“O” ve “Bu”

O’nun yanında canlı hissedersin.

Bu’nun yanında gergin bir heyecan.

 

O’nunlayken varabileceğin en iyi noktaya doğru kendin adım adım yürüdüğünü hissedersin.

Bu’nunlayken gittiğin bir arpa boy yolu  Bu’na borçlu olduğunu…

 

O’nunlayken afiyetle yemek yersin.

Bu’nunlayken karnını doyurursun.

 

O’nun ilgisi ve dikkati kolayca sendedir.

Bu’nun ilgisi ve dikkati için çaba harcaman gerekir.

 

O’nunlayken nefes alırsın.

Bu’nunlayken soluk alıp verirsin.

 

O’nunla olmak yeni taşındığın evinin artık senin yuvana dönüştüğünü hissettiğin o ilk an gibidir.

Bu’nunlayken bir türlü köklenemezsin.

 

O’nunla olmak orman yürüyüşüdür.

Bu’nunla olmak mayın tarlasında gezmek gibi…

 

O’nunlayken kendine iyi bakar, dinginleşirsin.

Bu’nunlayken çılgınlık yapmak, çok yüksek duygular içinde olmak istersin.

 

O’nunlayken dayanışmanın ve işbirliğinin tadına varırsın.

Bu’nunlayken ise sıradışı olmak, sivrilmek, ayrıcalığını ortaya koymak…

 

O’nunlayken çorbada tuzun bulunsun istersin.

Bu’nunlayken ise çorbayı kendine istersin.

 

O’nunlayken başkalarıyla da daha iyi olursun.

Bu ise seni yalnızca kendine ister.

 

O sana inanır.

Bu’nu samimiyetine ikna etmek zorunda hissedersin.

 

O’na er ya da geç ulaşabileceğini hissedersin.

Bu, bağları bir kopardı mı “geri dönüşü olmaz” gibi hissedersin.

 

O, derdine derman arar.

Bu, her şeyi tek başına sırtlanmak zorunda hisseder.

 

Her ikisi de hayat maratonunu tek başına koştuğunun farkındadır ama;

O, başkalarının terini silmesini, su vermesini, alkış tutmasını cesaretlendirirken

Bu, terlediğini ve susadığını bile kabul etmez, zayıflık olarak görür.

 

O, kendini de başkalarını da insanca zaafları,düşüncesizlikleri,beceriksizlikleri ile birlikte kabul eder.

Bu, kendini ve başkalarını kabul edebilmek için ön koşul olarak hatasızlığı öne sürer.

 

O, sahip olduklarının dibine kadar tadını çıkarabilmek için yaşar.

Bu ise daha fazlasına ulaşabilmek için…

 

O’nun için vedalaşmak daha sonra devam etmek üzere kapatılan bir kitap gibidir.

Bu’nun vedalarından sonra ise tüm köprüler yıkılmış olur.

 

O, doymanın tadını çıkarır.

Bu ise doyduğu için üzgündür çünkü daha fazla yiyemeyecektir.

 

O’nun için olasılıklar ve yüzdeler vardır.

Bu’nun içinse değişmez kainat kanunları.

 

O’nun için yeni insanlar keşfedilecek yeni denizler gibidir.

“Bu” ise keşfedilecek yeni denizlerin olası risklerine takılır kalır.

 

O’nun için hedeflerine ulaşmak doyurucudur. Yenilgi hayatın olağan bir parçasıdır.

Bu ise zafer kazanmadan rahat etmez. Her yenilgi bir hezimettir.

 

O, utanır ama başkasına zarar vermediği müddetçe kendini rezil hissetmez.

Bu’nun içinse dört dörtlük olmayan her durumda rezil olmak kaçınılmazdır.

 

O, kendi ihtiyaçlarıyla başkalarının ihtiyaçlarını dengeler.

Bu’nun içinse ya sadece kendisi vardır ya da sadece başkaları. Ya yüzde yüz alır, ya da yüzde yüz veren taraftır.

 

“O” ve “Bu” kimdir?

“O” , aslında, büyürken bize yeterince iyi bakım verebilen, güvenle bağlanabildiğimiz kişidir. “Bu” ise kendi kafasının içinden çıkamadığı için başka bir canlıya bakım veremeyecek kadar kendiyle ve sorunlarıyla meşgul bir bakıcıdır.

“O” bakım verendir. “Bu” ise bakıcı…

Bu çok karmaşık ve derin konuyu özetleyerek açmak gerekirse;

Doğduğumuz ortamda hangisinin daha çok olduğuna bağlı olarak ileriki yaşlarımızda daha çok O mu yoksa BU mu olacağımız etkilenir.

Temel bakım veren kişi en çok hangisi ise genellikle biz de en çok o oluruz. Bazen araya koruyucu ya da yıkıcı faktörler girer. Bir anaokulu ya da ilkokul öğretmeni mesela. Ya da evin içinde sürekli birlikte olunan bir akraba. Bir abi ya da abla figürü.

Özellikle altını çizmek isterim ki, hiç birimiz sadece O’ndan ya da sadece Bu’ndan ibaret olamayız. Çünkü insan dediğimiz varlığı yeterince baskı altına alarak güvensiz ve çaresiz hissetmesini sağlayabilirsin. Böyle bir durumda da Bu’nun işlevsel olmayan baş etme mekanizmalarının devreye girmesi çok doğal olur.

Ancak gündelik hayatın akışında en çok hangisi devrede ise yaşam kalitemizi de o belirler. Ve en önemlisi çevremizi de….

Çünkü O’nlar O’nları, Bu’nlar ise Bu’nları sever. Mesela O’nlar Bu’nları çok yorucu ve tekinsiz bulur,  Bu’nlar ise O’nları çok sıkıcı ve boş.

Bu durumdan zararlı çıkanlar ise O’nlar değil Bu’nlardır. Çünkü huzurları yoktur. Hayatı yaşamaya değer kılan hakiki ve derin ilişkiler, tatmin, doyma ve güvende hissetme duygularından çoğunlukla mahrumdurlar. En önemlisi de, bu onların suçu değildir. Hayata bu şekilde yaklaşmayı anadil öğrenir gibi öğrenmişlerdir, en rahat ettikleri durum da bu sebeple Bu’dur.

Değişim ne zaman gelir? Genellikle baş etme mekanizmalarının (aşırı çalışma,programını hep dolu tutma,kontrolcülük vb) artık işe yaramadığı, ayağa dolandığı noktada. Mesela beklenmedik bir başarısızlık, reddedilme, içten içe hakir gördüğü birinin elde ettiği bir kazanım, ya da bazen sadece yaş almış ve eskisi kadar muktedir hissedemiyor olmak. Ancak şu kesindir ki “Bu” er ya da geç bir kırılma yaşayacaktır.

Eğer O’ndan daha çok “Bu” olduğunuzu düşünüyorsanız bir kırılma noktasını beklemeden kendinize yardımcı olabilirsiniz. İşe çevrenizdekilere sizde bu özellikleri görüp görmediklerini sorarak başlayın. Her şeyi konuşabilecek, sizinle açık olabilecek kadar yakın birileri olsun.  Bunun için de çatışmadan kaçılmayan bir ilişki olması önemli. Öteki türlü alacağınız cevap “Ne alakası var canım, süpersin sen” çerçevesinden çıkamayacaktır. Ancak daha çok “Bu” iseniz de bir paradoks olarak, etrafınızda eleştiri ve çatışmayı kolay kolay göze alamayan insanların çoğunlukta olması ve bu sebeple de daha çok BU olmaya devam etmeniz beklendik bir durumdur.

Bu durumda elimizde kalan tek şey kendine karşı dürüst olmak. O’na giden yolun adım adım, kendi hızında, düşüp kalkmalarla dolu, yıllara yayılan bir yolculuk olduğu ve bu yolculuktan tad almanın işini çok kolaylaştırcı olacağı gerçeği ile kavuşmak.

İçinizdeki O’na saygıyla, sevgiyle ….

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Cebimdeki Sevgi

Sevgi=Neşe+Güven

Bu formülün (Love=Joy+Trust) Robert Plutchik’e ait olduğunu daha önce çok kereler yazdım ancak sanırım daha çok uzun süreler yazmaya devam edeceğim. Katıldığım bir çok eğitim ve konferansta sevginin ne olduğu konuşuldu. Bir çok hocam sevginin bir duygu olmadığını, daha geniş bir şemsiye olduğunu söyler ancak yukarıdaki formül kadar kafa açıcı bir açıklamaya şimdiye kadar rastlamadım. Zaten Robert Pluthchik de duygu araştırmaları alanında en çok bilimsel, veriye dayalı çalışma yapan isim.  Yukarıdaki formüle de uzun yıllar süren çalışmaları sonucunda ulaşmış.

Teoriye göre, her duygunun seyreltilmiş ve yoğunlaştırılmış halleri de var. Neşenin seyreltilmiş hali İngilizce’de serenity olarak geçiyor. Huzur diye çevirenler çok olmuş, ancak tam karşılamıyor. Dingin bir tatmin olmuş, doymuş, kendinden memnuniyet hali diye uzun uzun açıklarsak sanki tam duygunun karşılığını verecek gibi düşünüyorum. Özellikle duygu içeren bazı kelimeleri anlamını tam vererek çevirmek çok zor olabiliyor.

Bu durumda, Plutchik’in duygu çemberini çeviren bazı siteleri araştırdım ve “joy” kavramının hem neşe hem de keyif olarak çevirildiğini gördüm. Duruma göre ikisi de olabilir.

Bu kadar uzatmamın bir sebebi var. Özsevgi denen şeye nasıl ulaşılır? sorusu hem seanslarımda hem de seminerlerimde en sık aldığım sorulardan biri. Bu teoriden yola çıkarsak kendini sevebilmen için kendi kendinleyken keyifli ve güvende hissetmen kolaylaştırıcı olur. Yani kendi kendinle geçirdiğin zamandan keyif alabilmen (Enjoy yourself).  Lafta kolay, iş uygulama gelince yumak başlıyor. Açalım;

Kendi kendinleyken “de” geçirdiğin zamandan keyif alabilmek, ama insan ilişkilerinden çoğu zaman daha çok doyum almaktan, beslenebilmekten bahsediyorum.

Bazen gururun yerine insanlarla ilişkini sürdürmeyi tercih etmekten, derin ve yakın ilişkilere emek vermeyi bilerek isteyerek istikrarlı olarak seçmekten bahsediyorum… Yani bazen bu uğurda alttan alabilmekten.

Alttan alınca özsaygımızdan ödün vermiş olmayız her zaman. Hatta bazen, yeri geldiğinde, alttan alabilmenin özgüven göstergesi olduğunu düşünüyorum.  (Ancak içimizde çok ezilmiş, çok eleştirilmiş bir çocuk varsa,  her alttan almayı kendimizi ezdirmek olarak görme ihtimalimiz yüksek; bu da başka bir yazının konusu olsun.)

Özgüven, birileriyle yakınlaştığında alacağın darbelerin üstesinden gelebileceğine dair kendine olan inancını içerir. Kendini açtığında, “ona” ihtiyacın olduğunu söylediğinde, ona yetemeyip kendini berbat hissettiğinde, ve en önemlisi reddedildiğinde… Tüm bunlar olduğunda, ki yakın ilişki söz konusu olduğunda er ya da geç bir şekilde olması kaçınılmaz, tetiklenen o çok zor duyguların üstesinden gelebileceğine dair bir kendine inanç. Reddedilmeyi, terk edilmeyi herkesin başına gelebilecek insanlık halleri olarak gördüğün o dingin yanının ilişkilerde devrede olması.

Başka bir deyişle kendi kafanın içinden çıkıp hayatın içine girebilmek. Hepimiz hayatı yaşıyoruz ama nerede yaşadığımız hayat kalitemizi belirliyor. Kafanın içinden bir türlü çıkamıyorsan nereye gidersen git, kiminle olursan ol aynı şeyi yapıyor oluyorsun aslında.

Böyle olunca da hayatı yaşamaya değer kılan şeylerden kendini mahrum ediyorsun. Hayatı yaşamaya değer kılan en anlamlı şey derin, yakın ve hakiki ilişkiler. Bir ilişkinin yakın ya da hakiki olduğunu nasıl anlarız? Mesela o kişiyleyken kendimiz olabiliriz. O kişi ile duygularımızı paylaşabiliriz, konuşabiliriz. O da bizimle konuşabilir.

İki taraf da ilişkiye kullan-at bir ürün olarak gözüyle değil, evladiyelik bir antika gözüyle bakıyordur. Sadece o ilişkiye değil, genel olarak ilişkilere nasıl bir zihniyetle yaklaşıldığından bahsediyorum.

Taraflardan biri ilişkileri kullan-at mantığıyla yaşarken diğeri evladiyelik görüyorsa ikinci kişi için işler bir noktada çok acı verici bir hal alabilir. İlişkileri kullan-at mantığıyla yaşayan kişi (en azından dışarıdan bakıldığında) hayatına çok mutlu bir şekilde devam ediyor gibi görünürken diğer kişi kaybettiklerinin, ona ulaşamıyor olmanın acısını yaşar. Karşısındakinin nasıl o kadar taş kalpli olabildiğine inanamaz. Oysa taş kalpli falan değildir. Yalnızca acıdan kendini korumak için kimseye gerçek anlamda yakınlaş(a)mıyordur.

“Hep acı çeken taraf ben oluyorum” diyerek bundan sonra ilişkileri kullan-at mantığı ile yaşamaya karar verdiyseniz sizi bu kararınızdan döndürebilecek bir şey söylemek istiyorum; evet, acı çeken taraf siz oluyorsunuz belki ama gerçekten sevebilen taraf da siz oluyorsunuz. Diğer türlüsünde ne sevgi verebiliyorsun, ne de sevgiyi alabiliyorsun. Bu sebeple içinde hep bir huzursuzluk olması kaçınılmaz. Dışarıdan bakınca kimsenin yıkamadığı bir kale gibi görünsen de aslında içinde kocaman bir boşluk olan yapayalnız bir çocuk olarak yaşıyorsun.

Sonra da ne yaparsan o boşluğu doldurmak için yapar hale geliyorsun. Belki çalışmak,belki aşırı spor, belki tüm programını doldurmak, sürekli bir proje üretmek, yemek içmek, sosyal medyada zaman geçirmek ve bir yandan da eski sevgililerini stalklamak…

Hepsi o boşluğu doldurmak için. O boşluğu doldurmanın tek yolu kendini derin ve yakın ilişkilere açmak. Kendini insanların yanında kırılgan hale getirme cesaretini göstermek. Karşındakine ona ihtiyacın olduğunu söylediğinde bunu gerçekten hissetmek, kurduğun duygu yüklü cümlelerin karşındakini manipüle etmek, onu kendine bağlamak için söylediğin boş cümleler olmaması…

Hayatını karşı tarafı garantilemek üzerine değil de gerçekten bir ilişki kurup bu ilişkinin tadına varabilmek için yaşamak, hayatı yaşamaya değer kılan en önemli şey bence.

Kendinizi bundan mahrum ediyor musunuz?

Cevap “evet” ise çözüm için ilk adım buna neden ihtiyacınız olduğunu anlamak. Yani incinmekten neden bu derece korktuğunuzu… Sonra da her türlü reddedilme ve terk edilme acısıyla baş edebileceğiniz gerçeği ile kavuşmak. “Gerçeği” diyorum, çünkü artık eminim ki insanın er ya da geç, yardımla üstesinden gelemeyeceği bir acı yok.

Sevdiğini, sevildiğini hakiki olarak hissetmenin verdiği huzuru, yüzüne yansıyan ışığını deneyimledikten sonra o eski korunaklı kalenize bir daha dönmek istemeyecek, cebinizde hep taşıdığınız bu sevgiden kendinizi mahrum bırakmamak için ilişkilerinize emek vermeyi kendiliğinden isteyeceksiniz…

Okumaktan keyif almışsınızdır, zamanınıza değmiştir umarım… Sevgiler.

 

Zihinsel Esneklik; Doyumlu Yaşam

Zihinsel esneklik, sahip olduklarımızın dibine kadar tadını çıkarabilmemizi sağlayan bir araç.

Zihinsel esneklik nedir? Tek başına cevaplaması kolay bir soru değil.

Tersten gidelim. Zihinsel esnekliğin zıttı nedir? diye başlayalım. Çünkü her şey yalnızca zıttıyla birlikte, zıttı da varsa anlamlıdır.

Zihinsel esnekliğin zıttı zihinsel “katılık” değil bence. Bence, mükemmelliyetçilik. Bu açıdan baktığımızda zihinsel esneklik bir sebep değil, bir sonuç. Çocukluktan getirdiğimiz kök inançların, şemaların bir sonucu.

Bu vakte kadar mükemmelliyetçi olmasıyla övünen çok kişi gördüm. Detaylara düşkünlük, işleri yapmanın en doğru yolunu kendi yolun olarak görme, işleri başkasına devredememe-kendin yapmadan rahat edememe, siyah-beyaz düşünce biçimi-ya hep ya hiç şeklinde yaşam tarzı…İnsan bunu neden övünülecek bir şey olarak görür?

