadın kendi varlığının bilincine aşk sayesinde varıyor, erkeğin ilgisi ve onayı ile kendisini muteber hissediyordu. İkinci dalga feministleri aşk hakkındaki analizleri ile “duygular siyasetinin” önünü açtılar. Fikirleri çok popülerleşip hepimizin ortak görüşü haline gelmedi fakat, aşka eleştirel yaklaşanlar için hep bir çıkış noktası oldu. 2003 yılında çıkan Aşka Hayır kitabında aşka ve erotik ilişkilere karşı güçlü bir polemiğe girişen Laura Kipnis, kendisinden 30 yıl önce yazmış Shulamith Firestone’un izinden gitti. Benzer bir şekilde, son zamanlarda akademide filizlenen ve gelecek vaat eden “duygulanım çalışmaları” da o dönemin feminist analizlerinden ilham almakta.

Öte yandan, aşk hakkındaki popüler söylemlerin neredeyse hepsi, radikal feministlerin aksine, eşitsizliğin sosyoloji ders kitaplarında geçen bir kelime olduğu ve aşkla alakası olmadığı varsayımına dayanıyor. Son yıllarda yaygınlaşan liberal aşk söylemi ise aşkı mistifiye etmemesi ve toplumsal dinamiklerle bağlantısını gözardı etmemesi bakımından diğer söylemlerden biraz da olsa farklı. Popüler psikoloji ve terapi kültürü vasıtasıyla özellikle Batıda geçerlilik kazanmış, Türkiye’de ise yaygınlaşmaya başlayan bu söylem, aşk ilişkisini sözleşme boyutunu vurgulayarak  ele alıyor. Bu çerçevede aşk, tarafların erkek ve kadından oluştuğu bir sözleşme ve bu sözleşmeye iki insan özgür iradeleri sonucunda dahil oluyorlar. İlişki boyunca birbirlerinin bireysel hak ve özgürlüklerine saygı duyacakları sözünü verip, sözleşmeleri, diğer bir deyişle ilişkileri hakkında müzakere edebiliyorlar, ve gerektiğinde sözleşmeyi feshedip, ilişkiyi bitirebiliyorlar. İngilizce’de eş ve sevgili yerine kullanılan “partner” kelimesi liberal aşk söyleminin Batıda ne denli yerleşmiş olduğunun yalnızca küçük bir göstergesi. Partner kelimesi hem heteroseksüel ilişkilerin dilsel konvansiyonlarını aşmaya çalışan bir terim, hem de liberal aşk söylemin kurucu dilsel öğelerinden biri.

Türkiye’de de tarihsel olarak erotik ilişkilerin kısmi liberalleşmesinden bahsetmek mümkün. Bireylerin kendi tercihlerinden ziyade ailelerin belirleyici olduğu görücü usulünün erozyona uğraması, bireyin romantik özerkliğinin altını çizen sevgililik kurumunun meşrulaşması, hatta sevgililer gününün popülerlik kazanması liberalleşmenin göstergeleri olarak okunabilir. Buna karşın, erkekler liberalleşmeye güçlü bir reaksiyon gösteriyor ve bu durum “erkeklik krizi” olarak adlandırılıyor. Kadına yönelik şiddetin bu denli yaygın olması, erkeklerin liberal sözleşmeyi kabullenmemesinden kaynaklanıyor. Kadınların erkek şiddetine en çok maruz kaldıkları zamanın, ilişki sözleşmesini feshettikleri veya feshetmek istedikleri zamanlar olduğunu düşünürsek, Türkiye’de liberal ilişkinin ne kadar cılız bir temeli olduğunu ve erkekler tarafından ne kadar az kabul gördüğünü daha iyi anlayabiliriz.

