Bipolar

Bipolar bozukluk genetik ve tıbbi nedenlerle ortaya çıkan, depresyon ya da mani dönemi olarak adlandırılan duygudurum dalgalanmalarına sebep olan, bu dalgalanmaların yaşam boyu devam ettiği psikiyatrik bir bozukluktur. Her hastada depresyon ve mani dönemleri farklı sıralarda ve yoğunlukta gelişebilir. Hastalığın yoğunluk ve şiddetine göre bipolar bozukluk çeşitli alt gruplara ayrılmaktadır. Bipolar 1 mani dönemlerinin oldukça belirgin olduğu alt tip iken, Bipolar 2 ise depresif dönemlerin oldukça belirgin olduğu alt tipleridir.

Mani dönemi ani başlayan, aşırı keyifli olma, enerjik olma, kendine güven artışı, uykusuzluk, düşünce ve konuşma hızlanması, girişimcilikte artış, kontrolsüz davranışlar, aşırı para harcama ve diğer keyif verici etkinliklerde aşırı ve kontrolsüz artışın olduğu, günler, haftalar bazen de aylarca süren bir dönemdir. Hastanın ona bu durumun yanlışlığını anlatan yakınlarıyla arası bozulur, öfkelenir. Daha sonra üzüleceği davranışlarda bulunur ve kararlar alabilir. Bunları yaşarken çoğu kez bunun bir hastalık olduğunu fark etmez, kabul etmez. Şiddetli tablolarda hastaneye yatarak tedavi etmek gerekir.

Depresyon dönemi ise mani döneminin tersine kişinin yoğun üzüntü ve mutsuzluk hissettiği, enerjisinin, motivasyonunun, yaşama karşı isteğinin azaldığı, uykuda ve iştahta belirgin bozulmaların olduğu, karamsarlık ve umutsuzluk yaşadığı, unutkanlık, halsizlik halinin kişinin günlük yaşamını sürdürmesini engellediği, kişiye acı veren bir yaşamdan çekilme durumudur. İntihar düşünceleri ve girişimleri de depresyon döneminin önemli bir parçasıdır.

Başlangıç sıklıkla 15-35 yaş aralığında olur. Depresyon dönemi ile başlama sıktır. Böyle başladığında kolaylıkla tanınamaz, mani dönemi yaşandığında daha kolay tanınabilir. Doğru tanı konana kadar uzun süre geçebilir. Kişilerin eğitim, meslek ve aile yaşantıları tedavisiz dönemlerden olumsuz etkilenir. Hastalığın alevli dönemi yatıştığında kişiler normal yaşamlarına devam edebilir ama duygudurum dalgalanmaları devam edebilir ve ilerleyen zamanda hastalık dönemleri tekrar eder. Bu nedenle bipolar bozuklukta bu dönemleri durdurmak için koruma tedavisi kullanmak gerekir. Bu hastalık dönemlerinin çoğunlukla yaşam boyu sürdüğünü unutmamak ve bu hastalarda düzenli takibi kaçırmamak gerekir.

Bipolar bozuklukta hastalığın mani ve depresyon dönemlerinde bu dönemleri yatıştırmaya yönelik tedaviler verilir. Koruma tedavisinde ise hastalığın tekrar etmesini engelleyici, duygudurum dengeleyici ilaçlar kullanılır. Bu ilaçlar bazı kişilerde belirgin yan etkiler yaratabilir ve kişi bu yan etkilerle de mücadele etmek zorunda kalabilir. Bu nedenle uzun soluklu tedavide uygun, etkili ve yan etki yaratmayacak ilaçları bulmak önemli. İlaç tedavisinin yanında psikoterapi, ailelerin de katılacağı psikoeğitim, destek grupları önemli yararlar sağlar.

