Özsaygı, Ezberini Bozmaktır…

Ezberini bozduğun hayat anlamlı hayattır!

İşte 2017 için mottom. Bu motto dahilinde, OKKB SPEKTRUMUNDA biri olarak, şimdiye kadar aşmakta zorlandığım, ama kaliteli bir hayat yaşamamın önünde engel olan, yani işlevsel olmayan davranışlarımı, seçimlerimi değiştirmeye karar verdim.

Önce OKKB yi açayım; Obsesif Kompulsif Kişilik Bozukluğu. Bazı sosyal medya hesaplarında benimle ilgili “narsist” diye yazıldığını gördüm. Bu fikre kapılanlar sanırım doğrucu davut ve sert olan yanlarımı baz alarak yazmışlar. Oysa narsistik spektrumda olan kişilerin esas derdi özel olmaktır. Herkesten daha özel ve ayrıcalıklı, ve bir şekilde de mutlaka üstün. Ortamdaki “en ….” olmadıkları sürece kendilerini değersiz hissederler. Oysa OKKB’li olan kişi diğer insanlardan aşağıda ya da üstün olmakla ilgilenmez.

Kendi için koyduğu içsel standartları vardır. Ve bu standartlar da erişilmez standartlardır. Bu tipteki kişilerin en belirgin özelliği rahatsız edici derecede detaycı, mükemmelliyetçi ve zaman zaman gereksiz denebilecek kadar da dürüst olmalarıdır. Oysa narsistik örüntüdeki kişiler istediklerini elde edebilmek için karşılarındakini manipüle etmekten ya da yalan söylemekten çekinmezler. OKKB’li için ise dürüstlük, verdiğin sözü tutmak, ve konulan kurallara kati surette uymak kendilerini adadıkları yaşam biçimidir. Etrafta baş öğretmen gibi gezerler. Bu tutumları “narsistik” gibi algılansa da aslında gerçekle hiç ilgisi yoktur.

“Spektrum” meselesini de açayım. Herkes üç aşağı beş yukarı bir ya da bir kaç özelliği ile belli bir kişilik bozukluğu spektrumuna sokulabilir. Bozukluk demeyi hiç sevmiyorum ama ders kitaplarında geçtiği şekli ile burada yazıyorum. Yani dönüp dolaşıp, ne normaldir ne anormaldir tartışmasına bağlayacağız bir şekilde. Ben OKKB spektrumundayım, yani zaman zaman baş öğretmenliğimle hayatı hem kendime hem etrafımdaki insanlara zehir edebiliyorum, gereksiz yere bazı şeyleri ciddiye alıyorum, rahatlamakta zorluk çektiğim için boynum tutuluyor. Ancak tüm bunların şiddeti son iki senede bariz biçimde azaldı.

Bu azalma sonucunda da daha önce yapmayacağım bazı şeyleri yapmaya başladım. Mesela “sırf eğlencesine bir şey yapmak” üzerinde çalışmaya başladım.

Söylemesi kolay yapması zor. Sırf eğlencesine bir şey yapmayalı o kadar uzun zaman oldu ki. Film, dizi izlerken bile “ben bunu analiz edip blogda yazayım” diyen bir noktada buldum kendimi. Ya da spor yaparken. Spor yapıyorum, hocam bir şey söylüyor, hemen o söylediğini instagrama nasıl koysam diye kafamda kurgular yaparken bir bakıyorum beş tekrar yapmışım ama bedenimi hiç hissetmeden, o anı kaçırmışım.

Yaptığın her şeyi bir şekilde amaçlı bir sonuca bağlama, işe yarar bir hale getirme takıntımın ne kadar saçma düzeylere ulaştığını iki hafta önce, liseden uzun zamandan beri görüşmediğim bir arkadaşımla görüşmeye başlayınca fark ettim.

Bu arkadaşım (adına Ali diyelim) benden oldukça farklı bir kişilik. Bir kere çok dışa dönük. (Psikolog olunca dışadönük olursun gibi bir algı var oysa genellikle tam tersidir. İçedönük, kendi kendine çalışabilen, okuyan, yazan insanların işidir psikologluk). Sonra duygularını çok açık ifade ediyor. Bir şeyi istiyorsa ısrar ediyor. Önceliği “doğru”yu yapmak değil, içinden geleni yapmak. Mesela hiç çekinmeden “benimle ilgilen” diyebiliyor. Karşısındakinin yanlış anlayıp anlamaması da umrunda değil.