Şiddet bu denli yaygın ve yakıcı bir mesele iken, yeni gelişen liberal aşk söyleminin zarardan çok faydası olduğu düşünülebilir. Nihayetinde, liberal sözleşmenin erkekler tarafından kabulü, kadınların bireyselliği ve özgürlüğünün tanınması anlamına geleceğinden, kadınları güçlendireceğini, ilişki içinde onlara alan açacağını, ve erkeklerin kendilerine hak gördükleri şiddet uygulama ve baskı altına alma “yetkiler”ini dizginleyeceğini tahmin edebiliriz. Ne var ki,  liberal aşk söyleminin Türkiye’ye etkisini fayda ve zarar kavramları aracılığıyla tartışmanın önemli bir hususu görmezden gelmemize sebep olduğunu düşünüyorum. Belli bir “iyileşme” vaadi taşıdığı için, bu söylem çerçevesinde şekillenen romantik ilişkinin yarattığı tahribatın üzerinde durulmuyor ve dolayısıyla liberal aşk sözleşmesi eleştirel olmayan bir şekilde, pek çok aktör tarafından sahipleniliyor.

Aşk Neden Acıtır? kitabında, sosyolog Eva Illouz liberal hegemonyanın tuzağına düşmeden, sözleşme prensibine dayanan modern aşkın kadında nasıl ve neden hasar yarattığını detaylı bir biçimde anlatır. Her şeyden önce, diyor Illouz, kadınlar serbest piyasa toplumlarında aşka ve romantik ilişkilere eskisine nazaran daha yoğun bir biçimde ihtiyaç duyar. Sebep, modern piyasa toplumlarında “kendilik değeri”nin (self-worth) ekonomik ve sosyal statünün doğrudan bir sonucu olmaktan çıkmasıdır. Piyasa toplumlarında benlik toplumsal hiyerarşideki pozisyonun otomatik bir uzantısı olarak değer kazanmaz veya kaybetmez, başka bir deyişle verili değildir ve tesis edilmesi gerekir.  Ontolojik bir emniyetsizlik hissi yaratan bu dönüşüm sonucunda, insanlar kendilik değerini tesis edebilmek için kişilerarası ilişkilere yaslanmaya başlarlar ve ilişkiler benliğin değer kazanmasında asli öğe olur. Kendilik değeri performatif bir şekilde kazanılmaya başlayınca da, bilhassa aşk, benliğin değerinin onaylandığı biricik alan olarak belirir. Aşk sayesinde, ben ve öteki arasında öyle bir bağ kurulur ki, ben, öteki aracılığı ile değer duygusunu inşa eder.

Aşk ile liberal sözleşmeyi birbirine sıkı sıkı bağlayan unsur da budur. Hem aşkın hem de liberal sözleşmenin kalbinde, ötekinin bene verdiği değerin bir ifadesi olarak tanıma (recognition) yatar. Tanıma ilişkinin kalbindedir çünkü kendilik değerimizi, öteki bizi tanıdığı için, bizi değerli görüp kabul ettiği için kazanabiliriz. 1990’lar ve 2000’lerde Axel Honneth ve Nancy Fraser gibi siyaset felsefecileri tanınma kavramının can alıcı öneme sahip olduğunu ve ancak tanınma sayesinde toplum içinde pozitif benlik algısı inşaa edebileceğimizi öne sürdüler. Ayrıca tanınma siyaseti olmaksızın toplumsal eşitliğin ve adaletin mümkün olmayacağının altını çizdiler.

Eva Illouz ise aşktaki tanıma dinamiğinin kadında açtığı yaraların altını çizer. Hem kadın hem de erkek pozitif bir benlik algısı kurmak için ötekinin tanınmasına ihtiyaç duysa da, diyor Illouz, aşk söz konusu olduğunda kadın erkek tarafından tanınmaya, erkeğin kadın tarafından tanınmaya ihtiyaç duyduğundan daha fazla ihtiyaç duyar. Kadının kendilik değeri erkeğin onu tanımasına çok ama çok sıkı bağlarla bağlıdır. Erkeğin kendilik değeri ise kadının onu tanımasına o kadar da endeksli değildir. Bu fark, ne feminen ve maskülen psike ile ne de kadının Venüs erkeğin ise Mars’tan gelmesiyle ilişkilidir. Kadın ve erkeğin duygusal farklılığı olarak tezahür eden şey cinsiyet eşitsizliğinin ta kendisidir. Illouz’a göre kadın ve erkek arasındaki bu asimetrinin sebebi, tanınmaya ihtiyaç duyan kadın ve erkeğin her ikisinin de erkek egemen toplumda erkekler tarafından tanınmayı daha değerli bulmalarından kaynaklanıyor. Bu yüzden, kadınlar ilişkiyi çok daha büyük bir hevesle ve bazen de çaresizlikle arzuluyorlar. Erkeği ilişkiye ikna etmeye çalışan, “talepkar”, “ısrarcı” taraf oluyorlar. İlişkiler için geliştirdikleri “stratejiler”, “biyolojik saat” leri veya çocuk yapma istekleri yüzünden olmuyor, bunların ötesinde bir yerlere, kendilik değerine uzanıyor. Illouz, erkek egemenliğinin törpülendiği, kadınların ekonomik ve sosyal hayata katıldıkları toplumlarda bile bu durumun devam ettiğini, asimetrik tanınma dinamikleri sebebiyle hetereoseksüel kadınların duygusal tahakküm altında kaldığını ve aşkta canının yandığını öne sürüyor.