Bipolar bozukluk hastalığının toplumda yeterince tanımadığını söyleyebiliriz. Toplumda hastalara karşı olumsuz bir yargı var olmaya devam etmektedir. Oysa bipolar tanısı almış kişiler uzun sağlıklı dönemler de yaşar. İyi bir tedavi ile mesleki ve sosyal açıdan başarılı olabilirler. Umutsuzluğa kapılmamak, hastalığı önce yakınları ile paylaşmak, bipolar tanısı alan kişiye destek olmak gereklidir. Bipolar hastalar çok yaratıcı ve üretken olabilirler. Yeter ki görmezden gelmeyelim

Psikiyatrist Filiz Şükrü

Yürek

 

En sevdiğim kişilik kuramcısı Alfred Adler’den alıntılarla başlayalım;

“Normal olan yegane kişiler çok iyi tanımadıklarınızdır” (“The only normal people are the ones you don’t know very well.” )

Kimsenin çocukluğu mükemmel olmadığı için herkesin şemaları vardır diye de yorumlayabiliriz bunu. İnsanları normal-anormal,hasta-sağlıklı,kendi baş edebilen-edemeyen olarak ikili kategorilerle etiketlemenin yıkıcılığını ilk vurgulayan kuramcılardandır.

Hepimiz insanız ve insan olmanın doğasında yetersiz hissetmek var demiştir Adler. Kompleksli olmak sorun değil, sorun bu kompleksler ile baş etmekte kullandığın yöntemler. Kendi kompleksleirni örtmek için birilerini eziyor da olabilirsin, birilerine faydalı olmaya çalışıyor da olabilirsin, kimseyi umursamadan sadece başarı ile tatmin oluyor, ya da kendini hiçe sayıp başkalarının ihtiyaçları için yaşıyor da olabilirsin…

Tüm bunların karışımı da olabilir. “Sorun” dediğimiz şey nerede başlıyor o zaman? İlişkilerde, üretkenlikte,özbakımda kişinin kendisine ya da çevresine yıkıcı zararlar veriyor olduğu noktada ortaya çıkıyor. İlişkiler kaotik olabiliyor mesela. “Her evde olabilen” kavgalardan,tatsızlıklardan bahsetmiyorum. Sinir krizlerinden,şiddetten,kırılan sehpalardan,moraran bedenlerden, komşu şikayetleri yüzünden eve gelen polislerden ama en önemlisi ve en yıkıcısı olarak bunları “olur her ailede böyle şeyler” olarak görmekten bahsediyorum.

Eğer şemalarla kaçınarak baş edilmesi söz konusu ise tüm bunlar olmaz. Soğuk bir ev ortamı vardır.

İNSANLAR BÖYLE EVLERDE BİRBİRİYLE “GEÇİNMEZ,SEVMEZ” BİRBİRİNİ “İDARE EDER,TAHAMMÜL EDER”….

Ve böyle evlerde büyüyen çocuklara yetişkinliklerinde çocukluklarını sorduğunuzda “iyi bir çocukluk geçirdim” derler. Ama içlerinde anlamlandıramadıkları bir boşluk olur. İnsanlarla yakınlaşmak, ilişkilere emek vermek ya yük gibi gelir ya da sürekli alttan alan,veren taraf olurlar. Ya da ilgiyi hep karşı taraftan beklerler ve birileri başlatıp ısrar etmediği sürece de incinmemek adına, tedbir olsun diye ilişkiye giremezler.

Oysa Adler’in dediği gibi;

“Hayattaki en büyük tehlike çok fazla tedbir alarak yaşamaktır”  (The chief danger in life is that you may take too many precautions.)

O kadar seviyorum ki bu sözü. “Hayat, sen tedbirler alırken kaçan fırsatlardır” diye düşünürüm hep. Tedbirli olduğum için kaçırdığım fırsatları düşünüp dövünürüm bazen. Çevremdeki dostlarımın tedbirleri yüzünden kaçırdıkları fırsatları, harcadıkları yetenekleri de düşünüp üzülürüm. Oysa çoğu zaman kaybedilecek şey rahatının bozulmasıdır.