“Sınır” anlayışı değişik. Bir OKKB’linin asla yapmayacağı şeyleri yapıyor. Bilgisayarımdan benim iznim olmadan müzik açtığında çok sinirlendim mesela. “Alanıma girdin, alanıma girdin” diye atar yaptım. “Ne alanına girmesi be müzik açtım alt tarafı” dedi. Başka profilde biri olsa ya çok özür diler, ya da zaten benim katılığımdan çekinip baştan ellemezdi bilgisayara.

Şimdi bu şekildeki arkadaşlıklarımı arttırmak istiyorum. Her şeyi ciddiye alan baş öğretmenlerle her ne kadar entellektüel olarak çok besleyici zaman geçirsem de gerçekte hayatım zenginleşmiyor aslında. Entelektüellik insanın tek başına da yapabileceği bir şey. Arkadaşlarla öncelik birbirini duygusal olarak beslemek olmalı diye düşünüyorum. İnsanı duygusal olarak besleyen, hayatını zenginleştiren, yeni ufuklar açan arkadaşlıkların da özsaygıya katkı sağladığına inanıyorum.

Macera devam edecek…

Yediğinin Tadını Almayan Zayıflayamaz (zayıflasa da koruyamaz)

Beni uzun zamandır takip edenler sık sık kilo ile ilgili yazdığımı, kendimin de bu konuda mücadele etmekte olduğunu bilir. Herkesin en az bir zaafı vardır. Benimkilerden biri de yeme düzeni ile ilgili. Bu yazıda yazacaklarım fizyolojik olarak hiç bir sorunu olmamasına rağmen kilo veremeyenlerle ilgili.

Yıllar içinde çok kereler kilo alıp verdim. Bir çok danışanımla bu konu üzerinde çalıştım. Ve bu sene nihayet hem kendi tecrübelerime hem de danışanlarımın öykülerine dayanarak dengeli beslenerek kilo koruyabilmenin psikoloji açısından formülünü çıkardım. Beslenme ile ilgili eğitimim olmadığı için işin bu kısmını konunun uzmanı olan, en sevdiğim meslek grubu diyetisyenlere bırakıyorum. İyi bir diyetisyenin yaşam kalitesi üzerine etkisi tartışılmaz. Onlara buradan ayrıca teşekkür etmek isterim.

Ve, altını çizmek isterim; sadece “kilo konrolü” değil konumuz. Çünkü kilosu gayet sabit kalan ama iştahsız olduğu için, yemek yemenin zevkini alamadığı için, yani depresyonu sebebiyle kilosu sabit kalan danışanlarım da oldu.

Amacımız da bir bütün olarak sağlıklı kalabilmek. Ve formülüm de şu; kilo sadece bir sonuç.

Açayım; bir çok danışanım kilo verdikten sonra kendini iyi hissetmeye başlayacağını iddia eder. Oysa tam tersidir. Duygusal ihtiyaçlarının ne olduğunu bilip kendinde bu ihtiyaçları giderme hakkı görmeye başladığın zaman sağlıklı beslenme de beraberinde gelir.

Beyin ne yapar eder, bir şekilde giderilemeyen ihtiyaçları temin eder. Güvende hissetmek, anlaşılmak, ait olmak, korunup kollanmak, bakım almak, bakım vermek, üretmek, kendin olabilmek-yani kendini ifade etme özgürlüğü, bedensel olarak hareket etmek, bağımsızlık, ve en önemlilerinden bir tanesi; spontanlık ve eğlence.

Bir çok danışanım spontanlık ve eğlenceyi bir ihtiyaç değil bir lüks olarak görür. Bazıları da sadece yapması gerekenleri yaptıktan sonra hak ettiği bir ödül olarak. Hele ki cezalandırıcı yanı güçlü ise, kendisini acımasızca eleştiren bir yönü varsa; eğlence, kendini bırakma, hayatın tadını çıkarma, spontan bir şekilde o an içinden geldiği gibi davranma, kendisine iyi gelen insanlarla vakit geçirme gibi ihtiyaçları yok sayar. Bir süre sonra da bu ihtiyaçlar karşılandığında hissedilecek duyguları beyin başka bir şekilde giderme yolunu arar. En kestirme yol da genellikle karbonhidrata yönelmektir.