Erkeklerin, Illouz’un dediği gibi, yalnızca erkeğin tanınmasına ihtiyaç duyduklarından çok emin değilim. Illouz’un analizinin burada biraz kolaya kaçtığını düşünüyorum. Belki de, erkeğin  tanınma ihtiyacı sevgili ile sınırlı değildir, öbür ötekiler tarafından tanınmak da onun için çok önemlidir. Erkek, George Herbert Mead’in ifadesiyle referans grupları, alakalı  ötekiler, veya genelleştirilmiş öteki tarafından da tanınmaya en az eş/sevgili tarafından tanınmak kadar ihtiyaç duyuyordur. Mesela, genç erkek bir romancı düşünün. Kadınlar ile romantik ilişki onun için gerekli olabilir ama yeterli değildir. Kendisi gibi genç romancılar (anlamlı öteki), referans alıp kendini kıyasladığı yazarlar (referans grubu) ve en nihayetinde bütün toplum (genelleştirilmiş öteki) tarafından tanınmayı isteyip, önemseyecektir.

Öte yandan, aşkta tanınma dinamiğinin cinsiyetler arasında asimetrik olduğu aşikar. Karl Ove Knausgaard’ın yazdığı altı ciltlik otobiyografik roman Kavgam’ın ikinci cildini biraz da soruyu merak ederek okumuştum. İngiltere’de Aşık Bir Adam başlığıyla yayımlanan kitap Knausgaard ile partneri Linda’nın ilişkisine odaklanıyor.  Cinsiyet hiyerarşilerinin epeyce törpülendiği ve Knausgaard’ın kendi deyişiyle “cinsiyetin toplumsal olarak inşa edilmiş olduğu bir ülke”de, İsveç’te geçiyor anlatı. Aşklarının hararetli dönemi geride kaldıktan sonra, Knausgaard son derece hızlı bir şekilde “kendine ait bir oda” arayışına giriyor, hem sembolik hem de sözlük anlamıyla. İlişkiye daha az zaman, kendine ve yazmaya daha fazla zaman harcıyor. Şair olan Linda ise ilişkiye ve yakınlığa çok daha fazla ihtiyaç duyuyor, Knausgaard’la baş başa daha çok vakit geçirmek istiyor. Öte yandan, Knausgaard çocuk bakımından yemek yapmaya kadar bütün sorumluluklarını yerine getiriyor. Aralarında cinsiyetçi olmayan, eşitlikçi bir işbölümü var. Tek eşitsizlik, ki Linda’yı rahatsız eden de bu, duygusal asimetrileri.

1970’lerde sevgi ve aşk siyaseti üzerine kafa yoran Siyah Feministler’den Audre Lorde, feminist siyasetin kadının kendisini sevmesini, kendisine değer vermesini ve  kendisini aşmasını sağlayacağını düşünüyordu. Feminist siyaset  kadınların benliğinde yeni bir oryantasyon meydana getirecek ve kadınlar hem kendilerini hem de birbirlerini seveceklerdi. Türkiye’de içinde bulunduğumuz koşulları, duyguları, gerilimi ve ilişkileri düşündüğümde Audre Lorde’nin beklentileri açıkçası çok uzak ve naif geliyor. Öte yandan, aşk, kendilik değeri ve duygusal eşitsizlikler üzerine düşünmeyi önemli bir uğraşı olarak görüyorum. Bu çabanın bir ayağı belki daha akademik, okumak ve fikir teatisi yapmaktan geçiyor, diğer tarafı ise daha şahsi, kendini tanımak, soğukkanlı bir iştahla kendini keşfetmek, ve Ermeni mistik George Gurdjieff’in deyişiyle “kendi üzerine çalışmak”tan geçiyor.