Rahatını koruyabilmek için yaşayabilirsin, ya da kendin olarak yaşabilirsin. Bir tekneye atlayıp karı koca beş yıl dünyayı gezenler var, ufak birikimleriyle. Bana gelen danışanlardan genç yaşlarında istifa edip az birikimleriyle iki yıl gezen sonra dönüp tekrar çalışmaya başlayanlar var… Yurt dışında takip ettiğim bloggerlar var, her şeylerini satıp bir yere yerleşen. Ve kendi arkadaşlarım var Bodrum’da mesela. Çok küçük paralarla yaşayarak. Ama öyle “çılgın” hayat falan değil. Dibine kadar yaşayarak, altıda kalkıp günün tadını gerçekten çıkararak.

Karar alırken kumanda merkezinde korku varsa kırk yaşına geldiğinde elinde avucunda olan şey o korkuyu zaptetmek için yaptığın hapishaneden ibaret oluyor.

Kumanda merkezinde olması gereken “sağduyu”… Evet, cesaret değil, sağ duyu. Bu yüzden bu işin formülü yok. Konfor alanından çıkmaya hazır olmadığın bir duygu durumunda olabilirsin mesela. Ya da doğal yetenek ve eğilimlerin dolayısıyla beş yıl ara vermek sana uygun olmayabilir. Bir başkası için mucizeler yaratan bir tarz senin felaketin olabilir. Bu yüzden zor bu işler. Çünkü her zaman dediğim gibi, insan zihni evren gibi bir şey, kimse daha çözmüş ya da formüle oturtmuş değil. Herkesin kendi özel yolculuğu söz konusu, doğru yanlış çoğu zaman kişiden kişiye değişiyor. Bir danışan için doğru olan bir öneri başka biri için yıkıcı olabiliyor. Bu yüzden “şunu yapın bunu yapın” gibi kesin yargılar içeren her derde deva “tavsiyeler” bir işe yaramıyor.

Adler’in en sevdiğim sözü ile yazımı bitirmek istiyorum. Umarım faydalı olmuştur;

“YÜREĞİNİZİN GÖTÜRDÜĞÜ YERE GİDİN AMA GİDERKEN YANINIZA BEYNİNİZİ DE ALIN.”  (“Follow your heart but take your brain with you.”)

Sevgiler…

 

 

 

Pazartesi Sendromu

Kendine anlamlı gelen bir iş yapmak…

Ortaokuldan beri tek derdimdi. Bunu ne zaman dile getirsem etrafımdan aldığım tepki “biz seviyor muyuz da çalışıyoruz, çalışmaya mecburuz…” gibi birbirine benzeyen söylemlerdi.

Bugün bu “mecbur olma” kavramı üzerinde durmak istiyorum. Mecbur olmak ve mecbur hissetmek arasındaki farkı konuşmak istiyorum.

Yıllar önce bir arkadaşım eşim Selçuk Erdem için şöyle bir yorum yapmıştı; Selçuk başarılı çünkü bencil. Annesinin babasının ne hissedeceğini düşünmeden kendi istediği şeyin peşinden koşmuş.Ben bunu yapamıyorum,bencil olamıyorum.O yüzden (sanatta) başarılı olamıyorum…”

İnsanın kendini aklama kapasitesinin ne kadar geniş olduğunu o gün anlamıştım. Ve bir şey daha anlamıştım; kendi hayatının sorumluluğunu, yaptığın seçimlerin doğurabileceği sonuçları göğüsleme cesaretini toplayabildiğin ölçüde özgürsün.

Danışanlarım kadar çevremdeki arkadaşlarımın da en temel konularından biri bu “sevdiğin işi yapmak”. Kafe açma,bar açma,butik açma,butik pastacılık yapma,Kaş’a, Bodrum’a yerleşme hayalleri… Çoğu zaman ertelenen… Ben bir çok durumda danışanlarımı gerçeklerle yüzleşmeye davet ederim.

“Bu istediğini gerçekten istiyor musun, yoksa esas derdin hali hazırdaki sıkıntılarından kaçmak mı? Mesela insanlarla baş etmekte zorlanıyorsun ve bundan bir kaçış olarak mı kafecilik-pastacılık yapmak istiyorsun? Senin tutkun, anlamlı bulduğun, damarlarında dolaştığını hissettiğin ilgi alanın gerçekten kafecilik mi? Yoksa hayatında baş edemediğin sorunlardan kaçabilmek için aklına ilk gelen kurtuluşa mı yapıştın?”