Kendini cezalandırıp, yargılayıp, eğlenceye hak görmemenin yanı sıra, dengeli beslenmenin önünde engel olan İkinci bir sebep de başkaları odaklı yaşamak. Kendini ve ihtiyaçlarını bırak ifade etmeyi, ne olduğunu bile bilmemek. Ama kendi ihtiyaçlarına bu derece uzakken başkalarının ihtiyaçlarını hem bilip hem de önceden tahmin edip gidermek. Birileri ona “sen ne istersin?” diye sorduğunda “fark etmez”, “ben size uyarım” gibi cevaplar vermek. Oysa neden fark etmesin ki? Neden bir tercihin olmasın? Her zaman sadece kendi istediği olsun isteyen insanlardan, yani bencil olmaktan korkup bu sefer de kendini unutmak… Kendini unutunca da kronik depresyon, ve depresyonun beraberinde kilo.

Diyetisyenlere bir kez daha seslenmek istiyorum buradan. Eğer danışanınızın bu tür duygusal ihtiyaçlarını önemsemediğini gözlemliyorsanız lütfen psikolojik destek alması için onu cesaretlendirin. Yoksa birlikte emek emek verdiğiniz o kilolar er ya da geç aynı şekilde, hatta belki daha fazlası ile geri dönecektir. Çünkü kendini sıkıp zorlayarak, istemeden, sürekli iradene hakim olarak elde ettiğin kazanımların bedeli ağır olur. Kendiliğinden, içinden gelerek, kolayca akarak, eğlence ve oyunla elde edilenler kalıcı oluyor.

Bağlayacağım yer şu; ihtiyaçlarının ne olduğunu bilmek ve bu ihtiyaçları gidermek için kendine zaman ayırmak, kendi ihtiyaçların başkalarınınki ile çakıştığında ise uzlaşma yoluna gidebilmek, ne kendini feda etmek ne de başkalarına olan bedelini umursamadan hep kendi istediğin olsun istemek. Kendine olan saygı dediğimiz şey de bu zaten. Biliyorum, söylemesi yapmasından daha kolay. Ama bu bir yolculuk. Önemli olan yola bir kere çıkmak. Çıktıktan sonra bazen tümsekler olacak, bazen geri dönüşler olacak, bazen de asfalt yolda hızla ilerlenilecek.

Yeter ki yola çıkın.

Kadın Olmak ve Karpuz Kesmek

Bu başlıklı bir yazı önceki blogumda da vardı. Ve en sevdiğim yazılardan biriydi. Şundan bahsetmiştim: On beş yıl önce çalıştığım yerlerden birinin patronu elli yaşlarında bir kadındı. Türkiye’nin en iyi okullarından mezun, iki dili birden şakır şakır konuşan, kendi şirketi olan ve kendi parasını kazanan… Eşinden de aldatma sebebiyle boşanmış. Bir gün bana boşandığından beri karpuz yiyemediğini çünkü karpuz kesemediğini söylemişti. O zamanlarki duygusal olgunluk düzeyim daha çocukluk çağında olduğu için o anda ona olan bütün saygımı yitirmiştim. Dünya benim için daha siyah beyaz, insanlarsa yargılanıp ceza kesilebilecek varlıklardı. Şimdiki olgunluğumla bunu beceriksizlik, aptallık, zayıflık ya da muhtaçlık olarak yorumlamam.

Şu anda, biraz da aldığım eğitimin etkisiyle, ama daha çok geçtiğim terapi süreci sayesinde (yıllar sayesinde demiyorum, altını çizmek isterim) önce kendimi yargılamayı bıraktım. Zaten bunu yapamasaydım danışanlarıma da bir faydam olamazdı. Sonra da hem kendimin hem de çevremin ağzından çıkanları “ihtiyaç diline” çevirerek dinlemeyi öğrendim.

Şimdi geçmişe dönüp çevresinde onlarca çalışanı ve evinde de bir yardımcısı olmasına rağmen karpuz yiyemeyen bu kadını bu dil ile dinleyebiliyorum. Ve dinlediğimde şunu duyuyorum; yalnızım. Aslında derdi karpuz değil, derdi onunla hayatı paylaşabilecek, onu anlayabilecek biri. Her cuma bir bahaneyle beni gece yarısına kadar yanında tutmasının sebebi de buydu. Evdeki o yalnızlığa gitmek istemiyordu.