Kanıta Dayalı Psikoterapiler Yrd.Doç. Filiz Şükrü

Bilişsel Davranışçı Terapilerin Üçüncü Dalgası; Farkındalık Ve Kabul

Psikiyatrik bozuklukların önlenmesi ve tedavisinde ruh sağlığı alanında çalışanlar oldukça aktif rol oynamaktadır. Psikiyatrik bir bozukluğun önlenmesi ayrı, bozukluk olduktan sonra tedavi edilmesi ayrı işlerdir. Psikoterapiler bir asırdır psikiyatrik bozuklukların tedavisinde kullanılmaktadır. Psiko=ruh, terapi=iyileştirim demektir. Bir hastalığı iyileştirmeye çalışan insanlar bu amaçla bir çok farklı yöntem denemiş ve işe yaradığını kanıtlamaya çalışmıştır. Kanıta dayalı terapiler denildiğinde psikiyatrik bozukluğun tedavisindeki yararlılığı kontrollü çalışmalarla kanıtlanmış ve ruh sağlığı alanındaki hastalıkların önlenmesi ve/veya tedavisinde işe yaradığı tekrarlanarak gösterilmiş terapiler denilmeye çalışılmaktadır.

Kanıta dayalı psikoterapi kavramı bilişsel davranışçı terapi (BDT) akımının doğuşu ile önem kazanmış ve bilim insanları psikoterapi yöntemlerinin işe yarayıp yaramadığını, hastalığın derecesini değerlendiren çeşitli objektif araçlar (ölçek, kan tahlilleri, görüntüleme yöntemleri, nöropsikolojik testler vb.) aracılığı ile araştırmaya başlamıştır. Sonuç olarak bilişsel davranışçı terapi alanındaki çalışmalar, psikiyatrik hastalıkları kişinin duygu, düşünce ve davranışları ile ilgili çıkamadığı bir kısır döngü süreci ile kanıta dayalı (bilimsel olarak) açıklamış ve olumsuz duyguyu azaltmanın (dolayısıyla ruhsal hastalıkları azaltmanın, ya a ruhsal hastalıklardan korunmanın) düşünce ve davranış sistemlerinin düzenlenmesinden geçtiğini kanıta dayalı olarak göstermiştir.

Bir süre sonra bilişsel davranışçı terapist’ler aynı çatı altında durarak ve fakat çeşitli özellikli hastalıklar için farklı BDT alt özellikli (özelleşmiş) akımlarını üretmeye ve araştırmaya başlamışlardır. 1970’li yıllarda önce ikinci dalga BDT’ler (salt davranış temelli terapilerden, biliş-davranış temelli terapilere geçiş) ile çalışan geçtiğimiz yıllarda da üçüncü dalga BDT’ler (biliş-davranış terapilerinden içgörü-farkındalık-kabul temelli terapilere geçiş) psikoterapi literatüründe boy göstermeye kanıta dayalı literatürde ‘bizler işe yarıyoruz’ demeye başlamıştır. Üçüncü dalga BDT’ler duygu-düşünce-davranış temelinde çalışan klasik bilişsel davranışçı terapi yöntemlerinin üzerine işe yararlılığı bilimsel olarak gösterilmiş yeni yöntemler eklemleyen özellikli terapi yöntemleridir.

İkinci kuşak bilim insanları (Ellis, Beck, Lazarus) işlevsel olmayan düşünce yapılarının (otomatik düşünce, şema, ara inanç, ana inanç) değiştirilmesini ve dolayısıyla duygu ve davranışlardaki düzelmeyi tedavi edici ana yol olarak görmekte iken, üçüncü kuşak bilim insanları (Linehan, Segal, Kabat Zihn, Hayes, Strosahl, Menin, Berking) ana tedavi odağını duygu kavramı üzerinde yoğunlaştırmış, duygu regülasyonunun düşünce ve davranışlar üzerindeki tedavi ediciliği üzerinde durmuştur. Özetlemek gerekirse ikinci kuşaktaki ‘ne düşünüyorum ve ne hissediyorum’ soruları, üçüncü kuşakta yerini ‘ düşüncelerim ve hislerim bana ne söylemeye çalışıyor’ soruları ile değişmiştir. Adı ne olursa olsun bu terapilerin temel çalışma prensipleri klasik BDT öğretilerinin temeline dayanır. Yani danışanlarla düşünce, duygu ve davranışları arasındaki ilişkiyi ve kısır döngüyü  öğretme ve ruhsal hastalıklara neden olan bu kısır döngünün kırılması için ev ödevleri ile çalışma seansları düzenleme terapistin en temel görevidir.