Bu gerçekle yüzleşmek bazen aylar alır.

ÇÜNKÜ İNSAN ZİHNİ GELECEKTEKİ OLASI MUTLULUK HAYALİNİ BUGÜNÜNÜN MUTSUZLUĞUNA AĞRI KESİCİ YAPMAYA MEYİLLİDİR.

Bu tuzağa düşmemeyi öğrendiğin anda işler birden kolaylaşır.

Kaş’a yerleşemiyorsun çünkü şirketinin sağladığı güvenlik duygusu,düzenli maaş,araba,sağlık sigortası,tazminat vb. daha önemli senin için. Bu güvenliği bırakamıyorsun. Sürünmekten korkuyorsun. Ve evet sürünmek bir olasılık gerçekten.

İki şey yapabilirsin; bu güvenliğin tadını çıkarabilirsin mesela. Beş yıl ve daha fazla tecrübesi olanların senede bir buçuk iki aya yakın tatilleri oluyor bayramlarla birlikte. Çalışmadan maaş aldığın bu zamanların tadını çıkar mesela. Sadık bir çalışan ol, ve yıllar sonunda işten çıkarılsan bile alacağın tazminatla ortada kalmayacağını bilmenin güveni içinde hayatın diğer alanlarında stressiz bir şekilde zevklerine yönel.

Ya da sürünmeyi umursamamayı öğret kendine. Siyah beyaz düşünceden kurtularak daha kolay olur bunu yapmak. Dışardan sigortanı ödeyip geleceğin için yatırım yapabilir, bir yandan da en minimal şekilde yaşama hazırlıklarına şimdiden başlayabilirsin. Daha küçük bir eve taşınıp, olabilecek en az eşya ile yaşayıp,hiç bir şeyi atmadan dönüştürerek yaşayabilirsin. Tatillerde yurt dışı seyahatleri,her fırsatta uçağa atlayıp bir yere kaçmak yerine olduğun yerde kafanı tatile yollamayı kendine öğretebilirsin. Çünkü kendi işini yapmaya başladığın anda hayatına girecek bir kavram olacak;

“Belirsizlik”

Kendi sevdiği işi yapanların dünyasında her şey her zaman belirsiz. Bugün var, yarın yok… Kimileri için bu bir motivasyon kaynağı bile olabilir. Çocukluğundan itibaren krizle yaşamaya alışmış kişiler için belirsizlik bir yaşam tarzı haline dönüşmüş olabilir. Bazen de tam tersi olur; çocukluktan beri belirsizlik ve kriz deneyimlendiyse belirsizliğe en ufak bir tahammül bile gösterilemez.

Durum ne olursa olsun, dönüp dolaşıp bağlanılacak yer şurası; halinden sürekli şikayet ederek, istediğin hayatı yaşayabileceğin günlerin hayalini kurarak, öğle yemeklerinde patronu ya da diğer çalışanları çekiştirerek bir ömür geçmez. Bu yazının olmasını umduğum en büyük faydası şu;

Memnuniyetsizliğinin,mutsuzluğunun sorumluluğunu başkalarına, dış dünyaya attığın müddetçe kaliteli yaşam, kalıcı iyilik hali sana uzak. Etraf bir ömrünü sadece kayınvalidesini,annesini babasını şikayet ederek geçirmiş, kendini kurban ilan etmiş, ve çocuklarını sürekli aynı “çektiği çileler” ile boğan insanlarla dolu…

Bu tuzağa düşmeyin, “kurban” olmak sizi sorumluluktan kurtarır ama aynı ölçüde yaşamınızın kumandasını da elinizden alır. Yaşamınızın kumandasını geçmişinize,ailenize,patronunuza ya da dünyanın haline vermeyin.

Değişim için ilk adım; “Evet, ben bunu yapıyorum gerçekten…” demek. Gerisi için kitaplardan faydalanabilir ya da terapi desteği alabilirsiniz. Kitaplık isimli bölümde önerilerimi bulabilirsiniz.