Muhakeme eden yanına sorunca “Elbette övünülecek bir şey değil canım der…

Ama biraz deşince görürsünüz ki aslında kafasının içinde mükemmelliyetçi olmayı güvende olmakla ve sevilebilir olmakla eşlemiş başka bir yan daha var. Bu yana şema terapide başarı odaklı talepkar ebeveyn modu denir. Hatasız olmak, etkileyici olmakla; etkileyici olmak da sevilebilir ve hatta neredeyse vaz geçilmez olmakla eşdeğer hale gelmiş.

Oysa büyük ihtimalle çevresindekilere sorsanız bu kişileri kontrolcülükleri, katı kuralları ve detaylara olan düşkünlükleri sayesinde değil buna rağmen seviyorlardır. Esneyememenin yani katı kurallarına sıkı sıkıya sarılmanın altında genelde kendini ilişkilerde ve hayatta güvende hissetmeme duygusu yatar. Bu kişiler sevgiyi koşullu almışlardır, ev ortamlarında kendilerine rehberlik edebilecek aklı başında bir yetişkin yoktur ve tek çıkış yolları kolları sıvayıp başlarının çaresine bakmak olmuştur, ya da belki hırslı bir ilk okul öğretmeninin kurbanı olmuşlardır.

Sebep ne olursa olsun yapılacak şey aynıdır; esneyebilen yanınla temasa geçmek. Bu yan hepimizin içinde vardır. Bu yazıyı okuyarsanız zaten vardır. Belki sesi kısıktır, o ayrı… Duygusal olarak hazır hissediyorsanız yakın ve güvendiğiniz birilerine katı kurallarınız ve kontrolcülüğünüz karşısında nasıl hissettiklerini sorun. Şaşıracağınıza eminim; çünkü büyük ihtimalle bir yandan şikayet ederken bir yandan da her şeyi çekip çeviren birinin ortalıkta olmasının konforundan bahsedeceklerdir.

Kontrolcü insanlarla  olmanın en büyük avantajı budur;arkanıza yaslanır ve işlerin tıkır tıkır işlemesinin tadına varırsınız. En büyük dezavantajı ise hareket alanınızın darlığından bunalmanızdır. Uzun vadede kontolcü kişi bu işlerden yorulup tükendikçe çevresindekilere karşı bilenir ve genellikle ilişkilerde sorunlar bu bilenme aşamasının sonunda gerçekleşir.

  1. Kontrolcü yanınız çevrenizdekilerin iş bitiriciliğini köreltir. Öncelikle işleri bir süre başkalarına devrettiğinizde bunu göz önünde bulundurun. Çevrenizdekiler bir süreliğine de olsa sudan çıkmış balık gibi olabilir, bazı işleri üzerlerine almakta direnebilir. Siz kararlı durdukça bu durum yavaş yavaş çözülecektir.
  2. “Düzgün yapılmasını istiyorsan kendin yapmalısın” diye düşündüğünüz anda gevşeme ve uzlaşmaya giden yola kocaman bir taş koymuş olursunuz. Beynimizin işler düzgün yürümediğinde de geri dönüşü olan çözümlerin bulunabildiğini canlı canlı görmeye ihtiyacı var. Bu düşüncenize alternatif düşünceler üretin.
  3. Kontrolcülüğü aşama aşama bırakın. Ani değişikliklerle köprüleri yıkmaya gerek yok, sonra gereksiz yere bir de köprü inşaatı ile uğraşıp kendinizi boşuna hırpalamayın.
  4. İçinizdeki ebeveyn modlarını keşfedin; yetersizsin, en iyi olmalısın, suçlusun diyen bir ses var ise kaynağını araştırın. Bu sese sınır çizin.
  5. Gevşekliği ve rahatlığı ile nam salmış insanlarla arkadaşlık edin. Onların evine gidin, onları davet edin. Ayna nöronlarımız sayesinde istesek de istemesek debir süre sonra sık maruz kaldığımız insanlardan etkilenir, onlara benzemeye başlarız.
  6. “Herkes kendi mutluluğundan sorumlu.” Çevremizdeki insanları dinleyebiliriz, anlamaya çalışabiliriz, zor zamanlarında yanlarında olabiliriz. Ancak işler çözüme gitmek yerine sürekli aynı şeylerin anlatıldığı şikayet seanslarına dönüştüyse, bu şikayetleri dinlemek karşınızdakine de iyi gelmez.
  7. Hepimizin içinde bağımlı olmak isteyen, angarya işleri başkaları halletsin isteyen, sadece sevdiği işi yapıp istemediği şeyleri hiç yapmadan para kazanmak isteyen, her şey kolay olmalı diye tutturan çocuk bir yan vardır. Kontrolcülük ile içimizdeki bu yanı da zaptetmeye çalışırız. Oysa bu çocuk yan ara ara herkeste ortaya çıkar. Önemli olan tüm hayatımızı tümden ele geçirmemesidir,yoksa kendimize bakamayız, çevremizdekilere yük olmaya başlarız. Ancak yakın ilişkinin en büyük avantajı da bu çocuk yanımızı çekecek birilerinin olmasıdır. Tabii biz de onların çocuk yanı çıktığında onları taşıyabilecek durumda olmalıyız ki taraflardan biri diğerini uzun süre taşıyıp sonunda bunalmasın. Kontrolcü yanınız baskın ise bu çocuk yana ya hiç izin vermezsiniz ya da en sonunda patlayıp her şeyi salarsınız. Çözüm için çocuk yanınızla temasa geçin, onu yavaş yavaş açığa çıkartın.

Yazması yapmasından daha kolay biliyorum… Kendinize zaman tanıyın. Tıkandığınızı hissediyorsanız da bir uzmandan destek alın. Tek başınıza yapmak zorunda değilsiniz 🙂

Sevgiler…

Kalbin Güvenlik Görevlisi

Sınır çizmek, kalbine bir güvenlik görevlisi koyma hakkını kendinde görmektir. Bu konu mühimdir çünkü özsevginin ve özsaygının en hevesli eşlikçisi sınır çizmektir.

Özsevgi,özsaygı, sınır çizmek… kulağa cazip geliyor ancak bu kavramları hayatına almak öyle bir düğmeye basınca da olmuyor.  Sınır çizmeyi kendinde hak görmek büyürken senin sınırlarına saygı duyulduysa, bakım verenin seni kendisinden ayrı bir birey olarak kabul edip farklı seçimlerin ve eğilimlerin olabileceğini kabul ettiyse yetişebilir.

“Yetişebilir” diyorum çünkü özsevgi,özsaygı, sınır çizmek birbirinden bağımsız kümeler değil, kesişen kümeler. Hatta bu üç kavram ile ilgili; biri olmadan diğerinin de olamayacağını, birbirini besleyen simbiotik bir ilişki içinde olduklarını bile söyleyebiliriz.

Robert Plutchik der ki sevgi iki duygunun karışımıdır; güven ve neşe. Kendini sevebilmek için ne lazımdır öyleyse? Kendine güvenmek.Kendini güvende hissetmek. Başka bir deyişle başına gelme olasılığı olan zor olaylarla başedebilme becerine inanmak. İçindeki sesin cezalandırıcı bir ebeveyne değil, cesaretlendiren sağduyulu bir ebeveyne ait olması. İçimizde kendi kendimizle konuştuğumuz sesin tonunu ve yaklaşımını büyürken bize bakım verenlerin bize karşı yaklaşımı oluşturur. Biz büyürken bizimle nasıl konuşulduysa, bize nasıl muamele edildiyse yetişkin olduğumuzda biz de kendimize aynı şekilde muamele ederiz. İçimizdeki ebeveyn ya cezalandırıcı olur ya da sağduyulu.

Kalbin güvenlik görevlisinin patronu da içimizdeki bu ebeveyndir. İlle de anneniz ya da babanız olmak zorunda değildir bu ses. Büyürken bizim farkında olduğumuz ya da olmadığımız birçok bakım verenimiz olabilir. Rol model aldığımız herhangi biri de bu iç sesin gelişimine etki etmiş olabilir. Bir akraba, komşu, ilkokul öğretmeni…. Benlik algımız büyürken yakın çevremizdekilerin bizi nasıl gördüğü ile şekillenir. Bizi bir baş belası olarak görenlerle çevrili olarak büyürsek yetişkinliğimizdeki iç sesimiz de büyük ihtimalle “sevilmeye layık değilsin, yüksün” gibi otomatik düşünceler içerecektir.

Çözüm? Çözüm de öyle bir düğmeye basılıp sihirli değnekle cezalandırıcı sesten sağduyulu sese bizi ışınlayabilecek türden değil. Keşke öyle bir mekanizma olsaydı. Ancak beyin tecrübe ederek öğrenen bir organ. Çözüm de bu cümlede saklı; davranışa dökmek. Davranışa dökmeden önce de işin temeli kafanızdan geçen hangi cümlelerin cezalandırıcı hangi cümlelerin sağduyulu ebeveyne ait olduğunu fark etmek.

Bunu yapabilmenize yardımcı olabilecek bir liste hazırladım;

CEZALANDIRICI EBEVEYN:

1.Peşin hükümlüdür. -meli, -malı tarzında kalıp yargıları vardır.

2.Esneyemez. Duruma göre farklı değerlendirmelerde bulunmaz. Kendi katı kurallarının dışına çıkanları yargılar.

3.Temel duyguları korku ve öfkedir. Sağduyulu ebeveyn de korkar ve öfkelenir. Ancak cezalandırıcı ebeveyn durumdan ve olaylardan bağımsız olarak her zaman alıcılarını felaket senaryolarına çevirir.

4.Aşağılamayı bir öğretme ve eğitme metodu zanneder.

5.İnsan ilişkileri kırılgandır, kendine nasıl davranıyorsa er ya da geç çevresindekilere de aynı şekilde davranır.

6.Kendinde gevşeme hakkını görmediği için stres kaynaklı sağlık sorunları yaşar; fibromiyalji,gastrit,iritabl bağırsak sendromu,kronik yorgunluk vb…

7.Herkesin mutluluğundan kendini sorumlu hisseder.

8.Kendini herkesin kahramanı olarak konumlandırmaktan doyum sağlar. En dipteki “sevilmeye layık değilsin” inancının tetiklediği zor duyguları bu şekilde dindirebileceğini zanneder.

9. Oyun oynamayı ve spontanlığı kendinde hak görmediği için soğuktur.

10.Görev odaklıdır. Bir görev bitince hemen diğerine yönelir. Dinlenme diye yaptığı şey de genelde şarj olmak değil kendini uyuşturmaktır (madde kullanımı,yorgunluktan sızmak,ekran bağımlılığı vb)

11.Sonuç olarak; tüm bunlar yüzünden sezgileri zayıftır ve kendini koruyamaz çünkü kendi kafasının içinde öyle bir kaybolmuştur ki karşısındakinin gerçek niyetini sezemez.Sezse bile “herkesi memnun etmeliyim”, “herkes beni sevmeli” gibi kök inançları sınır çizmesine izin vermez.  İlişkileri de yine bu sebeple inişli çıkışlıdırçünkü ya kendini kullandırtır ya da aslında hakkı olmayan şeyleri hakkı olarak görür.

SAĞDUYULU EBEVEYN

1.Bilim insanı gibidir. Peşin hükümlerinin farkındadır, ancak olayları değelendirirken ayağına dolanmasına izin vermez. Gerçek verilere odaklanır.

2. Empati becerisi güçlüdür. Bir şeyi yapmanın birden fazla yolu olduğunu, her yiğidin farklı bir yoğurt yiyişi olduğunu düşünür.

3.Temel duygusu yani açılış ayarları güven ve neşedir ancak yaşadığı olaylarla uyumlu ve orantılı olarak olumlu ve olumsuz her duyguyu hissedebilir, duygularını yelkenli bir teknenin yelkeni gibi kullanır, onlardan faydalanır ancak fırtınalardan kendini korur. Yaşadığı olumsuz olaylar geçtikten kısa bir süre sonra tekrar temel duygusuna kendini geri döndürebilir.

4. Rehberlik etmeyi ve cesaretlendirmeyi bir eğitme metodu olarak benimser.

5.İnsan ilişkileri iletişim üzerine kurulu olduğu için sağlamdır. Sağlıklı çatışmalardan kaçınmaz. Uygun yer ve zamanda konuşmayı bilir. Bu sebeple istemeden birini kırdığında özür dileyebilir, karşı taraf ona haksızlık ettiğinde kendini ifade edebilir. Başka bir deyişle “yakınlaşmak” (intimacy) onun için bir savaşacağı cephe değil, rahatlayabileceği bir göl kenarıdır.

6.Ne zaman ihtiyacı olsa dinlenir, vitesi yavaşlatır.

7.Herkes kendi mutluluğundan sorumludur diye inanır. Arkadaşlarına ve yakın çevresindekilere iyi bir yolculuk eşlikçisidir ancak kimseyi sırtında taşımaz. Kimseden de kendisini sırtında taşımalarını istemez.

8. Kahraman olmak umrunda değildir. Kahramanların masallara özgü olduğunu bilir. Temeldeki inancı “sevgiyi hak ediyorum” olduğu için karşısındakinde cezalandırıcı ve hakir gören birtutum gördüğü anda ortamdan uzaklaşır. Bu tür kişilerin onayını almak,onları kurtarmak üzerine asla giymediği alerji yapan birkumaş gibidir.

9.Oyunbazdır, sıcaktır.

10.  Görev değil, yaşam odaklıdır. Sorumluluklarını yerine getirir, kendine iyi bakar ancak görevler amaç değil araçtır, daha iyi yaşayabilmek için kullandığı araçlar. Yaşam kalitesini düşürdüğü noktada her göreve sınır çizer, çözüm arar.

11.Sonuç olarak; tüm bunlar dolayısıyla sezgileri kuvvetlidir. Çok sevdiğim bir hoca var Türker Kılıç. Kendisi beyin cerrahı. “Sezgi, en yüksek zeka düzeyidir” diye bir paylaşım yapmıştı. Sezgi nedir aslında bilir misiniz? İçinizdeki sağduyulu ebeveyni güçlendirmektir.

Bu uzun bir yolculuk. Hele ki zor bir çocukluk  yaşadıysanız, çevrenizde sağduyulu ebevyn yanı güçlü olan pek kimse yok idiyse… Ama sonu olan bir yolculuk. Serinkanlı bir kararlılıkla yürüdüğünüz zaman bu yolun sonunda artık cezalandırıcı sesin çok uzaklardan gelmeye başladığını fark edeceksiniz. Duymaya belki devam edeceksiniz, ancak sağduyulu ebeveyn hep baskın çıkacak. Bu da yeter de artar bile zaten.

Benim sağduyulu ebeveynim hiç yok!? diyenleri duyar gibiyim…

Cevabım; Bu yazıyı okuyacak kadar kendinize yatırım yapmaya gönüllü iseniz muhakkak vardır. Orada bir yerdedir, henüz farkında değilsinizdir. 🙂

Sevgiler….

Mafya Kalp

Uzlaşma nerede başlar, ödün verme nerede? Hangi aşamada kendini paspas ediyorsundur, hangi aşamada kendi ihtiyaçlarınla başkalarının ihtiyaçlarını dengeleyerek herkes için uzun vadede en iyi olabilecek seçime yöneliyorsundur?

Hangi aşamada bencil ve sadece kendini kollayan bir tutum sergiliyorsundur ve hangi aşamada makul ihtiyaçlarını dile getiriyorsundur? Dominant ve baskıcı olmak nerede başlar, özgüvenli ve kendini doğru ifade etme nerede?

İnsan ilişkileri söz konusu olduğunda iş beş yüz bilinmeyeni olan bir denkleme dönüşebiliyor. Çözmesi hiç kimse için kolay değil.

Ali Çarkoğlu’nu akademik çevrede tanımayan pek az kişi vardır. Kendisi Sabancı Üniversitesi’nde Siyaset Bilimi Yüksek Lisansı’nda istatistik hocamızdı. Hemen her ders şunu derdi “Hangi bilim dalı ile uğraşırsanız uğraşın, er ya da geç, bir şekilde fark edeceksiniz ki iş dönüp dolaşıp insan davranışına bağlanıyor.”

Sosyal psikolojide çok çarpıcı deneyler vardır. Otoritenin, grup içinde olmanın,yani gündelik kullanımla “sürü psikolojisinin” hepimizi nasıl etkileyebildiğini artık biliyoruz.  Çok büyük bir çoğunluğu nasıl karadelik gibi içine alabildiğini. Ancak birkaç küçük istisna da olsa o karadeliğe girmeyenler olabiliyor. İşte psikoloji o küçük kısmı merak ediyor.

İstisnalar kaideyi bozabilir diyor.

Onlardan yola çıkarak elde ettiğimiz bilgi ile insanlığa nasıl bir katkımız olabilir diye inceliyor mesela.

Çünkü çözmeye bir yerden başlamak gerekiyor, çünkü insansız olmuyor. Bir çok ruhsal ve fiziksel sorunun altında kendini kimsesiz ve yalnız hissetmek yatıyor diye inanıyorum ben. Bunu bilimsel bir çalışma ile test etmedim, ancak insan ilişkilerini düzene sokmanın depresyon üzerindeki onarıcı ve koruyucu etkisi bilimsel olarak destekleniyor. Oradan yola çıkarak böyle bir sonuca vardım diyeyim.