Üçüncü dalga terapistler zihnin ürettiği duygu ve düşüncenin içeriğinden (örn: övgü almaz isem bu benim sevilmediğim anlamına gelir düşüncesinden) çok düşünme biçiminin (Örn: yargılayıcı düşünme biçimi) belirleyici olduğunu dile getirirler. Yani farkındalık ve kabul temelli terapiler (3. dalga terapiler) ruhsal rahatsızlığa yol açan duygu, düşünce ve deneyimlerin değiştirilmesinden çok kabullenilmesini hedef alırlar. Farkındalık-kabul temellli terapilere göre değişim, yani ruhsal iyieşme, yani duygu regülasyonu, zihnin yargılayıcı düşünme biçimine sahip olabileceğinin yargılamadan kabul edilmesi ile doğal olarak gelecektir. Farkındalık-Kabul temelli terapilerin tamamında meditasyon önemli yer tutmaktadır. Meditasyon ile danışana zihnin ‘dikkat’ fonksiyonu şimdiki ana çekme egzersizleri yaptırılır. Çünkü zihin gelecek ve geçmiş ile ilgili düşüncelerle doludur ve geçmiş/gelecek ile ilgili düşünceler ise  büyük bir çoğunlukla çarpıktır, yanlıdır ve yargılayıcıdır. Yani gerçek değildir. Gerçek olan şimdi ve burada yaşanandır. Şimdi ve burada ise bu andadır. Beş duyumuzdadır. Dikkati duygu ve düşünceden yargısızca alıp (duygu ve düşüncelere mesafe koyup) algılara çekme işine meditasyon denir. Meditasyon sırasında odak noktası genelde ‘nefes’ olarak seçilmekte ve danışana nefese odaklanma öğretilmektedir (nefes egzersizi). Egzersiz sırasında kişiye duygu, düşünce, davranışlarını da fark etmesi, bastırmaması fark ettiği anda kabul etmesi ve dikkatini şimdiye (nefese) çekmesi telkin edilir. Üç dalga kognitif terapiler düşüncenin içeriğinden çok süreci (akışı) ile ilgilenir ve o akışı değiştirmeye odaklanır.

Düşünceler zihnimizin birer ürünüdür. Ve zihin mükemmel işleyen bir yazılım programı değildir. Olabildiğince bizi tehlikelerden korumaya çalışan, bu amaçla olumsuz duygu, deneyim ve düşüncelere odaklanan bu yazılımın ürünleri doğal olarak çarpık ve gerçek dışı olabilir. Üçüncü dalga terapiler bu düşüncelerin gözlemlenmesi ve kabul edilmesi konusunda danışanı yüreklendirir. Danışan meditasyon sırasında dikkatin düzenlenmesi ile olumsuz düşünce ve duygulara maruz kalmayı da dener. Klasik BDT öğretilerinde öğrenildiği üzere maruziyet deneyimlendikçe alışma tüm doğallığı ile gelecek ve kişi fıtratı gereği rahatlayacaktır. Olumsuz duygu ve düşünce geçicidir ve geçecektir. Her çeşit duygusal deneyim olduğu gibi kabul edildiğinde emosyonların regüle edilmesi gerekliliği anlamsızlaşır. Üçüncü dalga terapilerin hedefi aslında akıp giden şimdik yaşamın regülasyonudur. İşte bu yaşam regülasyonu teknikler halinde ve yaklaşık 8-12 seans süren bir terapi yolculuğu içinde danışana farkındalık, yargısızlık, kabul, gözlem ve bilişsel ayrışma egzersizleri öğretilerek sağlanmaktadır.