Faydalı olduğunu umarım… Sevgiyle kalın…

 

Çocukla “Kaliteli Zaman” Miti…

Okul öncesi çocukların duygu durum, aile içi ilişkiler, hiperaktivite ve dikkat eksikliği,duygu regülasyonu,agresif davranışlar gibi çalışma alanlarında etkinliği olan Filial Terapi eğitiminde “Çocukla Kaliteli Zaman Geçirmek” konusunu Dr. Volker Thomas ile irdelemiştik. Bu eğitimden yola çıkarak öğrendiklerimi, kendi annelik deneyimim ve danışanlarımla olan tecrübemle de harmanlayarak sizinle paylaşmak isterim.

Dr. Volker Thomas demişti ki; “Kaliteli Zaman” denen şey yanlış anlaşıldı. Bir çok kişi kaliteli zaman denilen şeyi çocuğa durmadan bir şey öğretmek olarak yorumladı. Birlikte lego yapmak,yapboz yapmak,ince motorunu geliştirebileceği etkinlikler yapmak,oyun kurmasını ve liderlik becerilerini geliştirebileceği sosyal etkinliklere ve oyun gruplarına götürmek… Tüm bunlarda hiç bir yanlışlık yok. Yanlışlık bunları yaparken çocukla ilişki halinde olmamak, kafanın başka bir yerde olması…

ADETA BİR GÖREV LİSTESİ! UYGULANMADIĞINDA SUÇLULUK DUYULAN BİR GÖREV LİSTESİ! UYGULANDIĞINDAYSA RAHATLAMIŞLIK VE ÇOCUĞUN İÇİN  YAPMAN GEREKEN HER ŞEYİ YAPMIŞ OLMANIN RAHATLIĞI…

Her uzmandan, her kafadan ayrı bir ses çıkıyor. Anneler olarak kafamız karıştı da karıştı… Anne karnındayken klasik müzik dinlemekten tutun da, çift anadille yetişen çocuk daha zeki diye daha üç yaşından sadece İngilizce konuşulan yuvalara yazılmak için sıraya girmeye varana kadar girilen endişe denizi. (Yeri gelmişken bir not düşeyim; çift anadilli olabilmek için ebeveynlerden birinin anadili yabancı dil olmalı ve çocukla doğduğundan beri o dili konuşuyor olmalı. Yoksa çocuğu isterseniz bir yaşında sadece İngilizce konuşulan bir okula yollayın, çift anadilli bir beyne sahip olamaz. Çok iyi İngilizce konuşabilir, o ayrı.) Ancak başka bir çok ihtiyacının karşılanması gereken bu küçük yaş döneminde dil öğrenme baskısı ile karşılaşan çocuğun sosyal-duygusal gelişimi ne durumda olur, o konuda bilgimiz yok.

Çok büyük paralara çok iddialı bir eğitim sunduğunu söyleyen bir okulun müdürü ile bu tartışmayı yapmıştım. Konu ile ilgili bilgisi olmayan velileri “çift anadilli” çocuk yetiştirme iddiası ile nasıl tavladıklarını görünce midem kalkmıştı.

Kendi tecrübem ve aldığım eğitimlerin sonucunda vardığım sonuç şu; kaliteli zaman geçirmek için ille de çocuğa onu geliştirecek bir şey öğretmeye gerek yok. Daha zor bir şeye ihtiyaç var; O anda tüm dikkatin ve konsantrasyonun ile çocukla ilişki halinde olmak. Çocuk kendi oyuncaklarıyla oynarken siz kek yapıyor olabilirsiniz mesela… Ya da birlikte bir şeyler izliyor bile olabilirsiniz… Ekranı bebek bakıcısı gibi kullanıyorsanız çocuğa zararlı olan budur. Ancak ailece çok eğlenerek izlenilen bir film çocuğun anı haznesinde olumlu bir kalıp yargıyı tetikleyecektir.

Her yazımın sonunda olduğu gibi bu yazımın sonunda da somut bir çözüm önerisi ekleyeceğim. Çocukla ilişki halinde zaman geçirebilmek için ne yapmak gerekir?