İnsan ilişkilerinin iyi olması ne demek? Herkesle iyi geçinmek olamaz herhalde. Herkesin seni sevmesi de olamaz. Biz nasıl ki herkesi sevmiyorsak arada bizden de haz etmeyen birileri herhalde olacaktır. Ancak muhakeme eden yanımız bize bunu söylerken bazılarımızın içinde şunu söyleyen bir yan da kendini gösterir “Herkes, senin sevmediklerin de dahil, seni sevmeli….” Bu içimizde,  kendini sevilemez hisseden küçük bir çocuğun yardım çığlığından başka birşey değildir aslında.

Ne olursa bir çocuk büyürken sevildiğini hisseder? Çoğu zaman mesele dönüp dolaşıp sevilebilir hissetmeye bağlanıyor. Ben şimdiye kadar  ailesi için “beni sevmediler” diyen pek duymadım. Ama o halde ne oluyor da etraf  sevgiyi hak etmediğine inanan, kendini değersiz hisseden insanlarla dolu olabiliyor?

Yıllarca sevgi nedir diye düşündükten sonra en sonunda buldum;

Sevgi=Neşe+Güven

Bu formülün sahibi Robert Plutchik. Yıllar süren ampirik çalışmaların sonucunda sekiz ana ve sekiz ara duygunun olduğu sonucuna varmış. Sevgi de ara duygulardan biri. Ara duygular tıpkı ara renkler gibi ana duyguların birleşiminden oluşuyor. Sevgi de bir ara duygu ve neşeye güvenin birleşiminden oluşuyor.

Yani bir insan ne zaman sevildiğini hisseder? İklimi karasal olan kasvetli bir ev söz konusuysa her fiziksel ihtiyacı gideriliyor olsa da sevildiğini hissediyor olabilir mi? Mükemmelliyetçi bir ailede başarı baskısı altında büyümek insana ne yapar? Kendilik değeri, insan ilişkileri ne hale gelir? Sosyal ortamlarda gevşeyip kendisi olabilir, ve sevilmenin tadını çıkarabilir mi yoksa sürekli performans halinde mi olur?  Bedeni orada ama aklı bambaşka bir yerde olan insanların yanında sevildiğimizi hissedebilir miyiz?

Kafası da bedeni de bizimle olan insanların yanında güvende hissederiz, onlarlayken sevildiğmizi hissederiz. Uzlaşma şampiyonu olabilmek için de ilk adım kendi kafamızın içinden çıkıp tüm benliğimizle karşımızdakinin öznel dünyasına alıcılarımızı çevirebilmek; hümanist Psikoloji’nin kurucusu Carl Rogers’dan bahsediyorum. Aynı vurguyu Yalom da yapar. “Şimdi ve burada” nın değeri paha biçilemez der.

Tüm benliğinle hem kendi içinde olup bitenlere hem de aynı anda başkalarının dünyasında olup bitenlere kendini açabilir misin? Karşındakinin söylediklerine kendini onun dünyasına sokup, ondan sonra yanıt verebilir misin?

Karşındakini senin dünyana gelip girebilmesi için cesaretlendirebilir misin? En önemlisi de istediği zaman ayrılabileceğinin garantisini verebilir misin;

Kalbin kimsenin kolay kolay giremediği ama girdiğinde de çıkamadığı bir mafya mı, yoksa nezaket ve saygı kurallarına uyan herkesin özgürce dolaşabildiği bir oyun bahçesi mi?

Oyun bahçesimi istiyorsun? O halde kendini değerli ya da önemli hissedebilmek için başkalarının onayına ihtiyaç duymamak üzere kendini eğitmek iyi bir başlangıç.  Çok önemli bir noktaya parmak basmak istiyorum; başkalarının onayına ihtiyacımız yoktur demiyorum. Kendini değerli hissetmek için başkalarının onayına ihtiyaç duymak sorun yaratır diyorum. Bu ayrım çok önemli.

İnsanız, hepimizin kabul görmeye, sevilmeye,onaylanıp ait hissetmeye ihtiyacı var. Ancak bunlar olamadığı anda sarsılıp dengenin şaşması başka bir mesele. Değerli ve sevilebilir hissetmek tamamen dış koşullara bağlı olduğu zaman ya boyun eğeriz ya da herşey hep bizim istediğimiz gibi olsun isteriz. Karşımızdakinin bize karşı en ufak bir olumsuz duygusuna tahammül edemediğimiz gibi kendimiz de insanları ya tamamen iyi ya da tamamen kötü diye ayırma eğiliminde olabiliriz. Bunun sonucunda da uzlaşma becerilerimiz güdük kalır. Özetle, potansiyelimiz kendimizi değersiz hissetmemiz sonucunda ağzımızdan çıkanların kölesi olur.

Bir egzersiz önerisi ile bitirelim; güvendiğiniz insanlardan sizin olumlu ve olumsuz yanlarınızı söylemelerini isteyin. Savunmaya geçmeden dinlemeye çalışın. Söylenenler çok zor duyguları tetikleyebilir; hemen tepki vermek yerine duygunun içinde kalın. Duygunun dalgalar halinde nasıl yükselip tepe noktasına çıktığını ve daha sonra da kendiliğinden azalmaya başladığını göreceksiniz. Dalgaya direnmektense duygunun üzerinde sörf yapmaya çalışın. (Kognitif Davranış Terapisinde yeme atakları,sigara bağımlılığı ve başka türlü dürtüleri anlamak için kullanılan “Urge Surfing” diye bir teknik vardır. Ondan bahsediyorum burada. Meraklısı detaylarını araştırabilsin diye not düşmüş olayım)

Özetle, her duygunun ama her duygunun uşatığı bir tepe noktası ve daha sonra da azalmaya başladığı bir sınır vardır. En zor ve en güzel duyguların da…. Evet aşk da buna dahil. Uzun sürebilen ilişkilerin sırrı bitmeyen aşk değil, karşılıklı özen ve emektir mesela. Bir sonraki konumuz da bu olsun.

 

 

 

Hayatın Gerçekleri Şerefine

Hayatın gerçekleri…. hayatın gerçekleri… hayatın gerçekleri… arka arkaya hızlı bir şekilde söyleyince çok komik oluyor.

Varoluşun gerçekleri? Varoluş. Varoluş. Varoluş. Varoluş diye hızlı hızlı arka arkaya yüz kere söyleyince insan nasıl da hafifliyor. Kendini ciddiye almaz oluyor. Şimdi bu hafiflik içinde yazıyorum size.

Hayatın gerçekleri. Neymiş bakalım? Kızımla yüzüyoruz, uzak mesafeden kıyıya ulaşmamız gerekiyor, yoruldu, üşüdü. Bu, denizin ortasındaki şişme bir oyun alanında oynamanın bedeliydi. Oyun bitince yüzerek dönmesi gerekiyordu. Çok kolay bir şekilde onu aldıracak, hayatı onun için o anda çok konforlu hale getirecek bir çözüm de üretebilirdim. Ama ben “hayat böyle bir şey, her şey her zaman tam senin istediğin gibi olmaz” demeyi tercih ettim. Aldığım cevap;

“Yalan söyleme anne!!!!”

Buna inanmak hiç işine gelmedi tabii. Çünkü o henüz bir çocuk. Hayatın gerçekleri ile yüzleşmeye, bu gerçeklerin onda tetiklediği zor duygular ile tek başına başa çıkmaya gücü yok. Ebeveyn de bunun için var zaten. Onun başa çıkamadığı bu duyguları onun adına taşımak, anlamlandırmak ve onun kolayca yutabileceği hale getirmek için.  “Haklısın, kolay değil, anlıyorum seni,” diyerek mesela. Ama ezberden değil. Gerçekten, onun dünyasında böyle bir gerçekle kalakalmanın ne kadar zor bir şey olduğunu damarlarında hissederek.

Yıllar içinde çocuğun etrafında gerçekler her çarptığında onun taşıyamadığı zor duyguları onun için taşıyabilecek yetişkinler olduğunda ne oluyor? Çocuk yetişkin olduğunda ruhsal olgunluk dediğimiz, kelimelerle tarif etmesi çok zor olan bir yere varabiliyor.

Soyut düşünebiliyor. Siyah beyazlarla değil ara renkler ve grilerle de hareket edebiliyor. Belirsizliği daha kolay tolere ediyor. Duyguları hakkında konuşabiliyor, kendini ifade edebiliyor. Kimseyi kendinden üstün görmüyor, ama kimseye de üstünlük taslamıyor. Sınır çizdiği için suçluluk hissetmiyor. İlişkileri tehdit değil keyif alanı olarak algılıyor. Gerçekten utanılacak ya da kabahatli bir şey yapmadığı sürece utanmıyor, kendini suçlamıyor; çünkü eksik ya da zayıf olmayı insanca buluyor. Bu sebeple de kendini cezalandırmıyor, yermiyor, hakir görmüyor. Yani, kendinde de başkalarında da eksikliğe ve zayıflığa tahammül edebiliyor. Tüm bunlar dolayısıyla da kriz anlarında olduğu kadar gündelik rutin hayatta da çözüm odaklı kalabiliyor. Özür dileyebiliyor. İltifat karşısında “hiç de bile” de demiyor “öyleyimdir” diye de böbürlenmiyor. Tadını çıkartıyor. İnsanları da idealize etmek ya da yerin dibine sokmak uçlarında değerlendirmiyor. Nasıl ki kendini de artıları ve eksileriyle birlikte değerlendirebiliyorsa, çevresindekileri de aynı şeffaflıkta değerlendirebiliyor. Tüm duygularıyla irtibat halinde kalabiliyor. Yeri gelince üzülen, kızan, yeri gelince sevinen yani yaşayan capcanlı bir insan olabiliyor.

“Canlı” hissetmek.

İşte bütün mesele bu. Her duygun ile irtibatta olmak. Ne yalnızca analiz eden bir kafa, ne de yalnızca bedensel dürtülerin peşinde anlık yaşayan bir bünye…  Üzgün ve canlı olabilirsin mesela. Kaygılı ya da kızgın ya da korku içinde ve canlı da hissedebilirsin. Okuduklarım içinde ruh sağlığını en iyi tanımlayan olgu buydu “canlı hissetmek”. Alice Miller “Yetenekli Çocuğun Dramı” isimli kitabında bu kavramdan bahseder ve der ki:

“Depresyonun zıttı mutluluk değildir, canlılıktır”

Bu tek cümle hayatımı nasıl yaşamak istediğim ile ilgili deniz feneri benim için.

Ne olursa canlı hissetmezsin? Baş edemeyeceğin duygularla çok uzun süre tek başına kaldıysan artık tüm duygularınla irtibatı kopartmak dışında bir çaren kalmaz. Buna çocukluğun boyunca maruz kaldıysan, yıllar içinde kendine artık hissetmemeyi öğrettiysen, yetişkin olduğunda neden tıkınırcasına yediğini, neden duygu patlamaları yaşadığını, neden en ufak bir reddedilmede dünyanın yıkıldığını, neden en ufak bir eleştiride kendini düşman saldırısındaymış gibi hissettiğini, neden sosyal ortamlarda herkes gülüp oynuyorken senin yüreğinin sıkıştığını, neden çalışmayı bir türlü bırakamadığını, kendine sürekli zarar verdiğini bile bile aynı davranış döngüsü içine girdiğini, neden sürekli fedakarlık yapmazsan kimse ile ilişki kuramayacağını düşündüğünü kendine açıklayamazsın….

Sonra bir gün beklemediğin bir şey olur. O vakte kadarki hayatta kalma formüllerinin hiçbirinin işe yaramadığı bir kriz durumu. Belki sağlığınla ilgili bir durum, belki başarı belki insan ilişkileri belki de yaşadığın ortamda senin elinde olmayan bir afet. O taşıyamadığın olumsuz duygular, kaçmak için deli gibi yediğin, içtiğin, çalıştığın, sosyalleştiğin, koştuğun duygular artık hiç bir şekilde baş edilemez hale gelmiştir.

İşte bu durum insana verilebilecek en büyük hediyedir. Terapi tam da böyle zamanlarda, dönüşmeye zaten hazır olan birine eşlik etmek için vardır (sadece bunun için vardır demiyorum elbette.)

Buradan benim dönüşümümde bana eşlik eden terapistim Pınar Serbest’e de kocaman bir selam yollamak istiyorum. Birlikte el ele zor duygularla başa çıkamayan çocuk yanımı büyüttük. Yıllarca birlikte emek verdik. İyi ki var. Bu demek değildir ki varılabilecek en yüksek ruhsal olgunluk mertebesine vardım. Daha gidilecek çok yolum var. Terapim de devam edecek, süpervizyonlarım da.  Ancak en azından şunu söyleyebilirim ki artık canlı hissediyorum. Deneyimlemediğim duygum yok. Utanmanın da, korkmanın da, sevilemez ya da değersiz hissetmenin de, mutluluğun, ait hissetmenin ve sevilmenin de tadını çıkartıyorum. Evet, doğru okudunuz. Artık her duygunun tadını çıkartıyorum. Duygular bana zarar verebilecek öcüler değil, bana neye ihtiyacım olduğunu anlatmakla yükümlü ajanlar.

Bu ajanları da “çoğunlukla” idare edebiliyorum işte. Annelik yapmayı da çok daha keyifli hale getiriyor bu beceri. “Yalan söyleme anne” dediğindeki o mutluluk, paylaşım hali… Bir çocuğu büyütüken kendini de büyütme, ona öğretirken kendin de öğrenme hali…

Yorulmaya, zayıf olmaya ve becerememeye kendinde hak gördüğün için de bazen annelik yapmaya suçlu hissetmeden ara verebilme hali… Yani 7/24 anne olmak zorunda hissetmeden annelik yapabilme hali.

Yani yüz üzerinden yüz ya da doksanbeş değil de 60-70 ile tatmin olma hali.

Terapistim sağ olsun, artık 70 yeter bana 🙂

Umarım faydalı olmuştur. Sağlıcakla kalın

 

 

Suçlu Hissetme Döngüsü

“Sürekli suçlu hissetmezsem iyice salarım, ipin ucu kaçar.Suçluluk duygusu ve içimdeki cezalandırıcı ses beni korur…” diye inananlar için;

Eleştirilerek, sevgiden mahrum bırakılarak, korkutularak ya da tehdit edilerek büyüdüyseniz… Ya da başka şekillerde yaş olgunluğunuzun kaldırabileceğinin çok üzerinde sorumluluklarla yalnız kaldıysanız…. İster istemez içinizde “yeterince iyi değilsin, başına gelenler yeterince iyi olmadığın için, eğer daha iyi bir insan olur daha çok çabalarsan başına …. gelmez” diyen bir ses güçlenebilir. Zamanında sizi korumuş olan, belki içinde bulunduğunuz ortamdan salim çıkmanıza yardımcı olan bu ses yetişkin olup da hayatın gerçekleri değiştiğinde ayağınıza dolanır olmuştur. Bu kısma yazının sonunda tekrar değineceğim.

Sürekli suçlu hissediyorsanız, ille de ihmalkar bir ailede büyümüş olmanız şart değil. “Şu sınavı kazanamazsan hayatın kararır” diyenlerle çevrili, yanında oturan arkadaşının azılı rakibin olduğu vahşi bir ortamda büyüdüysen de sonuç benzer olabilir. Rekabet elbette hayatın gerçeği. Ancak bugünkü ruhsal hastalıkların artışında bireycilik ve rekabetin dayanışma ve işbirliğinin önüne geçtiği bir düzen olduğunu savunan psikologlar var.  Ben de buna yakın bir görüşteyim.

Bizi koruyan sürekli suçlu hissetmek midir? Burada anahtar kelime “sürekli”. Dengeli bir duruş yeri geldiğinde suçlu hissedebilmektir, hiç suçluluk hissetmeyen insanlar sosyal açıdan ciddi sorunlar yaşarlar, insnaları doalndırır, yalan söyler ve hiç pişmanlık duymazlar. Ancak sürekli suçlu hissetmek, hatta sürekli olmasa bile yerli yersiz, olan olayla uyumsuz ve orantısız bir suçluluk duygusu içine girmek çocukluk yaşantılarından kaynaklı irrasyonel inançlara işaret edebilir. “Her zaman mükemmel olmaz isem beni kimse sevmez” gibi…

Suçluluk duygusu çok yoğun kişiler kendilerinde oyunbaz olma hakkını görmezler. Onlar için eğlence,oyun,gevşeme ancak ve ancak belli ödevleri yerine getirir ve etraflarındaki kişileri yeterince memnun ederlerse hak kazanacakları bir ödüldür. Bu sebeple de çoğu zaman gergin ve sinirli hissederler. İhtiyaçlarını ertelemedikleri her an kendilerini bencil hissederler. Siyah beyaz düşünceye de çok rastlarız. Ya tamamen bencil ya tamamen fedakar hissederler.

Burada bir “döngü” var. Kendini suçlamaya eğilimli insanlar sürekli kendilerini suçladıkları için de kendilerini suçlama eğiliminde olurlar. Kısır döngü burada başlar. Bu kendini suçladığın için kendini daha çok suçlamanın sonucunda iyice kuvvetlenen suçluluk duygusunun bir yerden kırılması çözümün ilk adımı.