  

  

  

 

Affetmek

Affetmek, O’nun içineki yaralı,terk edilmiş, yalnız,öfkeli ve hatta belki de şımarık çocuğu sevmeye kendini hazır hissetmektir.

Lafta söylemesi kolay. Ama kendini bu hazır olma aşamasına getirmek yıllara yayılan bir süreç. Terapi ne kadar sürer? En sık aldığım sorulardan biri. Süpervizörüm Doç. Dr. Aslı Akdaş’dan öğrendiklerim ışığında bunu yazmak isterim:

Danışanın terapiden ne beklediğine ve neye hazır olduğuna göre değişir. Bir çok yaklaşımda ilk seansta danışanın terapiden ne beklediği konuşulur. Bu çok önemlidir. Hem donanımınız, hem de yaklaşımınız danışanın beklentisini karşılayabilecek midir? sorusunun cevabını bulmak için önemli bir adımdır.

Somut bir örnekle açıklamaya çalışayım. Bir meslektaşımın danışanı her seans gelip, uzanıp, hiç bir şey yapmadan ve konuşmadan öylece yatıp sonra da gidiyordu. Benim ekolüm için uygun bir yaklaşım değil. Ancak belki de o danışanın ihtiyacı oydu. Belki o danışan bana gelseydi ona iyi gelmeyecekti.

Terapiden fayda alabilmek için esas olan danışan-terapist ilişkisidir. İstisnasız her danışana iyi gelebileceğini düşünmek bence çok üst perdeden bir iddia. Bu sebeple, benden çok farklı ekollerde çalışan meslektaşlarıma çok kereler danışan yönlendirmişimdir.

Bu vizyonu bana kazandıran hocalarıma ne kadar teşekkür etsem azdır. “Tek doğru benim doğrumdur, en iyi yol benim yolumdur” diyen köşeli hocalardan rehberlik alsaydım asla bu terbiyeye gelemeyecek, kendi küçük dünyamda kavrulup gidecektim. Gerçi kendime de haksızlık etmeyeyim, kendi rehberlerimi de kendim seçtim 🙂 Bu vesile ile “hangi ekol daha iyi” sorusuna da cevap vermiş olayım. Esas olan klinisyenlik becerisi ve terapistin vizyonudur.

Konumuza dönersek, seçtiğim rehberlerden biri, beni bana uygun olduğunu düşündüğü bir terapiste yönlendirdi. Benim beklentim de “çocukluğumdan getirdiğim inançlar yüzünden çocuğuma yaşatabileceklerimin önüne geçmek, yeterince iyi bir anne olmak” idi. Bu derin bir mesele olduğu için terapistim bana sürecin uzun olacağını haftada bir görüşürsek buraya varabileceğimizi bunu kabul ediyorsam başlayabileceğimizi söyledi. Kendisine çok çektirdiğim bir beş yıl geçirdik. Bugüne kadar adını hiç açıklamadım. Kitapta kendisine açık açık teşekkür bile etmedim. Çünkü paylaşmak istemedim. Ancak şu an bunu yapmaya hazır hissediyorum. İçimdeki çocuğu büyütebildiğimi ilk kez bu kadar hissediyorum. Sevgili Pınar Serbest, iyi ki varsın. İçimdesin.

Bu büyüyen çocuk sayesinde bu yaz bambaşka bir deneyim yaşadım. Karşındakini gerçekten, iliklerinde hissederek affetmenin nasıl bir şey olduğunu. Bu “affettiğim” kişi annem.

Annemin içindeki terk edilmiş çocuğu sevmeye hazır hissettiğim anda ilişkimiz değişti. Hayatım boyunca onun içindeki  terk edilmiş-öfkeli çocuk ve ben hep annemin ilgisi için rekabet ettik. Çocukluğum,ergenliğim,gençliğim ve bu  yaşıma gelene kadarki süreçte bazen az bazen çok ama hep benim içimdeki terk edilmiş-öfkeli çocukla annemin içindeki terk edilmiş-öfkeli çocuk didişti durdu.

Mesleki hayatlarında ve arkadaşları ile olan ilişkilerinde olgunluğuyla, sağ duyusu ile bilinen bu iki kadın ne oluyordu da bir araya geldiğinde önemsiz bir oyuncak için didişen iki anaokulu çocuğuna dönüşüyordu? Ne tetikleniyordu?