Peki, bu kadın ihtiyaçlarıyla bağlantı kuran, özsaygı üzerine çalışmış biri olsaydı neyi farklı yapardı? İşe kendine iyi bakarak başlardı. Kendisini iş başarısı ve yemek ile tatmin ediyordu. Sağlığı bozuktu ve kilo problemi vardı. Önce bedenine iyi davranmaya başlardı. Çünkü beden ve zihin zaten bir bütün. Sonra iş mesaisini olması gerektiğinden daha fazla saatlere yaymak yerine o süreyi sosyal bir çevre edinerek, arkadaşlarıyla görüşerek geçirirdi. Haftasonları tek başına yazlığa gitmek yerine yeni insanlarla tanışabileceği etkinliklere katılır, çok çalışarak kazandığı parasını yeni deneyimlere harcardı. Zamanını eski kocası ile ilgili konuşarak geçirmezdi, çalışanlarına sürekli eski kocasından bahsederek profesyonel ortamı zedelemezdi.

Yani kısacası hayatını yaşardı. Çok değerli zamanını bir başkası ya da başkaları ile ilgili kafasında kurarak geçirmek yerine kendine yatırım yapardı. Yani özetle kurban modundan çıkardı. Eski kocasının ona ettikleri yüzünden bugününün kalitesini düşürmeyi reddederdi. Bu tabii ki konfor alanını bozmak ve kendi sorumluluğunu üstüne almak demek. Altını çizmek isterim; sorumluluk almak kabahati üstlenmek demek değildir. Kimin kabahatli olduğu ile ilgilenmeyi bırakıp çözüme yönelmektir.

Çözüm odaklı yaklaşım; hem bireysel hem de çift terapisinde de en çok faydalandığım araçlardan biridir. Bu demek değildir ki yaşanılanlar önemsiz. Birilerinin “evet, bu yaşadıkların için çok üzüldüm ve haklısın” demesi iyileşmeye başlamak için ilk adım elbette. Mesela, en sevdiğim terapi yönelimlerinden DBT’nin kurucusu (dialectical behavior therapy) Marsha Linehan “duyguyu geçerli kılma” (validation) üzerinde durur. Bu sayede terapisi en zor olan hasta grubu diye kabul edilen borderline örüntüdeki kişilerin yaşam kalitelerinin artmasında en önemli adımı atmıştır. Benim bundan çıkarttığım sonuç, özsaygı ve yaşam kalitesi, duygularının farkında olup bu duyguları geçerli kıldığın zaman gelişmeye başlıyor. Başlangıç bu şekilde yapıldıktan sonra da iş sorumluluk almaya geliyor.

Çiftlerde de gözlemim aynı şey; birbirinin duygularını yok saydığın anda işler karışmaya başlıyor. Karşındakinin ne hissettiğini duymamaya başladığın her ilişki er ya da geç arapsaçına dönüyor.

Yukarıda bahsettiğim “ihtiyaç dilini” öğrenmenin ilk adımı da bu zaten. Yani önce kendi duygularının farkında olacaksın, bu duyguların sana iletmek istediği mesajı iyi okuyacaksın ki o andaki duruma uygun bir tepki verip vermediğini fark et.

Bu “uygun tepki” konusunun altını çizmek isterim. İnsan her şeyi hissedebilir, ve hissettikleri gerçektir. Ama bu demek değildir ki her zaman haklı ya da bu şekilde tepki veriyor olmasını değiştirmesine gerek yok… Demek istediğim bazen olup bitenle ilgisi olmayan, orantısız ya da aşırı yoğun duygular hissediyor olabilir insan. Bu hissettiklerine “abartıyorsun” demek doğru değil. Abartmıyordur, gerçekten öyle hissediyordur. Ama “abartıyorsun” diyen kişi de şunu emek istiyordur belki: şu anda olup bitenle orantılı olmadığını düşündüğüm bu tepkini kaldırıp yönetebilecek durumda değilim, benim de şu anda dinlenmeye,anlaşılmaya,iyi vakit geçirmeye ihtiyacım var.”

Yani bir duygunun gerçek olması sağlıklı bir tepki olduğu ya da haklı olunduğu anlamına gelmez. Her hissedilen gerçektir, ama sadece bazıları olup bitenle uyumlu ve orantılıdır. Bu orantısızlık nereden kaynaklıdır? Çocuklukta oluşmuş olan kök inançlardan. Buna kimi bilinç dışı der, kimi otomatik düşünce, kimi şema, ama her yönelimde yeri mutlaka vardır.