“Zamanında sizi korumuş olan bu suçlayıcı ses” demiştim yazının başında. Burada altını çizmek istediğim şu; “içimdeki suçlayan, cezalandıran sesten nefret ediyorum, defolsun gitsin…” dediğiniz anda aslında o sesi daha da kuvvetlendirmiş olursunuz. Biliyorum, kulağa garip geliyor. Ama öyle.. Çünkü suçlayan ses beynimizdeki tehdit mekanizması ile ilgilidir. Kendimizi ne kadar tehlikede ve zarar görebilir hissedersek bu suçlayan sese o kadar çok tutunuruz. Çünkü öğrendiklerimize göre “koruyan kollayan otorite figürü” budur. Aksi türlüsü bize fazla yumuşak,narin ya da zayıf bile gelebilir.  Bu sebeple, kendi içimizdeki bir sese ne kadar çok nefret yöneltirsek beynimizdeki tehdit sistemi de o derece güçlenir ve sonra da o suçlayıcı ses kendini korumak için daha da fazla silahlanır. Bir döngüdür bu.

Her terapistin ve her yönelimin bu döngüyü kırmak için farklı müdaheleleri var. Ancak ortak görüş ilk adımın duyguyu geçerli kılmak olması. Ne hissettiğinden değil, davranışlarından sorumlusun vurgusunun atlanmaması. Buradan Marsha Linehan ve Diyalektik Davranış Terapisi’ne de selam çakmış olalım. Duyguyu geçerli kılmak, “senin suçun değil” demek ilk adım, ancak kendi hayatının sorumluluğunu almak da ikinci adım diyen Linehan…

İkinci kitabımın teması da bu olacak diye düşünüyorum. Kendini olur olmaz her şey için suçlamadan da hayatının sorumluluğunu üstelebilir misin?

Keyifle okuduğunuzu umarım.

Hayatın Optimizasyonu ; Can Gürses

Sosyal medyayı bu kadar kullandığıma genel olarak lanet eden bir adamım… Üstelik sadece Twitter’ı aktif olarak kullanıyorum. En son Instagram paylaşımım 1 yıl, en son Facebook güncellemem 90 hafta önceymiş…

Yazarak kendimi daha iyi ifade ettiğimi düşündüğümden kendime Twitter’ı seçtim… Bu kadar zaman boyunca da kaçamadığım bir iki durum haricinde herhangi bir polemiğe bulaşmadığım için mutluyum.

Bu ortamda normalde hayatın bizi başka yollarla karşı karşıya getirmesinin imkansıza yakın olduğu insanlarla tanıştım. Bazılarının hayatımda önemli rolleri de oldu ve olmakta da…Deniz de sosyal medya sayesinde tanımaktan memnun olduğum isimlerden biri. Daha birinci dakikadan yaptığı işi ne kadar severek ve tutkuyla yaptığını hemen anlıyorsunuz ki… Bu benim bir insanda görmek istediğim ilk özellik.

Birinin önce bir hedefi olmalı, bu hedef yapay, maddesel, para vs. gibi bir hedeften çok hayatı hem kendi hem başkaları için anlamlı kılacak ve yeteneklerini göstereceği bir bir hedef olmalı… Ve bu hedefini bulduktan sonra da buna kendini adamalı (bence).

Bu arada böyle insanlar sanılanın aksine en zararsız insanlardır… Her şeyin üzerinde bir tutkusu olan birey tutup da kimseye sarmaz, kimsenin hayatına karışmaz, benmerkezci değildir.

O yüzden bazen beraber olduğunuz kişi, işini ilişkinizin önüne koyuyormuş gibi hissediyorsanız belki bu onunla ilgili değil de sizin tutkuyla bağlandığınız bir hedefiniz olmamasının yarattığı boşluktan kaynaklı olabilir. Belki…

Şu an tamamen serbestçe aklıma gelenleri yazıyorum ve muhtemelen üzerine çok fazla düzenleme yapmayacağım…

Devam edelim:

Deniz’in kitabını karıştırmaya başladığımda rastgele açtığım sayfalardan birinde şunu gördüm:

Hayatınızı istemediğiniz şeylerden kaçarak geçirmeyi de seçebilirsiniz, istediğini şeylerin arkasından giderek de… Seçim sizin.

İlk konuştuğumuzda, yazmak istediklerimi yine benim ilgi alanım olan matematik bağlamında birleştirebileceğimden bahsettiği için bu cümleyi özellikle seçtim…

Şöyle ki, lise döneminden öğrenilen bir mevzudur; bir fonksiyonun maksimum ve minimum değerini bulmak…

Lisede öğretilen genelde ‘tek değişkenli’ bir fonksiyonun, f(x), max/min noktalarını bulmaktır. Ancak bir fonksiyon çok fazla parametreye de bağlı olabilir; f(x,y,z,..)…

Şimdi böyle fonksiyonların max/min değerlerini bulmak için yine tek parametreye göre hareket edebilir ya da tüm parametrelerine göre çalışabilirsiniz.

Matematikçiler bilir ki; çok değişkenli bir fonksiyonu tek parametresine göre optimize etmeye çalışırsanız elde edeceğiniz şey, lokal bir maximum veya lokal bir minimumdur… Eğer global optimizasyonu arıyorsanız, çok değişkenli bir fonksiyonu her değişkenine göre optimize edersiniz.

Aranızda sadede gel lütfen diyenler için matematiksel işkence burada bitiyor ..

Bakınız hayat da aynen bu çok değişkenli fonksiyonun optimizasyonu gibidir. Hayatın bağlı olduğu bir çok parametre mevcut; aile, sağlık, iş, para, ilişkiler…

Kimisi hayatını sadece işine ve/veya ilişkisine odaklanarak, sade o parametre üzerinden optimizasyon yapmaya çalışarak geçirir… Genelde elde edilen de lokal (yani averaj) bir mutluluk veya lokal bir hüsrandır. Bu nispeten risksiz bir tercih gibi görünür ancak tek bir şeye odaklanarak kaybettiklerinizi sonradan anladığınızda yaptığınız hatayı anlarsınız…

Kimisi de hayatının her parametresi üzerinden bir optimizasyon yakalamaya çalışır… Elde edilen şey ya global bir mutluluk ya da global bir hüsrandır… Ki ilk denemelerde sonuç hüsran bile olsa en azından “kalıcı iyilik hali” için nelerin değişmesi gerektiğini anlamış olursunuz…

Burada hayatın her parametresi üzerinden optimizasyon yapmaktan kastettiğim şey kesinlikle her parametreyi mükemmel bir noktaya taşımak değil… Bu kesinlikle değil. Hayatın her parametresinin her an en iyi noktasında olması gibi bir zorunluluk yok ve mümkün bir istek de değil ne yazık ki… Deniz’in kalıcı “mutluluk” yerine ısrarla “iyilik hali” tamlamasını kullanmasına denk gelen bir ayrımdan bahsediyorum.

Başka bir deyişle, hayatta da, aynen matematikte olduğu gibi, bazen bazı parametreler yükseklerdeyken bazıları çok muhteşem değerler almayabilir; ancak tüm bunların kombosu bu parametrelerin oluşturduğu fonksiyonun; hayatın kendisinin maksimum değerini verir.

Bazen o yüzden ‘less is more’ haklı bir ifadedir. Bazı parametreler diğerine göre az değer alacak ki, hayat fonksiyonunuzun değeri optimize olabilsin.

Özetle, optimizasyon ile maksimizasyon arasındaki karmaşadan kaçmak lazım… Optimizasyonun sonucunda huzuru; maksimizasyon ile (muhtemelen hayat jargonunda karşılığı mükemmelliyetçilik) bitmeyen huzursuzluğu bulma ihtimaliniz çok yüksek…

Muhtemelen huzur denilen şey de işte biraz düşüp kalktıktan sonra tam bu global mutluluk halinin bulunduğu an herhalde sevgili okuyucu… Tahminlerimiz o yönde ..

Can GÜRSES

https://twitter.com/canitti

https://cangurses.wordpress.com/

Aşk Liberal Bir Sözleşme Mi? Esra Sarıoğlu

Sevgililer gününün en sevdiğim tarafı, feministlerin aşka dair eleştirilerini dillendirmesine bir vesile olması. En azından gündemi bahane ederek romantik kültürün nahoş taraflarından dem vurabiliyoruz. Ben de bu geleneğin izinden gidip, “liberalleşen heteroseksüel romantik kültür”de aşkın kadınlarda ne gibi yaralar açtığından ve bu yaraların duygusal/toplumsal dinamiklerinden bahsedeceğim. Simone de Beauvoir, “Aşk sözcüğü kadınlar ve erkekler için hiçbir şekilde aynı anlama gelmez ve bu onları bölen ciddi bir yanlış anlamadır” derken her şeyden önce aşkı cinsiyet dinamikleri doğrultusunda ele almak gerektiğini ifade ediyordu. Beauvoir’in işaret ettiği şeyi şuan kendi eylemimde bile açık bir şekilde görebiliyorum: sol entelektüel camianın erkekleri aşk konusunda yazmaz ve sessiz kalırken, bir kadın 14 Şubat geldi diyerek kaleme sarılıyor.

Kadın ve erkeğin aşk karşısındaki oryantasyonlarının farklı olmasını fıtratlarına değil, cinsiyet asimetrilerine bağlayanlar feministlerdi. Aşk, bilhassa 1960’lı ve 1970’li yıllarda ikinci dalga hareketindeki feministler için siyasetin o kadar merkezindeydi ki, Shulamith Firestone, feminist devrimin aciliyetini vurgulamak için yazdığı Cinselliğin Diyalektiği’nde, kadınların ezilmesinin nedenlerini tartışırken, aşkın çocuk büyütme sorumluluğundan belki de daha ezici bir rolü olabileceğini öne sürmüştü. Radikal feministler için aşk, saf hali ile yaşanabilecek bir ilişki türü değil, tersine, yozlaşmış iktidar sisteminin ayırt edilemez bir parçasıydı. Cinsiyet ve sınıf tahakkümü üzerinde yükselen toplumda aşk bir aparata dönüşüyor, ekonomik ve sosyal sömürünün payandası işlevini görüyor, kadının psikolojik düzeyde erkeğe bağımlı kalmasını sağlıyordu. Kadın kendi varlığının bilincine aşk sayesinde varıyor, erkeğin ilgisi ve onayı ile kendisini muteber hissediyordu. İkinci dalga feministleri aşk hakkındaki analizleri ile “duygular siyasetinin” önünü açtılar. Fikirleri çok popülerleşip hepimizin ortak görüşü haline gelmedi fakat, aşka eleştirel yaklaşanlar için hep bir çıkış noktası oldu. 2003 yılında çıkan Aşka Hayır kitabında aşka ve erotik ilişkilere karşı güçlü bir polemiğe girişen Laura Kipnis, kendisinden 30 yıl önce yazmış Shulamith Firestone’un izinden gitti. Benzer bir şekilde, son zamanlarda akademide filizlenen ve gelecek vaat eden “duygulanım çalışmaları” da o dönemin feminist analizlerinden ilham almakta.

Öte yandan, aşk hakkındaki popüler söylemlerin neredeyse hepsi, radikal feministlerin aksine, eşitsizliğin sosyoloji ders kitaplarında geçen bir kelime olduğu ve aşkla alakası olmadığı varsayımına dayanıyor. Son yıllarda yaygınlaşan liberal aşk söylemi ise aşkı mistifiye etmemesi ve toplumsal dinamiklerle bağlantısını gözardı etmemesi bakımından diğer söylemlerden biraz da olsa farklı. Popüler psikoloji ve terapi kültürü vasıtasıyla özellikle Batıda geçerlilik kazanmış, Türkiye’de ise yaygınlaşmaya başlayan bu söylem, aşk ilişkisini sözleşme boyutunu vurgulayarak  ele alıyor. Bu çerçevede aşk, tarafların erkek ve kadından oluştuğu bir sözleşme ve bu sözleşmeye iki insan özgür iradeleri sonucunda dahil oluyorlar. İlişki boyunca birbirlerinin bireysel hak ve özgürlüklerine saygı duyacakları sözünü verip, sözleşmeleri, diğer bir deyişle ilişkileri hakkında müzakere edebiliyorlar, ve gerektiğinde sözleşmeyi feshedip, ilişkiyi bitirebiliyorlar. İngilizce’de eş ve sevgili yerine kullanılan “partner” kelimesi liberal aşk söyleminin Batıda ne denli yerleşmiş olduğunun yalnızca küçük bir göstergesi. Partner kelimesi hem heteroseksüel ilişkilerin dilsel konvansiyonlarını aşmaya çalışan bir terim, hem de liberal aşk söylemin kurucu dilsel öğelerinden biri.

Türkiye’de de tarihsel olarak erotik ilişkilerin kısmi liberalleşmesinden bahsetmek mümkün. Bireylerin kendi tercihlerinden ziyade ailelerin belirleyici olduğu görücü usulünün erozyona uğraması, bireyin romantik özerkliğinin altını çizen sevgililik kurumunun meşrulaşması, hatta sevgililer gününün popülerlik kazanması liberalleşmenin göstergeleri olarak okunabilir. Buna karşın, erkekler liberalleşmeye güçlü bir reaksiyon gösteriyor ve bu durum “erkeklik krizi” olarak adlandırılıyor. Kadına yönelik şiddetin bu denli yaygın olması, erkeklerin liberal sözleşmeyi kabullenmemesinden kaynaklanıyor. Kadınların erkek şiddetine en çok maruz kaldıkları zamanın, ilişki sözleşmesini feshettikleri veya feshetmek istedikleri zamanlar olduğunu düşünürsek, Türkiye’de liberal ilişkinin ne kadar cılız bir temeli olduğunu ve erkekler tarafından ne kadar az kabul gördüğünü daha iyi anlayabiliriz.

Şiddet bu denli yaygın ve yakıcı bir mesele iken, yeni gelişen liberal aşk söyleminin zarardan çok faydası olduğu düşünülebilir. Nihayetinde, liberal sözleşmenin erkekler tarafından kabulü, kadınların bireyselliği ve özgürlüğünün tanınması anlamına geleceğinden, kadınları güçlendireceğini, ilişki içinde onlara alan açacağını, ve erkeklerin kendilerine hak gördükleri şiddet uygulama ve baskı altına alma “yetkiler”ini dizginleyeceğini tahmin edebiliriz. Ne var ki,  liberal aşk söyleminin Türkiye’ye etkisini fayda ve zarar kavramları aracılığıyla tartışmanın önemli bir hususu görmezden gelmemize sebep olduğunu düşünüyorum. Belli bir “iyileşme” vaadi taşıdığı için, bu söylem çerçevesinde şekillenen romantik ilişkinin yarattığı tahribatın üzerinde durulmuyor ve dolayısıyla liberal aşk sözleşmesi eleştirel olmayan bir şekilde, pek çok aktör tarafından sahipleniliyor.

Aşk Neden Acıtır? kitabında, sosyolog Eva Illouz liberal hegemonyanın tuzağına düşmeden, sözleşme prensibine dayanan modern aşkın kadında nasıl ve neden hasar yarattığını detaylı bir biçimde anlatır. Her şeyden önce, diyor Illouz, kadınlar serbest piyasa toplumlarında aşka ve romantik ilişkilere eskisine nazaran daha yoğun bir biçimde ihtiyaç duyar. Sebep, modern piyasa toplumlarında “kendilik değeri”nin (self-worth) ekonomik ve sosyal statünün doğrudan bir sonucu olmaktan çıkmasıdır. Piyasa toplumlarında benlik toplumsal hiyerarşideki pozisyonun otomatik bir uzantısı olarak değer kazanmaz veya kaybetmez, başka bir deyişle verili değildir ve tesis edilmesi gerekir.  Ontolojik bir emniyetsizlik hissi yaratan bu dönüşüm sonucunda, insanlar kendilik değerini tesis edebilmek için kişilerarası ilişkilere yaslanmaya başlarlar ve ilişkiler benliğin değer kazanmasında asli öğe olur. Kendilik değeri performatif bir şekilde kazanılmaya başlayınca da, bilhassa aşk, benliğin değerinin onaylandığı biricik alan olarak belirir. Aşk sayesinde, ben ve öteki arasında öyle bir bağ kurulur ki, ben, öteki aracılığı ile değer duygusunu inşa eder.

Aşk ile liberal sözleşmeyi birbirine sıkı sıkı bağlayan unsur da budur. Hem aşkın hem de liberal sözleşmenin kalbinde, ötekinin bene verdiği değerin bir ifadesi olarak tanıma (recognition) yatar. Tanıma ilişkinin kalbindedir çünkü kendilik değerimizi, öteki bizi tanıdığı için, bizi değerli görüp kabul ettiği için kazanabiliriz. 1990’lar ve 2000’lerde Axel Honneth ve Nancy Fraser gibi siyaset felsefecileri tanınma kavramının can alıcı öneme sahip olduğunu ve ancak tanınma sayesinde toplum içinde pozitif benlik algısı inşaa edebileceğimizi öne sürdüler. Ayrıca tanınma siyaseti olmaksızın toplumsal eşitliğin ve adaletin mümkün olmayacağının altını çizdiler.