Ben O’nu affedemiyordum. Affedemiyordum çünkü O’nun yüzünden annemin benimle yeterince ilgilenmediğini düşünüyordum. Annem ilgisinin önemli bir kısmını ona vermek zorundaydı. Bu yüzden O’ndan bazen nefret ediyordum. Bazen yaptığı her şey batıyordu. Aslında benim hakkım olan bir şeyi yıllarca çaldığını düşünüyordum. Ve hakkımı geri alana kadar da vaz geçmemeye kararlıydım. Bu yüzden her fırsatta O’nu alt etmeye çalışıyordum.

Ama bu yaz bir şey oldu… Ne oldu? diye sormayın somut bir şey söyleyemem. Sorsanız “birden aydınlandım” diyeceğim. Ama biliyorum ki aslında ben yıllar önce bir tohum ektim. Sekiz yıl önce. O tohumu da hiç üşenmeden her gün suladım. Önce bir filiz verdi, sonra gövde. Ama lezzetli ve sulu meyve hemen gelmedi. Ben yine de sulamaya devam ettim. Ve bu yaz, ilk kez bambaşka bir bağ kurabildim annemle. Ne zaman “didişme” refleksim gelse yerine başka bir şeyi seçip uygulayabilecek kadar duygularımı regüle edebildim.

Yani, kendi içimdeki incinmiş çocuğa merhem olunca, öfkeli çocuk da kendiliğinden etrafı tekmeleyeceğine güvendiği yetişkinin sözünü dinleyebilmeye başladı. Yani içimdeki dengede-dingin hisseden yetişkin beynimin kumandasını ele geçirebildi.

Ben buna hazır olup ilişkiyi o şekilde başlattıktan sonra bir baktım, o da benimle aynı şekilde ilişkileniyor. “Didişme” yerini “saygıya ve tadı çıkarılan keyifli bir ilişkiye” bıraktı.

Bir örnek; seminerler yaklaştıkça tetikte ve işkolik olan modum iyice devreye girdi. Kızımı ihmal eder oldum. Annem bunu fark etmiş olacak ki “Seni çok özledi lütfen bırak artık bilgisayarı” dedi. Ben de “bunu ben yapmazsam yapacak başka biri yok” dedim. Tam hayatta kalma modundayım. Ama ses tonum ve duygum öfkeli çocuk modu değil, karşısındakini sayan bir erişkin moduydu. Ve gerçek duygunuz ne ise karşınızdakine her zaman o geçer.

O anda ihtiyacım olan rehberlik geldi, çok tatlı bir tonda “Tamam canım yine yap ama bir saat sonra yap önce sana bir doysun” dedi. “Çok haklısın” deyip kapattım. Bir anda beynimdeki tetikte ve hayatta kalma modu yerini sakin ve kendiliğinden akan moda bıraktı.

Şimdi gelelim “reklamlara” 🙂

Blog’un ana sayfasında seminer duyurularım var. Eğer bir tohum atmak, ya da attığım tohuma biraz daha su vermek istiyorum diyorsanız katılabilirsiniz. Seminerler ücretli ancak burs imkanı da var. Bu tarz seminerler,kitaplar, blog yazıları ve sosyal medya yazıları tohum ekip, sulamak sürecinde birer adım olabilir. Ancak asla kurtarıcı, bir anda hayat değiştiren mucize çözüm olamazlar. Mucize,hızlı çözüm vaadi var ise, ya da tek bir yöntemi “olağanüstü” diye dayatan birileri var ise, lütfen kendinizi koruyun.

Sevgiyle kalın…

Öyle Olmadığını “Biliyorum” ama “Hissedemiyorum”

  • Değersiz olmadığımı biliyorum, ancak hissedemiyorum…
  • Uçağın en güvenli ulaşım aracı olduğunu biliyorum ama yine de çok korkuyorum…
  • Herkesin birden beni sevemeyeceğini biliyorum ama yine de herkesi ikna etmeye çalışıyorum

Bilmek ama hissedememek… Yani muhakeme eden yan devreye girdiğinde, sağduyulu yan devreye girdiğinde gerçekçi olanın ne olduğunun adının konduğu ama iş değişime gelince tıkanıldığı noktalar.