Eski Deniz olsa tüm kadınları kendi karpuzlarını kendileri kesmeye davet ederdi :))
Ama şimdi anlıyorum ki olay bu kadar basit değil. Çok daha karmaşık bir çözümleme yapmaya davet ediyorum tüm kadınları, ve aslında erkekleri de. İhtiyaçlarının ne olduğunun canlı canlı, o anda farkında olmak, bunu ifade etmek, ve uygun bir şekilde, karşı tarafın da ihtiyaçlarını göz önünde bulundurarak gidermek. Özetle, özbakımın öncelikli hale gelmesine davet ediyorum herkesi.

Özbakım=özsaygı=özgüven=özbakım=özsaygı=özgüven gibi bir döngü olduğunu düşünüyorum. Ben bu döngüye kendimi sokmayı başardım. Ama daha gidecek çok yolum var. Bana katılan herkese çok teşekkür ederim; hadi birlikte yürüyelim.

Özsaygı Klübü

Kendimi bildim bileli insan davranışı, duygusu ve iyi hissetme üzerine düşünüyorum. Gerçekten kendimi bildim bileli. Hep gözlem yapıyorum. Merak ediyorum, nasıl oluyor da bazı insanlar ne olursa olsun hayatlarına kaldıkları yerden neşe ile devam edebiliyorlar da bazılarının en ufak bir aksaklıkta bile hevesleri kırılıyor? Ne oluyor da bazı insanlar kendilerine çok iyi bakıyor ve bazıları da sağlıklarına olumsuz etkilerini bilmelerine rağmen aynı yok edici davranışları devam ettirebiliyor? Ve nasıl oluyor da bazı insanlar kendilerini beslemeyen ilişkilere kolayca sınır çizebiliyorken bazıları mutsuz oldukları, sevilip sevilmediklerinden emin olamadıkları ilişkilerin içinde yıllarca mücadele verebiliyor? Kısaca, insanları motive eden ne?

Motivasyon… En büyük psikoloji teorisyenlerinin odak noktasındaki konu. İnsanı ne motive eder? En ünlü hocamız Freud sex demiş, Adler gelmiş güç demiş, Victor Frankl ise anlam arayışı demiş…. Hepsi doğru, ama hiçbiri tek başına açıklayıcı değil. Bir teorisyen olabilecek kadar donanımım yok, o sebeple büyük laflar etmek istemiyorum. Kendimden ve şimdiye kadar yaptığım binlerce seanstan yola çıkarak bir fikir ortaya atmak istiyorum. Bence insanı motive eden itki bağ kurmak. Anlam da,güç de, sex de eğer bağ kurma hissiyatı yoksa değerini yitirir diye düşünüyorum.

Kendinle bağ kurmak da bu ihtiyacı giderebilmenin ilk adımı. Kendiyle bağlantısı olan insan ihtiyaçlarının ne olduğunu bilir. Bu ihtiyaçlara önem verir. Kendine iyi bakar. Kimlerleyken nasıl hissettiğini, hangi yiyeceklerin canlı hissettirip hangilerinin sistemini rahatsız ettiğini fark eder, kendisine hürmet gösterir. Ne kendini başkalarından üstün görür ne de başkalarını kendisinden. Özsaygı dediğimiz şeye sahip olur.

Ben de buradan yola çıkarak Özsaygı Klübünü kurdum. Burada özsaygısı olan insan nasıl davranır, olmayan nasıl kazanır, kendinle bağ kurmak ve özsaygı arasında nasıl bir ilişki vardır, bu hayatımızı nasıl etkiler gibi başlıklarda paylaşımlar yapacağım. Paylaşımlar yapacağım çünkü benim de kendi sürecimdeki derdim özsaygımı arttırmak. Ve biliyorum ki bu tek başına yapılabilecek bir şey değil. Başka insanlarla bağ hissederek yapılabilecek bir şey. Başka bir deyişle bu klübü kendim için kurdum diyebilirim. Eğer siz de benim gibi özsaygı alanında hayatınızı zenginleştirmek, zaten zenginse de daha da zenginleştirmek istiyorsanız klübe davetlisiniz.