Eva Illouz ise aşktaki tanıma dinamiğinin kadında açtığı yaraların altını çizer. Hem kadın hem de erkek pozitif bir benlik algısı kurmak için ötekinin tanınmasına ihtiyaç duysa da, diyor Illouz, aşk söz konusu olduğunda kadın erkek tarafından tanınmaya, erkeğin kadın tarafından tanınmaya ihtiyaç duyduğundan daha fazla ihtiyaç duyar. Kadının kendilik değeri erkeğin onu tanımasına çok ama çok sıkı bağlarla bağlıdır. Erkeğin kendilik değeri ise kadının onu tanımasına o kadar da endeksli değildir. Bu fark, ne feminen ve maskülen psike ile ne de kadının Venüs erkeğin ise Mars’tan gelmesiyle ilişkilidir. Kadın ve erkeğin duygusal farklılığı olarak tezahür eden şey cinsiyet eşitsizliğinin ta kendisidir. Illouz’a göre kadın ve erkek arasındaki bu asimetrinin sebebi, tanınmaya ihtiyaç duyan kadın ve erkeğin her ikisinin de erkek egemen toplumda erkekler tarafından tanınmayı daha değerli bulmalarından kaynaklanıyor. Bu yüzden, kadınlar ilişkiyi çok daha büyük bir hevesle ve bazen de çaresizlikle arzuluyorlar. Erkeği ilişkiye ikna etmeye çalışan, “talepkar”, “ısrarcı” taraf oluyorlar. İlişkiler için geliştirdikleri “stratejiler”, “biyolojik saat” leri veya çocuk yapma istekleri yüzünden olmuyor, bunların ötesinde bir yerlere, kendilik değerine uzanıyor. Illouz, erkek egemenliğinin törpülendiği, kadınların ekonomik ve sosyal hayata katıldıkları toplumlarda bile bu durumun devam ettiğini, asimetrik tanınma dinamikleri sebebiyle hetereoseksüel kadınların duygusal tahakküm altında kaldığını ve aşkta canının yandığını öne sürüyor.

Erkeklerin, Illouz’un dediği gibi, yalnızca erkeğin tanınmasına ihtiyaç duyduklarından çok emin değilim. Illouz’un analizinin burada biraz kolaya kaçtığını düşünüyorum. Belki de, erkeğin  tanınma ihtiyacı sevgili ile sınırlı değildir, öbür ötekiler tarafından tanınmak da onun için çok önemlidir. Erkek, George Herbert Mead’in ifadesiyle referans grupları, alakalı  ötekiler, veya genelleştirilmiş öteki tarafından da tanınmaya en az eş/sevgili tarafından tanınmak kadar ihtiyaç duyuyordur. Mesela, genç erkek bir romancı düşünün. Kadınlar ile romantik ilişki onun için gerekli olabilir ama yeterli değildir. Kendisi gibi genç romancılar (anlamlı öteki), referans alıp kendini kıyasladığı yazarlar (referans grubu) ve en nihayetinde bütün toplum (genelleştirilmiş öteki) tarafından tanınmayı isteyip, önemseyecektir.

Öte yandan, aşkta tanınma dinamiğinin cinsiyetler arasında asimetrik olduğu aşikar. Karl Ove Knausgaard’ın yazdığı altı ciltlik otobiyografik roman Kavgam’ın ikinci cildini biraz da soruyu merak ederek okumuştum. İngiltere’de Aşık Bir Adam başlığıyla yayımlanan kitap Knausgaard ile partneri Linda’nın ilişkisine odaklanıyor.  Cinsiyet hiyerarşilerinin epeyce törpülendiği ve Knausgaard’ın kendi deyişiyle “cinsiyetin toplumsal olarak inşa edilmiş olduğu bir ülke”de, İsveç’te geçiyor anlatı. Aşklarının hararetli dönemi geride kaldıktan sonra, Knausgaard son derece hızlı bir şekilde “kendine ait bir oda” arayışına giriyor, hem sembolik hem de sözlük anlamıyla. İlişkiye daha az zaman, kendine ve yazmaya daha fazla zaman harcıyor. Şair olan Linda ise ilişkiye ve yakınlığa çok daha fazla ihtiyaç duyuyor, Knausgaard’la baş başa daha çok vakit geçirmek istiyor. Öte yandan, Knausgaard çocuk bakımından yemek yapmaya kadar bütün sorumluluklarını yerine getiriyor. Aralarında cinsiyetçi olmayan, eşitlikçi bir işbölümü var. Tek eşitsizlik, ki Linda’yı rahatsız eden de bu, duygusal asimetrileri.

1970’lerde sevgi ve aşk siyaseti üzerine kafa yoran Siyah Feministler’den Audre Lorde, feminist siyasetin kadının kendisini sevmesini, kendisine değer vermesini ve  kendisini aşmasını sağlayacağını düşünüyordu. Feminist siyaset  kadınların benliğinde yeni bir oryantasyon meydana getirecek ve kadınlar hem kendilerini hem de birbirlerini seveceklerdi. Türkiye’de içinde bulunduğumuz koşulları, duyguları, gerilimi ve ilişkileri düşündüğümde Audre Lorde’nin beklentileri açıkçası çok uzak ve naif geliyor. Öte yandan, aşk, kendilik değeri ve duygusal eşitsizlikler üzerine düşünmeyi önemli bir uğraşı olarak görüyorum. Bu çabanın bir ayağı belki daha akademik, okumak ve fikir teatisi yapmaktan geçiyor, diğer tarafı ise daha şahsi, kendini tanımak, soğukkanlı bir iştahla kendini keşfetmek, ve Ermeni mistik George Gurdjieff’in deyişiyle “kendi üzerine çalışmak”tan geçiyor.

Kanıta Dayalı Psikoterapiler Yrd.Doç. Filiz Şükrü

Bilişsel Davranışçı Terapilerin Üçüncü Dalgası; Farkındalık Ve Kabul

Psikiyatrik bozuklukların önlenmesi ve tedavisinde ruh sağlığı alanında çalışanlar oldukça aktif rol oynamaktadır. Psikiyatrik bir bozukluğun önlenmesi ayrı, bozukluk olduktan sonra tedavi edilmesi ayrı işlerdir. Psikoterapiler bir asırdır psikiyatrik bozuklukların tedavisinde kullanılmaktadır. Psiko=ruh, terapi=iyileştirim demektir. Bir hastalığı iyileştirmeye çalışan insanlar bu amaçla bir çok farklı yöntem denemiş ve işe yaradığını kanıtlamaya çalışmıştır. Kanıta dayalı terapiler denildiğinde psikiyatrik bozukluğun tedavisindeki yararlılığı kontrollü çalışmalarla kanıtlanmış ve ruh sağlığı alanındaki hastalıkların önlenmesi ve/veya tedavisinde işe yaradığı tekrarlanarak gösterilmiş terapiler denilmeye çalışılmaktadır.

Kanıta dayalı psikoterapi kavramı bilişsel davranışçı terapi (BDT) akımının doğuşu ile önem kazanmış ve bilim insanları psikoterapi yöntemlerinin işe yarayıp yaramadığını, hastalığın derecesini değerlendiren çeşitli objektif araçlar (ölçek, kan tahlilleri, görüntüleme yöntemleri, nöropsikolojik testler vb.) aracılığı ile araştırmaya başlamıştır. Sonuç olarak bilişsel davranışçı terapi alanındaki çalışmalar, psikiyatrik hastalıkları kişinin duygu, düşünce ve davranışları ile ilgili çıkamadığı bir kısır döngü süreci ile kanıta dayalı (bilimsel olarak) açıklamış ve olumsuz duyguyu azaltmanın (dolayısıyla ruhsal hastalıkları azaltmanın, ya a ruhsal hastalıklardan korunmanın) düşünce ve davranış sistemlerinin düzenlenmesinden geçtiğini kanıta dayalı olarak göstermiştir.

Bir süre sonra bilişsel davranışçı terapist’ler aynı çatı altında durarak ve fakat çeşitli özellikli hastalıklar için farklı BDT alt özellikli (özelleşmiş) akımlarını üretmeye ve araştırmaya başlamışlardır. 1970’li yıllarda önce ikinci dalga BDT’ler (salt davranış temelli terapilerden, biliş-davranış temelli terapilere geçiş) ile çalışan geçtiğimiz yıllarda da üçüncü dalga BDT’ler (biliş-davranış terapilerinden içgörü-farkındalık-kabul temelli terapilere geçiş) psikoterapi literatüründe boy göstermeye kanıta dayalı literatürde ‘bizler işe yarıyoruz’ demeye başlamıştır. Üçüncü dalga BDT’ler duygu-düşünce-davranış temelinde çalışan klasik bilişsel davranışçı terapi yöntemlerinin üzerine işe yararlılığı bilimsel olarak gösterilmiş yeni yöntemler eklemleyen özellikli terapi yöntemleridir.

İkinci kuşak bilim insanları (Ellis, Beck, Lazarus) işlevsel olmayan düşünce yapılarının (otomatik düşünce, şema, ara inanç, ana inanç) değiştirilmesini ve dolayısıyla duygu ve davranışlardaki düzelmeyi tedavi edici ana yol olarak görmekte iken, üçüncü kuşak bilim insanları (Linehan, Segal, Kabat Zihn, Hayes, Strosahl, Menin, Berking) ana tedavi odağını duygu kavramı üzerinde yoğunlaştırmış, duygu regülasyonunun düşünce ve davranışlar üzerindeki tedavi ediciliği üzerinde durmuştur. Özetlemek gerekirse ikinci kuşaktaki ‘ne düşünüyorum ve ne hissediyorum’ soruları, üçüncü kuşakta yerini ‘ düşüncelerim ve hislerim bana ne söylemeye çalışıyor’ soruları ile değişmiştir. Adı ne olursa olsun bu terapilerin temel çalışma prensipleri klasik BDT öğretilerinin temeline dayanır. Yani danışanlarla düşünce, duygu ve davranışları arasındaki ilişkiyi ve kısır döngüyü  öğretme ve ruhsal hastalıklara neden olan bu kısır döngünün kırılması için ev ödevleri ile çalışma seansları düzenleme terapistin en temel görevidir.

Üçüncü dalga terapistler zihnin ürettiği duygu ve düşüncenin içeriğinden (örn: övgü almaz isem bu benim sevilmediğim anlamına gelir düşüncesinden) çok düşünme biçiminin (Örn: yargılayıcı düşünme biçimi) belirleyici olduğunu dile getirirler. Yani farkındalık ve kabul temelli terapiler (3. dalga terapiler) ruhsal rahatsızlığa yol açan duygu, düşünce ve deneyimlerin değiştirilmesinden çok kabullenilmesini hedef alırlar. Farkındalık-kabul temellli terapilere göre değişim, yani ruhsal iyieşme, yani duygu regülasyonu, zihnin yargılayıcı düşünme biçimine sahip olabileceğinin yargılamadan kabul edilmesi ile doğal olarak gelecektir. Farkındalık-Kabul temelli terapilerin tamamında meditasyon önemli yer tutmaktadır. Meditasyon ile danışana zihnin ‘dikkat’ fonksiyonu şimdiki ana çekme egzersizleri yaptırılır. Çünkü zihin gelecek ve geçmiş ile ilgili düşüncelerle doludur ve geçmiş/gelecek ile ilgili düşünceler ise  büyük bir çoğunlukla çarpıktır, yanlıdır ve yargılayıcıdır. Yani gerçek değildir. Gerçek olan şimdi ve burada yaşanandır. Şimdi ve burada ise bu andadır. Beş duyumuzdadır. Dikkati duygu ve düşünceden yargısızca alıp (duygu ve düşüncelere mesafe koyup) algılara çekme işine meditasyon denir. Meditasyon sırasında odak noktası genelde ‘nefes’ olarak seçilmekte ve danışana nefese odaklanma öğretilmektedir (nefes egzersizi). Egzersiz sırasında kişiye duygu, düşünce, davranışlarını da fark etmesi, bastırmaması fark ettiği anda kabul etmesi ve dikkatini şimdiye (nefese) çekmesi telkin edilir. Üç dalga kognitif terapiler düşüncenin içeriğinden çok süreci (akışı) ile ilgilenir ve o akışı değiştirmeye odaklanır.

Düşünceler zihnimizin birer ürünüdür. Ve zihin mükemmel işleyen bir yazılım programı değildir. Olabildiğince bizi tehlikelerden korumaya çalışan, bu amaçla olumsuz duygu, deneyim ve düşüncelere odaklanan bu yazılımın ürünleri doğal olarak çarpık ve gerçek dışı olabilir. Üçüncü dalga terapiler bu düşüncelerin gözlemlenmesi ve kabul edilmesi konusunda danışanı yüreklendirir. Danışan meditasyon sırasında dikkatin düzenlenmesi ile olumsuz düşünce ve duygulara maruz kalmayı da dener. Klasik BDT öğretilerinde öğrenildiği üzere maruziyet deneyimlendikçe alışma tüm doğallığı ile gelecek ve kişi fıtratı gereği rahatlayacaktır. Olumsuz duygu ve düşünce geçicidir ve geçecektir. Her çeşit duygusal deneyim olduğu gibi kabul edildiğinde emosyonların regüle edilmesi gerekliliği anlamsızlaşır. Üçüncü dalga terapilerin hedefi aslında akıp giden şimdik yaşamın regülasyonudur. İşte bu yaşam regülasyonu teknikler halinde ve yaklaşık 8-12 seans süren bir terapi yolculuğu içinde danışana farkındalık, yargısızlık, kabul, gözlem ve bilişsel ayrışma egzersizleri öğretilerek sağlanmaktadır.

  

  

  

 

Affetmek

Affetmek, O’nun içineki yaralı,terk edilmiş, yalnız,öfkeli ve hatta belki de şımarık çocuğu sevmeye kendini hazır hissetmektir.

Lafta söylemesi kolay. Ama kendini bu hazır olma aşamasına getirmek yıllara yayılan bir süreç. Terapi ne kadar sürer? En sık aldığım sorulardan biri. Süpervizörüm Doç. Dr. Aslı Akdaş’dan öğrendiklerim ışığında bunu yazmak isterim:

Danışanın terapiden ne beklediğine ve neye hazır olduğuna göre değişir. Bir çok yaklaşımda ilk seansta danışanın terapiden ne beklediği konuşulur. Bu çok önemlidir. Hem donanımınız, hem de yaklaşımınız danışanın beklentisini karşılayabilecek midir? sorusunun cevabını bulmak için önemli bir adımdır.

Somut bir örnekle açıklamaya çalışayım. Bir meslektaşımın danışanı her seans gelip, uzanıp, hiç bir şey yapmadan ve konuşmadan öylece yatıp sonra da gidiyordu. Benim ekolüm için uygun bir yaklaşım değil. Ancak belki de o danışanın ihtiyacı oydu. Belki o danışan bana gelseydi ona iyi gelmeyecekti.

Terapiden fayda alabilmek için esas olan danışan-terapist ilişkisidir. İstisnasız her danışana iyi gelebileceğini düşünmek bence çok üst perdeden bir iddia. Bu sebeple, benden çok farklı ekollerde çalışan meslektaşlarıma çok kereler danışan yönlendirmişimdir.

Bu vizyonu bana kazandıran hocalarıma ne kadar teşekkür etsem azdır. “Tek doğru benim doğrumdur, en iyi yol benim yolumdur” diyen köşeli hocalardan rehberlik alsaydım asla bu terbiyeye gelemeyecek, kendi küçük dünyamda kavrulup gidecektim. Gerçi kendime de haksızlık etmeyeyim, kendi rehberlerimi de kendim seçtim 🙂 Bu vesile ile “hangi ekol daha iyi” sorusuna da cevap vermiş olayım. Esas olan klinisyenlik becerisi ve terapistin vizyonudur.

Konumuza dönersek, seçtiğim rehberlerden biri, beni bana uygun olduğunu düşündüğü bir terapiste yönlendirdi. Benim beklentim de “çocukluğumdan getirdiğim inançlar yüzünden çocuğuma yaşatabileceklerimin önüne geçmek, yeterince iyi bir anne olmak” idi. Bu derin bir mesele olduğu için terapistim bana sürecin uzun olacağını haftada bir görüşürsek buraya varabileceğimizi bunu kabul ediyorsam başlayabileceğimizi söyledi. Kendisine çok çektirdiğim bir beş yıl geçirdik. Bugüne kadar adını hiç açıklamadım. Kitapta kendisine açık açık teşekkür bile etmedim. Çünkü paylaşmak istemedim. Ancak şu an bunu yapmaya hazır hissediyorum. İçimdeki çocuğu büyütebildiğimi ilk kez bu kadar hissediyorum. Sevgili Pınar Serbest, iyi ki varsın. İçimdesin.

Bu büyüyen çocuk sayesinde bu yaz bambaşka bir deneyim yaşadım. Karşındakini gerçekten, iliklerinde hissederek affetmenin nasıl bir şey olduğunu. Bu “affettiğim” kişi annem.

Annemin içindeki terk edilmiş çocuğu sevmeye hazır hissettiğim anda ilişkimiz değişti. Hayatım boyunca onun içindeki  terk edilmiş-öfkeli çocuk ve ben hep annemin ilgisi için rekabet ettik. Çocukluğum,ergenliğim,gençliğim ve bu  yaşıma gelene kadarki süreçte bazen az bazen çok ama hep benim içimdeki terk edilmiş-öfkeli çocukla annemin içindeki terk edilmiş-öfkeli çocuk didişti durdu.