Çocukluk yaşantıları yıllar içinde birikip beynimizdeki çeşitli duygu sistemlerini etkiler. Travma geçiren,ihmal edilen, terk edilen çocukların beyinlerindeki korku merkezi istikrarlı bir evde büyüyenlere kıyasla farklı işler. Çevremizle olan etkileşimimiz beynimizin yapısını olumlu ya da olumsuz olarak etkiler.

Sonra yıllar geçer. Yetişkin olduğunuzda artık çok farklı bir ortamınız olsa da beyin çocukluktan gelen beyindir. Artık yalnız olmasan da, korkulacak bir şey olmasa da, sevilip sayılsan ve özen gösterilsen de o beyin buna bir türlü inanamaz.

Beyin tutarlılık ilkesi üzerinden işler. Beyin, her şeyi zıttıyla anlamlandırır. Zıttı olmayan şey anlamsızdır. Yalom’un yaklaşımı bu sebeple çok çarpıcı gelir bana; “Yaşam, ölüm gerçeğini kabullendiğin zaman anlamlı hale gelir.” der. Çok derin, hazmedilmesi zaman alan bir yaklaşım.

Yine de aynı yere bağlanabilir “Ölüm gerçeğini biliyorum ama yine de zamanımın kısıtlı olduğunu bile bile çok küçük şeylere kafamı takıp günlerimi gecelerimi ziyan edebiliyorum”…

Değişim? Çözüm?

Araştırmalar der ki insan ilişkilerinin kuvvetlenmesi danışanın değişiminde çok kilit bir nokta oynar. “Inter-personal skills training” (insan ilişkileri beceri eğitimi) kognitif davranış terapisinde çok önemli bir araçtır. Danışanın sosyal çevresinin destekleyici ve besleyici olması terapiden alınan faydayı katlar. Bazı insanlar için yemek içmek kadar basit olan “sağlıklı çatışma”, bazı insanlar için dehşet veren fobidir. Çünkü büyürken bunu öğreten olmamıştır. Beyni ona “çatışma demek ilişkinin bozulması demek, yalnız kalmak demek” der. Sorsanız “öyle olmadığını biliyorum” diyecektir ama iş uygulamaya gelince her şeyi içinde biriktirir. Zamanla da strese bağlı kronik hastalıklar kendini gösterebilir.

Çözüm? Benim için cesaretlendirici bir terapist idi.

Doğrusunu isterseniz yazıyı “terapiye gidin” diye bitirmek istemiyorum. Çünkü benim de yanlış anlaşılma gibi bir “fobim” var. Gerçekte aslında en iyi çözümün bu olduğuna inanmam, ve kendi hayatımda da bunu uygulamama rağmen “reklam için yazı yazmışsın” deme ihtimali olanların ağzına laf vermemek için bunu yapmaya çekiniyorum. Umursamamam gerektiğini biliyorum, ama hissedemiyorum 🙂

Çünkü bazen beynimiz gerek doğuştan getirdiğimiz yapımız, gerekse çevre etkenleri dolayısıyla öyle bir hale ki ancak bu kadar değişebilir. Şema Terapinin kurucusu J. Young, “Şemalar (yani çocukluk yaşantıları dolayısıyla oluşan işlevsel olmayan inançlar,düşünceler,davranışlar vb) hiç bir zaman tamamen yüzde yüz ortadan kalkmaz” der. Ama zaten böyle bir yüzde yüzlüğe gerek de yoktur.

Her şeyi “tamamen” aşmaman  doyum aldığın, mükemmel olmasa da dibine kadar tadını çıkarabildiğin bir hayatın olamaz anlamına gelmez…. Bu demek değildir ki arada bir düşsen de kalkıp aynen devam edemezsin. Bu demek değildir ki bir gün her şeyle tek başına mükemmel şekilde baş edebilecek duruma gelmelisin. Bu demek değildir ki “düzelmelisin”.

Biz insanız. Tamir edilecek bir makine değil.

Yazmak benim için terapötik etkisi olan bir şey… Paylaşmak da öyle. Okuduğunuz için teşekkür ederim. Umarım zamanınıza değmiştir.

Sevgiler…