Mesleki hayatlarında ve arkadaşları ile olan ilişkilerinde olgunluğuyla, sağ duyusu ile bilinen bu iki kadın ne oluyordu da bir araya geldiğinde önemsiz bir oyuncak için didişen iki anaokulu çocuğuna dönüşüyordu? Ne tetikleniyordu?

Ben O’nu affedemiyordum. Affedemiyordum çünkü O’nun yüzünden annemin benimle yeterince ilgilenmediğini düşünüyordum. Annem ilgisinin önemli bir kısmını ona vermek zorundaydı. Bu yüzden O’ndan bazen nefret ediyordum. Bazen yaptığı her şey batıyordu. Aslında benim hakkım olan bir şeyi yıllarca çaldığını düşünüyordum. Ve hakkımı geri alana kadar da vaz geçmemeye kararlıydım. Bu yüzden her fırsatta O’nu alt etmeye çalışıyordum.

Ama bu yaz bir şey oldu… Ne oldu? diye sormayın somut bir şey söyleyemem. Sorsanız “birden aydınlandım” diyeceğim. Ama biliyorum ki aslında ben yıllar önce bir tohum ektim. Sekiz yıl önce. O tohumu da hiç üşenmeden her gün suladım. Önce bir filiz verdi, sonra gövde. Ama lezzetli ve sulu meyve hemen gelmedi. Ben yine de sulamaya devam ettim. Ve bu yaz, ilk kez bambaşka bir bağ kurabildim annemle. Ne zaman “didişme” refleksim gelse yerine başka bir şeyi seçip uygulayabilecek kadar duygularımı regüle edebildim.

Yani, kendi içimdeki incinmiş çocuğa merhem olunca, öfkeli çocuk da kendiliğinden etrafı tekmeleyeceğine güvendiği yetişkinin sözünü dinleyebilmeye başladı. Yani içimdeki dengede-dingin hisseden yetişkin beynimin kumandasını ele geçirebildi.

Ben buna hazır olup ilişkiyi o şekilde başlattıktan sonra bir baktım, o da benimle aynı şekilde ilişkileniyor. “Didişme” yerini “saygıya ve tadı çıkarılan keyifli bir ilişkiye” bıraktı.

Bir örnek; seminerler yaklaştıkça tetikte ve işkolik olan modum iyice devreye girdi. Kızımı ihmal eder oldum. Annem bunu fark etmiş olacak ki “Seni çok özledi lütfen bırak artık bilgisayarı” dedi. Ben de “bunu ben yapmazsam yapacak başka biri yok” dedim. Tam hayatta kalma modundayım. Ama ses tonum ve duygum öfkeli çocuk modu değil, karşısındakini sayan bir erişkin moduydu. Ve gerçek duygunuz ne ise karşınızdakine her zaman o geçer.

O anda ihtiyacım olan rehberlik geldi, çok tatlı bir tonda “Tamam canım yine yap ama bir saat sonra yap önce sana bir doysun” dedi. “Çok haklısın” deyip kapattım. Bir anda beynimdeki tetikte ve hayatta kalma modu yerini sakin ve kendiliğinden akan moda bıraktı.

Şimdi gelelim “reklamlara” 🙂

Blog’un ana sayfasında seminer duyurularım var. Eğer bir tohum atmak, ya da attığım tohuma biraz daha su vermek istiyorum diyorsanız katılabilirsiniz. Seminerler ücretli ancak burs imkanı da var. Bu tarz seminerler,kitaplar, blog yazıları ve sosyal medya yazıları tohum ekip, sulamak sürecinde birer adım olabilir. Ancak asla kurtarıcı, bir anda hayat değiştiren mucize çözüm olamazlar. Mucize,hızlı çözüm vaadi var ise, ya da tek bir yöntemi “olağanüstü” diye dayatan birileri var ise, lütfen kendinizi koruyun.

Sevgiyle kalın…

Öyle Olmadığını “Biliyorum” ama “Hissedemiyorum”

  • Değersiz olmadığımı biliyorum, ancak hissedemiyorum…
  • Uçağın en güvenli ulaşım aracı olduğunu biliyorum ama yine de çok korkuyorum…
  • Herkesin birden beni sevemeyeceğini biliyorum ama yine de herkesi ikna etmeye çalışıyorum

Bilmek ama hissedememek… Yani muhakeme eden yan devreye girdiğinde, sağduyulu yan devreye girdiğinde gerçekçi olanın ne olduğunun adının konduğu ama iş değişime gelince tıkanıldığı noktalar.

Çocukluk yaşantıları yıllar içinde birikip beynimizdeki çeşitli duygu sistemlerini etkiler. Travma geçiren,ihmal edilen, terk edilen çocukların beyinlerindeki korku merkezi istikrarlı bir evde büyüyenlere kıyasla farklı işler. Çevremizle olan etkileşimimiz beynimizin yapısını olumlu ya da olumsuz olarak etkiler.

Sonra yıllar geçer. Yetişkin olduğunuzda artık çok farklı bir ortamınız olsa da beyin çocukluktan gelen beyindir. Artık yalnız olmasan da, korkulacak bir şey olmasa da, sevilip sayılsan ve özen gösterilsen de o beyin buna bir türlü inanamaz.

Beyin tutarlılık ilkesi üzerinden işler. Beyin, her şeyi zıttıyla anlamlandırır. Zıttı olmayan şey anlamsızdır. Yalom’un yaklaşımı bu sebeple çok çarpıcı gelir bana; “Yaşam, ölüm gerçeğini kabullendiğin zaman anlamlı hale gelir.” der. Çok derin, hazmedilmesi zaman alan bir yaklaşım.

Yine de aynı yere bağlanabilir “Ölüm gerçeğini biliyorum ama yine de zamanımın kısıtlı olduğunu bile bile çok küçük şeylere kafamı takıp günlerimi gecelerimi ziyan edebiliyorum”…

Değişim? Çözüm?

Araştırmalar der ki insan ilişkilerinin kuvvetlenmesi danışanın değişiminde çok kilit bir nokta oynar. “Inter-personal skills training” (insan ilişkileri beceri eğitimi) kognitif davranış terapisinde çok önemli bir araçtır. Danışanın sosyal çevresinin destekleyici ve besleyici olması terapiden alınan faydayı katlar. Bazı insanlar için yemek içmek kadar basit olan “sağlıklı çatışma”, bazı insanlar için dehşet veren fobidir. Çünkü büyürken bunu öğreten olmamıştır. Beyni ona “çatışma demek ilişkinin bozulması demek, yalnız kalmak demek” der. Sorsanız “öyle olmadığını biliyorum” diyecektir ama iş uygulamaya gelince her şeyi içinde biriktirir. Zamanla da strese bağlı kronik hastalıklar kendini gösterebilir.

Çözüm? Benim için cesaretlendirici bir terapist idi.

Doğrusunu isterseniz yazıyı “terapiye gidin” diye bitirmek istemiyorum. Çünkü benim de yanlış anlaşılma gibi bir “fobim” var. Gerçekte aslında en iyi çözümün bu olduğuna inanmam, ve kendi hayatımda da bunu uygulamama rağmen “reklam için yazı yazmışsın” deme ihtimali olanların ağzına laf vermemek için bunu yapmaya çekiniyorum. Umursamamam gerektiğini biliyorum, ama hissedemiyorum 🙂

Çünkü bazen beynimiz gerek doğuştan getirdiğimiz yapımız, gerekse çevre etkenleri dolayısıyla öyle bir hale ki ancak bu kadar değişebilir. Şema Terapinin kurucusu J. Young, “Şemalar (yani çocukluk yaşantıları dolayısıyla oluşan işlevsel olmayan inançlar,düşünceler,davranışlar vb) hiç bir zaman tamamen yüzde yüz ortadan kalkmaz” der. Ama zaten böyle bir yüzde yüzlüğe gerek de yoktur.

Her şeyi “tamamen” aşmaman  doyum aldığın, mükemmel olmasa da dibine kadar tadını çıkarabildiğin bir hayatın olamaz anlamına gelmez…. Bu demek değildir ki arada bir düşsen de kalkıp aynen devam edemezsin. Bu demek değildir ki bir gün her şeyle tek başına mükemmel şekilde baş edebilecek duruma gelmelisin. Bu demek değildir ki “düzelmelisin”.

Biz insanız. Tamir edilecek bir makine değil.

Yazmak benim için terapötik etkisi olan bir şey… Paylaşmak da öyle. Okuduğunuz için teşekkür ederim. Umarım zamanınıza değmiştir.

Sevgiler…

Davranış “Bilimi”

Yeterince kendini geliştiren bir kişi hiç davranış “bilimi” alt yapısı olmasa bile danışanlarına iyi gelebilir mi? Burada “iyi gelmek” tanımını açmak gerekir.

Zira bir taşın altına her hafta bir miktar para koysanız ve hiç bir şey yapmadan o taşın yanında elli dakika boyunca otursanız bir süre sonra o taş da “iyi” gelebilir. Ya da iyi gelen üfürükçüler de vardır eminim. İyi gelen falcılar, iyi gelen tarotçular da vardır. Ancak kriter subjektif olarak “iyi geliyor” diye değerlendirmek olursa sadece, o zaman danışan için en doğru olan seçime gitme olasılığımız düşebilir. Neden mi? İşin bilimine kendine adamış terapistlere soralım;

Gilbert et.al. 2008 yılında bir araştırma yapmış; ve bu araştırmada her “pozitif” duygunun ille de iyilik haline katkıda bulunmadığını görmüşler.  (Çalışmanın orjinali; http://ccare.stanford.edu/wp-content/uploads/2014/02/Feeling-safe-and-content-A-specific-type-of-positive-affect-regulating-system1.pdf)

Bu çalışma der ki; doyum, sosyal olarak güvende ve ait hissetmek gibi pozitif duygulara karşılık heyecan,kazanma gibi pozitif duyguları kıyasladığımızda ilk grup daha düşük düzeyde depresif duygu durumu ve kaygı ile ilişkili.

Bundan çıkan çok önemli bir sonuç var; sizi amaçlarınız doğrultusunda hızla başarıya götüren her çalışma, her ne kadar o anda size iyi gelse de, aslında ille de beyninizdeki tehdit algısını sakinleştirip kaygınızı azaltarak kalıcı iyilik haline katkıda bulunmayabilir. İyi hissedebilirsiniz, ancak kaygı, depresif duygu durumu ve tatmin olamama gibi duygu durumlarına bir faydası olmamıştır yaptığınız çalışmanın.

Başarılı ancak hala tatmin duygusunu deneyimleyemeyen,dışarıdan bakıldığında huzurlu ve doygun bir hayat yaşayabileceği her şeyi vamış gibi görünse de iç dünyasında farklı hisseden bir çok kişinin müsdarip olduğu budur. İşin bilim kısmına hakim olmadan herkesi birden aynı kefeye koyup heyecanlı bir başarı, kazanım elde etme,yüksek ve coşkulu hissetme halini iyilik hali ile eşlemiş sözde danışmanların da kaçırdığı bilgi budur.

Coşkulu ve heyecanlı kazanım odaklı bir mutluluk güvende hissetme,tatmin ve huzur içinde olma gibi duygu durumlarına ille de katkıda bulunmaz.

Yine, başka bir çalışmada Gilbert ve arkadaşları terapi açısından çok çarpıcı bir bilgiye ulaşmışlar. Şefkat Odaklı Terapi üzerine çalışan bu ekip katılımcılardan şefkat odaklı imgelem çalışması yapmalarını istemişler ve kalp atış hızlarını ölçmüşler. Çalışmayı yapmadan önce başka testler de uygulamışlar ve bağlanma biçimlerini,sosyal aidiyet duygularını ve kendilerini eleştirme oranlarını sormuşlar.

Çarpıcı bir sonuca ulaşmışlar;

“Kaygılı tipte bağlanmaya sahip olanlar zihinlerinde şefkat,anlayış ve sevgi aldıklarını canlandırdıklarında kendilerini tehdit altında hissetmişler. Kendilerini eleştirdikleri seslerini bir kenara bıraktıklarında hissettikleri şu olmuş “standartlarının düşeceği,bencil olacakları,şefkati hak etmedikleri, kimlik duygularının zedeleneceği”.

Bu bilgi bence bir çok şeyi açığa kavuşturuyor. Neden mi?Bu bilimsel çalışmadan çıkan sonuç şu;

Yani işin aslını esasını anlamadan, sanki elinde bir sihirli değnek varmış gibi, herkese aynı uygulamayı yapmak danışanlara zarar veren bir tutumdur. Çalışmanın orjinali için bu bağlantıya tıklayabilirsiniz:

http://self-compassion.org/wp-content/uploads/publications/Heart_rate_variability.pdf

Neden davranış bilimi için üniversite okuyoruz?Neden yüksek lisans yapıyoruz? Neden bir kaç aylık kurs ve seminerlerde kolayca öğrenilebilecekmiş gibi görünen teknikleri öğrenmek için biz psikologlar yıllarımızı harcıyoruz?

Bu çalışmaları takip etmeye, bu çalışmalara nereden ulaşabileceğimize, her çalışmaya nasıl eleştirel gözle bakabileceğimize hakim olmak için. Bu çalışmaları kongrelerde ve süpervizyonlarda hocalarımızla tartışabilmek için. Bize yardım için gelen danışanlara hakkıyla yardım edebilmek için. Yoksa otuz tane kişisel gelişim kitabı okuyup bir kaç seminere katıldıktan sonra işin “teknik” kısmına hakim olmak zor değil elbette. Bizler teknisyen değiliz.

Neden kendi psikoterapimizden geçiyoruz? Seans esnasında kendi iç dünyamızda olup bitenleri danışanlara yansıtıp onlara zarar vermemek için. Seans esnasında objektif kalabilmek, duygusal açıdan yoğun ve ağır şeylerin yaşanabildiği bu çok özel ortamda kendimizi de koruyabilmek için.

Faydalı olduğunu umarım…

 

 

“Bu halimle yeterliyim ve sevilebilirim diyebilmek….”

Ekran Resmi 2017-06-22 08.19.27

“Neşeli Günler”

Bu filmi bilmeyen yoktur herhalde. Adile Naşit ve Munir Özkul birlikte turşuculuk yapan bir çifttir. Sürekli tartışmaktadırlar zaten ama bir gün turşunun limonla mı sirkeyle mi daha güzel olduğu kavgası yüzünden ayrılmaya karar verirler, çocukları da paylaşırlar.

İzlemediyseniz lütfen izleyin. Aslında bir Türkiye gerçeğini anlatıyor.

Şahit olduğum bir tartışmadan bahsedeyim;

Zeytincilikle uğraşan bir çift. Ellerinde 20 kg’lık bidonlarla dolu zeytinyağı var. Kullanmak için küçük şişelere boşaltmak gerekiyor. Küçük şişelerden ise yalnızca  bir tane kalmış. Kavga konusu şu; o şişe kimin hakkı? (yaz boyunca ayrı evlerde kalacaklar çünkü). O şişeyi ilk kim doldurdu ve bu sebeple almak kimin daha çok hakkı?

 

Böyle bir tartışma olgunluk olarak beş yaş seviyesi. Kızımın sınıfından biliyorum. Öğretmenleri anlatmıştı, dört kız üç tenefüs boyunca bir parça hamuru ‘kim daha az aldı, kim daha çok aldı,  kime nasıl haksızlık edildiyi’ tartışmışlar. Öğretmen özellikle hiç müdahele etmemiş. Dördüncü tenefüste fark etmişler ki tartışma yüzünden bahçe zamanını kaçırıyorlar, birlikte hamur meselesini kapatıp boşverme kararı almışlar.

Bu eğitimi hiç alamadığınızı düşünün. Ne ailede ne okulda. Bir yetişkin geliyor, olaya müdahele ediyor, “siz arkadaşsınız bu kadar küçük bir şey için kavga edilir mi, hadi bakayım” diyor. Öyle bir durumda ne olur? Haksızlığa uğramışlık duygusu çocukların içinde ukde olarak kalır. Kendilerini ezilmiş hissederler. Evde de ortamın bu şekilde ‘iktidar mücadelesi’ içinde olduğunu düşünün.

Ne olur? Çözüm odaklı düşünmeyi ve tartışarak uzlaşmayı öğreneceklerine, ilişkilerini güçlendirecek ve herkes için en iyi olabilecek sonuca ulaşmak yerine, kendilerini ezdirmemek için üzüm yemek yerine bağcıyı dövmeyi öğrenirler.

Bu ezilmişlik duygusu yıllar içinde birikir ve yetişkin olduklarında işler ne zaman kendi istedikleri gibi gitmese “beni ezmeye çalışıyorlar” kök inancı tetiklenir, çatışma demek “ezilme tehlikesi” anlamına gelir, ya kazanacaklar ya kaybedeceklerdir. Küçük büyük her türlü uzlaşmazlık bir haklılık ve iktidar savaşına dönüşür. Çünkü gri bölgeler yoktur. Kazanan ve kaybeden vardır.

İnsan ilişkilerindeki hakim duyguları uzlaşma,eğlenme,barış ve huzurdan çok “eziliyor olmak ya da eziyor olmaktır”. Bu sebeple çoğu zaman ya öfke ya suçluluk içinde kendilerini hırpalarlar. 

Sonra da çok enteresan davranışlar gözlersiniz. Mesela sinemada ara olduğunda tuvalete doğru yürürken bir bakarsınız ki arkadan bir kadın hızlı adımlarla yürüyüp önünüzden tuvalete gitmeye çalışıyor.  Çünkü görüyor ki siz de aynı istikamette ilerliyorsunuz, sırada arkada kalmak istemiyor. Bu yaptığının “ayıp” olduğunu da düşünmüyor. Çünkü kendi düşüncesine göre aslında yapmaması gereken bir şey yapmadı. Uyarsanız sonuna kadar savunur da… Ya da trafikte dörtlüleri açıp istediği yerde bekleme yapabileceğini düşünür. Kendisine korna çalınmadığı sürece, arkada sıkıştırdığı trafiği görmesine rağmen, dışarıdan bir tepki almadığı için sorun olmadığını düşünür.

Bu şekilde yetişmiş bir kuşak düşünün. Ailede de okulda da bu rehberliği alamamış. Çocuk kalmış. İşte bu yetişkinler büyüyüp birbirleriyle evlendiklerinde zeytinyağı yüzünden, limon sirke yüzünden birbirine giriyor. Çünkü esas mesele “kim haklı”!!! Oysa yetişkinlerin dünyasında öğrenilmiş olması ilişkiyi besleyecek olan beceri “birlikte nasıl daha iyi yaşayabiliriz?”. Ne yaparsak birlikte kurduğumuz bu hayat herkes için daha besleyici olur?

Ve baktık ki gerçekten birlikte yaşayabilecek gibi değiliz, baktık ki “uzlaştırılamayacak farklılıklarımız var” o zaman birbirimize mecbur da değiliz. “Arkadaş olabiliriz, birbirimizi sevebiliriz ancak aynı evin içinde bir hayatı paylaşacak kadar yakın olmak zorunda değiliz.”

İngilizcede çok sevdiğim bir deyim var, “agreeing to disagree” . Aynı fikirde olmamak hususunda aynı fikirde olmak. “Farklı düşünüyoruz” deyip geçebilmek ve farklı düşünüyor olmanın ilişkiye zarar vermektense zenginleştirecek bir unsur olması. Karşımızdakine saygısızlık ettiğimizde özür dileyebilmek, ve saygısızlığa uğradığımızda da sakin bir şekilde hakkımızı arayabilmek. Bunlar çocukluktan itibaren rehberlik almadıysanız sonradan kazanmak için kendi kendinizi yetiştirmeniz gereken beceriler.

Nasıl mı?

1.Çocukluktan getirdiğiniz kök inançları ve otomatik düşünceleri tespit edin. Kitaplardan faydalanabilirsiniz. “Kitaplık” isimli bölümde önerilerim var.

2..Duygusal ihtiyaçlarınızı fark edin. Duyulmak, anlaşılmak, bağ kurmak,bağımsızlık, kendin gibi olabilmek, dinlenmek?

3. Çocuk yanınızın ihtiyaçlarını karşıladıktan sonra erişkin yanınız daha kolay devreye girecektir.

6.Odağınız haklılık ya da haksızlık yerine duygusal ihtiyaçlarınız olduğunda karşınızdaki insanın da aslında neye ihtiyacı olduğunu daha kolay görebilir hale geceksiniz.

Böylelikle, karşınızdaki sizi o çocukça tartışmaya davet ettiğinde “Davetin için teşekkür ederim, ancak ben o oyunu oynamıyorum” diyebileceksiniz. Yani kolay kolay kimse sizi kışkırtamayacak. 

Bu çok uzun bir yol… Hiç bitmeyecek bir yol üstelik. Ne kadar ilerlerseniz ilerleyin bazen tökezleyebileceğiniz bir yol. Ama bir nokta gelecek ve kendinize şunu diyebileceksiniz;

“Elimden gelenin en iyisini yapıyorum ve bu yeterli, bu halimle yeterliyim ve sevilebilirim, haklılığımı ispat etmek zorunda değilim, önemli olan karşılıklı olarak ihtiyaçların giderilmesi ve o an için giderilmesinin mümkün olmadığı durumlarda da kendini sakinleştirip olabilecek başka bir çözüme gidebilmek, yaratıcı çözümlere odaklanmak…”

Sonra geriye kalan şey yolun tadını çıkarmak…

Faydası olmuştur umarım…

Mükemmelliyetçilik; Gözden Düşme Korkusu

Herkesin sırrı, geçmişinde kara leke diye adlandırdığı bir utancı, beceriksizlikleri,düşüncesizlik ve bencillikleri vardır.  En sevdiğim deyimlerden “hiç kimse sütten çıkmış ak kaşık değil”.

Ancak ne oluyor da bazılarımız kendine karşı affediciyken bazılarımız en ufak hatayı bile kabul edemiyor? Ne oluyor da bazılarımız herkesle iyi olamayacağını fark edip kolayca sınır çizebilirken bazılarımız herkesi birden memnun etme çabası içinde kendini tüketiyor? Ne oluyor da bazılarımız bir hata yaptığı zaman samimi bir özür dileyip karşı taraf affetmezse gönlü ferah bir şekilde “elimden geleni yaptım” deyip yoluna devam edebiliyor da bazılarımız ille de karşı tarafı ikna etmek zorunda hissediyor?

Nasıl oluyor da bazı insanlar “aynı fikirde olmak zorunda değiliz, herkesin kendi düşüncesi” deyip gününe devam edebiliyorken bazıları ille de haklılığını herkese ispatlama zorlantısı içinde tartışmaları uzattıkça uzatıyor?

Ne oluyor da bazı insanlar “daha çok anlat, sana nasıl yardımcı olabilirim?” diye sorabiliyorken bazıları “evet, ama…” diye sürekli savunma ve gerekçelendirme halinde oluyor?

Yüksek Lisans esnasında psikopatoloji dersinde hocamız “Mükemmelliyetçilik de terk edilme korkusuyla bağlantılıdır” demişti.

“O kadar iyi olayım ki kimse beni bırakamasın…”

“O kadar kendi kendime yetebilir olmalıyım ki kimseye ihtiyacım olmasın, böylelikle yalnız kaldığımda üzülmeyeyim…”

“O kadar güçlü olayım ki kimse kolay kolay benden vaz geçemesin…”

“Bilir kişi (uzman) olursam insanlara verecek çok şeyim olur ve böylelikle herkes beni sever…”

Çok bozum olmuştum. Çünkü terk edilme korkusu zayıflıktı ve ben öyle bir zayıflık gösteriyor olamazdım. Zayıfları kimse sevmezdi çünkü.Bu durumda ya bana mükemmelliyetçi diyen hocalar yanılıyor olmalıydı ya da hocamız. İkisi de olamayacağına göre?

Terk edilmekten korkuyor olmanız için ille de şiddet dolu ya da terk edildiğiniz bir çocukluk geçirmenize gerek yok. Kendisi mükemmelliyetçi olan bir ebeveynle büyümek, yani kabul görmenin ancak ve ancak olması gerektiği gibi davranmaya bağlı olduğu bir ortamda büyümek de buna etki edebilir.

Çok eleştirilip baskı gördüğünüz, kendiniz olamadığınız, her saçmaladığınızda kınandığınız ya da utandırıldığınız, huysuzluk ettiğinizde ya da şımardığınızda yargılandığınız bir ortamda büyüdüyseniz de en ufak bir hatanızda gözden düşme korkusu yaşarsınız.

Bu “gözden düşme” korkusu kadar insanın elini kolunu bağlayan, yaşama sevincine limon sıkan bir korku daha var mı acaba… Gözden düşmek niye bu kadar kötü bir şey?Tamam, kimse bunu istemez. İmkan olsa hepimiz herkesin hep gözüne girmeyi isteyebiliriz çünkü insanız, sevilmeyi istemek beğenilmeyi istemek doğal olduğu kadar da sosyal ve sağlıklı duygular.

Peki, sorun ne zaman ortaya çıkıyor? Sorun, sevilmeyi,beğenilmeyi herkesin birden gözüne girmeyi, kimsenin gözünden düşmemeyi takıntı haline getirince oluyor.

Bu takıntının ne sakıncası var? Şu; hata yapmaktan, gözden düşmekten korkup potansiyelinizin çok azını kullanırsınız. Ben terapi defterine bu takıntımdan kurtulunca başladım. İlk yazdıklarıma şimdi bakıyorum, bazen utanıyorum, ne kadar saçmalamışım diye. Bazılarını ise çok beğeniyorum. Bundan beş yıl sonra da şimdi yazdıklarım için aynı şeyleri söyleyeceğim.

Daha güzel olanı, beş yıl önce de bu saçmaladıklarımı fark edenler vardı ve ben bazı zamanlarda gereksiz yere savunmaya geçmişim şimdi anlıyorum. Şimdi bu konuda kendimi geliştirdiğim için de kendimle gurur duyuyorum. Beş yıl önce eleştirenler olduğunda “takip etmeyi bırakın beğenmiyorsanız, bu benim düşüncem” diyordum. “Neden bırakayım, faydalanıyorum” diyenler oluyordu, şaşırıyordum ve öğreniyordum. Siyah-beyaz düşünce biçimim ayağıma dolanıyordu. Bir çok kişi farkında olmadan bu şekilde benim kişisel gelişimime en az terapi sürecim kadar katkıda bulundu.

Şu “beğenmeyen küçük oğluna almasın” tutumu insan ilişkilerini mahvediyor. Geçmişimde en çok ayağıma dolanan otomatik düşüncemdi. Şimdiyse farkındayım ki hiç bir şey bu derece keskin hatlı değil. Herkesin katlanılmaz yanları var, ve gerçek sevgi bu katlanılmaz yanlarınla temasta olup çevreni yorduğunu fark edince kendini değiştirmeye and içmek.

Göz önünde oldukça gözden düşme olasılığınız da artar. Ancak hem kendinize hem de başkalarına yararlı olma olasılığınız da. Kimsenin gözünden düşmek, saçmalayıp ayıplanmak istemiyorsanız hiç insan içine çıkmamanız, risk almamanız gerekir.

Kendi kabuğunun içinde mükemmel bir yaşantı sürebilir ya da dünyaya açılıp eleştirilmeyi göze alabilirsin. İkincisini seçerseniz çok acı çekeceksiniz, ancak potansiyelinizi sonuna kadar zorladığınızın bilincinde olarak yaşıyor olmak inanın buna değecek.

Benim bu yaz için hedefim, onca yıllık terapi görmeme rağmen hala daha ara ara hortlayan “aman yanlış anlaşılmayayım, aman hata yapmayayım” takıntımı daha da zayıflatmak. Bitirmek demiyorum, zayıflatmak diyorum çünkü şemalarımız tamamen silinmez. Şemalarımız, bilinçli farkındalık (mindfulnes) ve davranışsal egzersizlerle, ve etrafımızda bizi olduğumuz gibi sevebilen insanlarla çok çok zayıflayabilir.Sesleri duyulmayacak kadar kısılıp kırk yılda bir çok uç bir şey olduğunda açılacak hale gelebilir. Daha ne olsun zaten?

Faydalı olduğunu umarım…. Sevgiler…

 

Dünyada Görmek İstediğin Değişimin Kendisi Olmak…

Yapıcı olmak ve alttan almanın farkı; yalnızca ilkinde herkesin birden adil olarak ihtiyaçlarının karşılanabilmesidir.

Eğer geçmişinizde ihmal öyküsü varsa, haksız yere sürekli eleştirildiyseniz, kaldıramayacağınız sorumlulukların altında ezildiyseniz, insan ilişkilerinde sık sık ya da yalnızca bazı tetikleyiciler olduğunda sıkıntı yaşayabilirsiniz. Bizim ülkemizde ezilmeden büyümüş olmak, hele ki herkesin çalıştığı bir ailede büyüdüyseniz, zaten neredeyse imkansız. Mesela benim annem kardeşimi 40 günlükken bırakıp işe gitmek zorunda kalmış. Şu an insan hakları ihlali gibi görünen bu dehşet verici zorunluluk yüzünden o kadar çok çocuk ve aile hırpalanmış ki… Hep diyorum, insanı içinde bulunduğu sosyal çevreden koparıp ele alamayız.

Hani yurt dışına çıkınca hep şaşırıyoruz ya insanların sakinliğine, medeniyetine,kibarlığına,sırada beklemelerine,trafik kurallarına uymalarına…

Mesela ben Türkiye’de bir restorana girdiğim zaman eğer ortamda böyle bir ülkeden biri varsa hemen anlıyorum. Yüzü ışık saçıyor. Yolda yürürken karşıdan gelen birini “ne kadar huzurlu bir yüzü var” diye düşündüğüm anda yüzde doksan İngilizce konuşuyor oluyor. İnsanların yüzüne yansıyan bu “huzur ve ışık saçma” ifadesinin bir sebebi var; bu insanlar doğduklarından beri kendilerini güvende hissediyorlar ve geleceğe dair de hem güven hem de umut duyguları var.

Başka bir deyişle, onaran duygular vardır. Serotonin, oksitosin salgıladığımız duygular. Güven,sevgi,gevşemişlik gibi isimler takarız bu duygulara. Bir de kortizol salgıladığımız duygular vardır, başımıza gelecek kötü şeylere hazırlarlar bizi. Şimdi düşünün, 40 günlükten itibaren beynini istila eden kimyasal serotonin ve oksitosin değil de kortizol olan biri yetişkin olduğunda ne hale gelir? Cevap; büyük ihtimalle kafasının içine yaşayan, önceliği kendini korumaya almak olan, sorunlardan bezmiş, bir şekilde bir çözüm bulunabileceğine dair inancını yitirmiş… İlişkilerde sorun çıktığı zaman da, bu sebeple, ya ezmeye çalışan ya da hiç sesini çıkarmayan. Ya ezen ya da ezilen olmak dışında bir seçeneği olduğunu düşünmeyen…

Çoğunluk bu şekilde ise, ülkeyi yönetenler de doğal olarak bu zihniyette olur. Başa geldiklerinde onlar için ezilme devri nihayet bitmiştir, sıra ezen olmaya gelmiştir. Verdikleri en ufak bir ödünü o ezildikleri günlere geri ışınlanacakları bir tehdit olarak algılarlar. Başa kim gelirse gelsin mantık aynıdır. Terapistimin en sevdiğim sözüydü “Her zalimin içinde bir mazlum, her mazlumun içinde bir zalim vardır…”

Çözüm? Benim bilgim bu kocaman soruna çözüm önermeye yetecek düzeyde değil. Siyaset Bilimi yüksek lisansı yaptım yalnızca, üzerinden de on yıl geçti. Ekonomi alanında çalışan hocaların eserleri ve sosyoloji bilgisini birleştirebilenler, tarih bilgilerini de işin içine karatarak bu alanda daha iyi yorum yapabilecektir. Haddimi aşmak istemediğim için çözüm konusunu uzatmıyorum.

Ancak bir psikolog olarak günlük hayatta, bireyler ne yapabilir ile ilgili yazmak istiyorum. En sevdiğim sözlerden biri ile işe başlayalım “Dünyada görmek istediğin değişimin kendisi ol…” (Gandhi).

Analiz ve tespit tabii ki ilk adım. Sonraki adım? Şu ezilmişliğimizle bir yüzleşelim önce. Bir sorun çıktığı anda aklımızdan geçen ilk düşünceyi bulmaya çalışalım. Anahtar bu ik cümlede. Diyelim karşınızda size iş yıkmaya çalıştığını düşündüğünüz bir iş arkadaşınız var. Son derece kendini haklı görerek gelip size iş “kilitleme” hamlesini yaptı. O anda aklınızdan ilk ne geçiyor? “Bana iş yıkmaya çalışıyor” diye düşünürseniz başka, “benden yardım istiyor” diye düşünürseniz başa tepki verirsiniz. İlkinde ya içerleye içerleye kabul eder ve daha sonra başka bir yerde acısını çıkartırsınız (dedikodusunu yapar ya da surat asarsınız), ya da terslersiniz. “Benden yardım istiyor” diye düşünürseniz de kendi iş yükünüzden bahseder, elinizden gelen en fazla yardımı önerir ve ondan sonrası için de içiniz rahat bir şekilde gününüze devam edersiniz.

Ancak “ezilmiş” yanınız devreye girerse karşınızdaki ile sorun çıkmasından ödünüz kopar. Çünkü bu sevilmeme ihtimaline işarettir. Reddetseniz artık sizi sevmeyecek, kabul etseniz de ezilmiş hissedeceksinizdir. “Elimden gelenin en iyisini yaptıktan sonra benimle ilgili ne düşündüğü beni ilgilendirmiyor” diyebilmek zor olacaktır.

Karşınızdakinin size karşı tutumu onunla ilgili değil, sizinle ilgili bir sevilemezlik, değersizlik meselesine dönüşecektir.

Daha dün yaşadığım bir olayı anlatayım. Bir firmas ile telefonda görüşüyorum. Bir fiyat verdi.Ben de başka şirketlerden de teklif alıp geri döneceğimi söyledim.Aklımdaki rakamı sordu. Söylediğimde son derece saygısız bir kahkaha attı. Eski Deniz olsa öfkelenirdi.Bu saygısızlığı üstüne alınırdı. Müşterisi ile nasıl bu şekilde konuşur derdi… Bu sefer ne yaptım? Bir kaç saniye sessiz kaldım. Sonra saygılı bir şekilde “mazot şu kadar,bir günlük yövmiye şu kadar,üstüne de kar koyunca çok mantıklı geldi bana” dedim. Bir sonraki cümlesi aklımdaki rakamı teklif etmek oldu.

İnsan terapi ile değiştikten sonra hayatın ne kadar kolaylaştığını görünce kendine şu soruyu soruyor; “Yahu bu kadar basit miymiş yani… ”

Hem çok basit hem de çok karmaşık… Ne mi? Dünyada görmek istediğin değişimin kendisi olmak…

Faydalı olduğunu umarım. Sevgiyle kalın…

 

 

Etiketleme ile Savaşımız…

Etiketlenmek!!! Psikolojinin en büyük sorunu. Bence ruh sağlığı alanında çalışanların en büyük sorumluluğu etiketlenme ile savaşmak.

Bir örnek: otizmli bir çocuk bir arkadaşına vurduğunda kıyamet koparken, doğal gelişimi  olan bir çocuk bunu yaptığında “çocuktur, her çocuk yapabilir” diyen okul yönetimleri ve veliler. Buna “önyargı” denir.

İnsanlar bipolar teşhisi aldıklarını söyleyemiyorlar. Hele ki ilaç kullanma, psikolog yardımı alma, bunlar ülkemizde hala da en yüksek eğitimli kesimde bile “önyargı” ile etiketleniyor. Gelişmiş ülkelerde durum nasıl? Otizm bir öğrenme farklılığı olarak geçiyor mesela. Üstelik bu farklılığın doğal gelişimi olan çocuklar için de bir gelişim fırsatı olduğu düşünülüyor. Gelişmiş ülkelerde her türlü farklılık kucaklanıyor, mesela göçmenler. Londrada bir çok devlet okulunda dünyanın her yerinde gelme, henüz İngilizce’yi öğrenmemiş çocuklar var. Forumlara girip okuduğunuzda velilerin bu renkliliği bir avantaj olarak gördüğünü anlayabilirsiniz. Aralarda tek tük “çocuğum olumsuz etkilenir mi?” endişelerini de okuyabilirsiniz. Ancak küçümseme ve önyargı yoktur onlarda bile. Konuşmaya, ikna edilmeye açıklardır.

Bizim eğitim ve çalışma hayatı sistemimizde ise “farklı olan tehlikelidir” düşüncesi hakim.

Bizi bu önyargı bitirecek. Etiketlenmenin zararını en çok gören iki grup da narsizm ve borderline örüntüler. Durum o kadar vahim ki, güvendiğim meslektaşlarımın bile herkese açık platformlarda “aman bunlardan uzak durun” diye yazılar paylaştığını görüyorum. Elbette borderline,narsist ya da otizm örüntüsünde olan kişilerle yaşam kolay değil. Ancak onlara nasıl yardımcı olunabileceğini yazmak yerine etiketlemeye yol açacak öneriler yazmak insanların zaten yanan canlarına bir bıçak darbesi daha ekliyor.

En sevdiğim psikologlardan biri, Dr. Marshall Rosenberg bütün teorisini etiketlemenin yanlışlığı ve yıkıcılığı üzerine kurmuştur. Tüm kitaplarını tavsiye ederim. En bilineni “Şiddetsiz İletişim”dir.

Peki nereden geliyor bu önyargılar? Teşhis, kategorileme, etiketleme insan zihninin doğal evrimsel eğilimi. Kategorileme yaparak anlamlandırıyoruz, beynimiz kategorilere sokarak organize bir şekilde düşünebiliyor. Hatta kategorileme yapabilmek insan olarak bizi en güçlü yapan yanlarımızdan biri.

Sorun, her zamanki gibi her şeyi ille de bir kategoriye sokma “zorlantısı” hissettiğimiz zaman ortaya çıkıyor. Beynimiz, doğal evrimsel eğilimi gereği bir uyarıcıyı (insan,hayvan,şekil vb..) bir kategoriye sokamadığı zaman anlamlandırmakta güçlük çekiyor. Bu insanca ve doğal eğilimimiz bazen hayat kurtarıcı olsa da (ağzından salyalar akarak koşan bir hayvan tehlikelidir) bazen de önyargılara yol açıyor.

Farklı gelişen, farklı düşünen, duygu regülasyonu yapmakta güçlük çeken insanlar etraflarına yaşattıkları zorluklardan çok daha fazlasını kendileri çekiyorlar, en büyük acıyı onlar yaşıyorlar. Eğer yakın çevrenizde bu şekilde yardıma ihtiyacı olan biri varsa ona destek olabilmek için elinizden geleni yapmaya çalışın. Artık bir çok yaklaşım kişiyi bireysel olarak değil, çevresiyle birlikte ele alarak değişim olabileceği yönünde önerme yapıyor. Biliyorum, çok zor. Biliyorum haksızlık gibi geliyor size. Biliyorum, çevrenizde “normal” örüntüde insanlar ve onların ailelerini gördükçe isyan etmek “bu benim suçum değil” neden ceremesini ben çekiyorum!!! demek istiyorsunuz. Emin olun aynı sizin gibi hisseden milyonlarca kişi var dünyada. Kendinizi tüketmeden, etiketlemeden, elinizden gelen ne ise onu yapın yeter.

İşin bize düşen en büyük sorumluluk kısmı önyargılarla savaşmak. Bir arkadaşım mesela sınıfta otizmli çocuk istemiyordu “sınıfın düzenini bozuyor” diyordu. Oysa sınıf düzenini bozan bir çok çocuk olabilir. Onlarla ilgili bir şey yapma ihtiyacı hissetmiyordu. Ama  söz konusu “otizm” olunca veliler aralarında imza bile toplayabiliyor “ya o , ya biz, yoksa okuldan alırız” diyorlar. Sınıfta devlet korumasında olan bir çocuk varsa da benzer tepkiler olabiliyor. Benim en çok canımı acıtan da bu. Korunmaya muhtaç çocuklar için çalışan her kim varsa saygım sonsuz. Bu ülkenin en büyük sorunu bence bu “önyargı” meselesi. Durumun vehametini göstermek için yazdığım bu can yakan örnekler için affınıza sığınıyorum.

Çevrenizde bu şekilde “farklı gelişen,farklı düşünen,farklı öğrenen,farklı duygulanım yaşayan” birileri varsa onlar için üzülmek yerine onların güçlü yanlarını görerek işe başlayın. Mesela bipolar kişiler çok yaratıcı olurlar, narsistik örüntüde olanlar etkileyici satışçılardır, liderlik becerileri güçlüdür, borderline örüntüdekiler çok renkli deneyimler yaşatabilirler dostluklarıyla. Daha neler neler…

Farklılığım, en güçlü yanım!!! demek için yapıyorum bu mesleği. Umarım biraz da olsa birilerine merhem olabilmişimdir bu yazı ile. Ve umarım önyargıları kırmak konusunda bir arpa boyu yol alınmasına katkım olmuştur.

Aşağıda en sevdiğim çizerlerden biri olan Gemma Correll’in etiketlenmekle savaşmak için empati kurulmasına katkıda bulunma amacıyla yaptığı çizimleri bulabilirsiniz. Ve siz de deneyiminizi ya da bir yakınınızın deneyimini resmetmek isterseniz seve seve sosyal medya hesaplarımda paylaşırım. Hatta teşvik ediyorum, lütfen yapın.

 

“Bordeline Kişilikte şöyle hissedersin; her an ayağının altındaki halı çekilecekmiş gibi…”

border

“Depresyon; berbat bir gemilerin batıyor olması hissiyatı…”

depress

 

Sert Kabuk

Doğada en sert kabuğu olan canlılar içi en yumuşak, zarar görmeye en açık olanlardır. Mesela midye.

Ego, aşağılık kompleksi gibi kavramlar küçümseyici, hakaret amaçlı kullanılıyor diye gözlemliyorum. Bu yazı bu yanlış anlaşılmayı düzeltmek için var. Çünkü bu kavramlar yalnızca ve yalnızca “insanca” durumları tanımlamak için var. Aşağılık kompleksi ile baş etmek için “aşırı telafi” yöntemini kullanıp sanki herkesten üstünmüş ve hiç bir zaafı yokmuş gibi yaşayan, hayatı yakınları için zindan eden zorbalar yok mu? Elbette var. Ancak bu onların yardıma ihtiyacı olduğundan başka bir anlama gelmiyor. Bu yardım bazen çok net sınır çizmek de olabilir, bir süre ilişkiye ara vermek de.

Mesleğe ilk başladığımda “asla çalışamayacağım” danışan gruplarını listelemiştim. Listenin başında çocuk tacizcileri geliyordu. Ve hayvanlara işkence edenler, ve tabii ki insanlara… O zamanlar çok daha katı tanımlarım ve hassas noktalarım vardı. Ancak yaptığım seans sayısı arttıkça her türlü duygunun insanca olduğu ve aslında bu insanların da çok fazla yardıma ihtiyacı olduğunu anlamaya başladım. Bir çocuk tacizcisinin geçmişine baktığınızda çok büyük ihtimalle kendisinin de ağır tacize uğradığını görürsünüz. Şu soruyu kendine sormakta fayda var; Ne malum aynı şeyleri yaşasaydın belki sen de böyle olacaktın, hatta belki çok daha fazlasını yapacaktın?”

Anlayacağınız “egom” törpülendi. Başka bir deyişle içimdeki o kırılgan ve yumuşak parça güçlendi. Artık eskisi kadar sert bir kabuğa ihtiyacım yok. Bu ne demek?

Her şey “ego” yüzünden oluyor diyenler var ya… hani egoyu terbiye etmenin her derde deva olduğunu söyleyenler…İşte o “ego” olmasa içerideki o kırılgan ve yumuşak parça hemen eziliverir. O yumuşak parçayı güçlendirmedikçe istediğiniz kadar dışarıdaki o sert kabuğu törpüleyip inceltin, işe yaramayacağı gibi insanın özgüven duygusunu daha da zedeleyebilir bile.

O “yumuşak” parça içimizdeki kırılgan ve yaralı çocuktur. Belki büyürken tek başına kalmıştır. Belki ders ve başarı baskısı altında ezilmiştir. Belki hayatta kalma modunda olan bir ailede büyümüştür, kolayca zarar görebileceğine çok inanmıştır, kendini güvende hissetmiyordur. Belki çok eleştiri aldığı mükemmelliyetçi bir ailede büyümüştür ve bir açık vermemesi gerektiğine inanmıştır. Belki her şey yolunda gitmiştir ve sadece mizacı gereği çok kolay etkilenebiliyordur. Belki sorun ailede değil ilkokul öğretmeni ya da bakım veren başka bir kişi ile yaşadıklarındadır…

“Ego” çok geniş anlamda kullanılan bir kelime haline geldi. Freud ilk kullandığında şimdiki yaygın anlamından farklı bir tanım yapmıştı. Yargılayıcı ve ahlakçı süperego ve dürtüsel id arasında gerçeklik dengesi kuran yanımız demişti ego için. Burada çok özet yazıyorum, elbette… Ancak günümüzdeki yaygın kullanımı çok kafa karıştırıcı. Çünkü bazı insanlar böbürlenmek için de “ben çok egolu bir adamım” gibi cümleler kurabiliyor. Sanırım demek istediği “güçlü ve özgüvenli bir adamım, kendimi ezdirmem” oluyor. Bu cümleyi duyduğum anda da (artık) gözümün önüne hemen midyenin içindeki  o yumuşak parça geliyor.

Oysa, eskiden olsa sadece kabuğu  yani “egoyu” görürdüm. Sonra da o kabuğu kendime tehdit olarak algılardım; “fırsatını bulursa beni ezer bu insan” diyen otomatik düşünceme kendimi kaptırırdım. Ve o kabuğu kırmak için elimde ne kadar kesici alet varsa kullanırdım. Sonuç; ego savaşları. Oysa bu savaşlardan kimse kazançlı çıkmaz.

Çare? Çare, kabuğun içine hapsettiğin o yumuşak yanınla birlikte yaşamayı öğrenmek. Zaafları, beceriksizliklerini ve en önemlisi sevilemez yanlarını yanına almak. Bu sonuncusu çok kritik. Hepimiz az çok beceriksizliklerimizle barışabiliriz, insanca bulabiliriz. Ama iş “sevilemez” “rahatsız edici” “insanları uzaklaştırma potansiyeli olan” yanlarımızla yüzleşmeye gelince “egomuz” kendini korumak için hemen kumandayı devralır. Yani savunmaya geçer.

Şimdi gelelim en önemli kısma; bunda hiç bir sakınca yoktur! Egomuz olmasa sürekli ağır depresyonda olurduk, hakkımızı savunamazdık. Sorun ne zaman ortaya çıkar bilir misiniz? Sadece ego ile yaşadığımız zaman. Örneklendireyim; fırtına varken kalın kaban giymek sizi korur ancak bahar geldiğinde de giymeye devam ederseniz hasta olursunuz. Ego da rekabetin olduğu, kendinizi korumanız gereken ortamlarda işinize yarar.

Ancak olur olmadık her yerde kullanılınca ayağınıza dolanır. Mesela samimi ilişkilerinizde devrede olduğu zaman insanlar sizden çekinmeye başlar. Rahatsız oldukları yanlarınızdan bahsetmek istemezler. Ve bu yakınlaşmanızı engeller. Başka bir zararı da potansiyelinizi gerçekleştirmek alanında olur. Psikolojide “self serving bias” diye bir kavram vardır; “kendine hizmet eden yanlılık”. Bir çok insanın başarı konusunda başına her ne geliyorsa bu insanca yanlılıktan gelir. Açayım; yüksek not alınca “ben aldım” düşük not alınca “öğretmen verdi” diye inanmak. Yani başarılarını kendine başarısızlıklarını ise dış etmenlerle, kendine yapılan haksızlıklarla açıklama eğilimi.

Bu yanlılık geçici bir süre insana kendini iyi hissettirebilir. Ancak uzun vadede sorumluluğu alıp harekete geçmenin önünde engel olduğundan potansiyelinin varabileceği en üst noktaya varmak çok zorlaşır.

Bir de bunun diğer ucu vardır. Her türden başarısızlığı ve aksaklığı kendi sorumluluğu olarak görmek, kendinden bilmek. “Locus of control” (kontrol merkezi) denen bir kavramdan da bahsetmek isterim; hayatta yaşadıklarımızla ilgili kontrolün ne kadar kendi elinizde, ne kadar dış faktörlerde olduğuna dair inancımız duygu durumumuzu ve yaşam tarzımızı belirler. Çok güçlü bir “iç kontrol” odağınız varsa isterseniz her şeyi değiştirebileceğinize inanırsınız. Başarılarla ilgili kendinizle gurur duyarsınız ancak başarısızlıklarla ilgili sürekli şu cümle ile kendi kendinizi hırpalarsınız;

“Düşünebilmeliydim, akıl edebilmeliydim, yapabilmeliydim….”

Bu sebeple, iç kontrol odağı güçlü insanlar dış kontrol odağı güçlü insanlara nazaran depresyona girmeye daha meyillidir. Sorumluluk duyguları güçlüdür, çevrelerinde güvenilir insanlar olarak bilinirler ancak “eğlence” onlardan sorulmaz. “Ciddi” insanlardır. Mesleklerini de genellikle bu güçlü yanlarını kullanabilecekleri şekilde seçerler (hukuk). Ancak gevşeyemezler. Bu kişilerin en etkili merhemi dış kontrol odağı güçlü insanlarla arkadaşlık etmektir. Yani “akışa bırak” modunda olanlarla. Akışa bırakabilen insanlar da rahat ve eğlencelidir, onların yanında kendiniz gibi olabilirsiniz. Ancak başınız sıkıştığında akıl danışmak için ilk tercihiniz olmazlar.

Kalıcı iyilik hali ne biliyor musunuz? Yukarıdaki iki tip kontrolün ortasında olabilmek. Bazı şeyler elimizde, bazıları değil… Sorumluluğun bazen büyük bazen küçük bir kısmı bizim elimizde, bazen hiç değil.

Ancak bunu yapabilmek yalnızca bir sonuç. Neyin sonucu? Yazının başında bahsettiğim o “yumuşak” parçayı güçlendirebilmenin, yani “sevilemez , çekilmez” yanlarınla yaralanmadan yüzleşebilmenin bir sonucu. Bu yüzleşmeyi de lütfen kendinizi güvende hissettiğiniz bir ortamda, çok güvendiğiniz kişilerle yapın. Sizin iyiliğinizi istediğinden emin olduğunuz kişilerle. Bu bir terapist de olabilir, bir arkadaşınız da… Aksi türlüsü yüzmeyi okyanusta öğrenmek gibi olur. İçinizdeki yumuşak parça bir daha dışarı çıkmamak üzere o sert kabuğun içine kapanabilir.

Her zamanki gibi bir kitap önerisi ile bitirelim; Alice Miller, Yetenekli Çocuğun Dramı.  “Ego” diye tanımladığımız şeyin olası kökenleri ve olası merhemler için en sevdiğim kaynaklardan biri. Ben çok faydalandım. Umarım sizin de işinize yarar.