1.Başlamadan önce; Mükemmelliyetçilik ve siyah beyaz düşünce ilişki halinde olmanın en büyük düşmanıdır. Bu yazıyı okurken “hemen çocukla hep ilişki içinde kalmanın yollarını öğrenmeliyim” dediyseniz siz de bu düşünme biçiminden çekiyor olabilirsiniz. İşin sırrı şu; hiç kimse sürekli şimdi ve burada olamaz!!! Hayatını sadece meditasyon yapmaya adamış Budist Rahipler bile bunu yapamaz… Çünkü insanız.

2.İlk adım kendinizle ilişkinize odaklanmak. Kendinizle zaman geçirirken ne kadar “buradasınız”? Spor yaparken, yemek yerken,yürürken, temiz ve güneşli havanın tadını çıkarırken? Yoksa kendiniz için yaptığınız şeyleri bile öyle olması gerektiği için mi yapıyorsunuz?

3.Özbakımınız ne durumda? Kendinizi tüm gün hırpalayıp akşama posanız çıkmış şekilde mi eve gidiyorsunuz yoksa gün içinde irili ufaklı molalar alıp akşama da enerjiniz kalacak şekilde kendinizi dinlendirerek mi günü geçiriyorsunuz? Yoksa “her zaman en yüksek performansımda olmalıyım” diyen baskıcı bir ses ile mi yaşıyorsunuz?

YÜZLEŞMEK DEĞİŞMENİN ÖN ŞARTIDIR.

4.Bir başkası ile ilişki içinde olabilmek için kendin ile kurduğun ilişkinin kalitesi önemli bir belirleyici olacaktır. Kendini sevmeyen, kendine tahammül edemeyen bir insan kafasını sürekli bir şeylerle meşgul etme ihtiyacı hissedecektir. Böyle bir yanınız olduğunu düşünüyorsanız işe en yakın arkadaşınızı kendiniz yapma yolculuğuna çıkarak başlayın.

5.Deney yapmaya çekinmeyin; çocukla oyunlarınızı ve rutinlerinizi çeşitlendirin. Tüm haftasonunuz kurslarda geçiyorsa bir haftasonu sanki tüm “bunları yapmaya mecburmuşsunuz” gibi olduğunuz hissiyatına rağmen spontan bir program yapın. Eğer ilişki halinde olmaya alışık bir yaşam tarzınız yoksa dopdolu bir program yapınca kendinizi güvende hissediyor olabilirsiniz. Bu tuzağa karşı uyanık olun.

6.Günlük tutun; çok basit, ancak en etkili tekniklerden biridir; ne yaparken nasıl hissettiğini ve sonrasında da nelerin ne şekilde değiştiğini not etmek. Hiç ummadığınız sebep-sonuç ilişkileri ile karşılaşıp istediğiniz değişiklikleri yapabilmek için altın anahtarlar bulabileceğiniz bir yöntem.

7. Ya hep ya hiç mantığından yani siyah beyaz düşünceden kurtulmanın önemini ne kadar vurgulasam azdır. Yeterince iyi ebeveynliğin bana kalırsa en çarpıcı adımlarından biri bu… Siyah beyaz düşüncenin, yani katılığın olduğu yerde sevgi de yeşeremiyor…

ANCAK;

Siyah beyaz düşünceden kurtulma işini de lütfen ya hep ya hiç mantığı ile yürütmeyin. Tamamen kurtulamayabilirsiniz, olabilir böyle bir şey… Olabildiği kadar,elinizden geldiği kadar, adım adım… Hepsi olacak, merak etmeyin.

Faydalı olduğunu umarım…. Sevgiyle kalın..

 

 

 

 

Tahıl Beyin

Ekran Resmi 2017-03-16 07.54.04

Bu kitap bir nörolog tarafından yazılmış. Beslenmenin beynimiz üzerindeki etkisini araştıran bir nörolog tarafından. Bu kitabı hamile olmadan önce okumuş olmayı çok isterdim.

Yazarın bilimsel çalışmalar ile desteklediği beslenme modeli insan bedeni ile uyumlu olmayan gıdaların tetiklediği enfeksiyonların bizi er ya da geç hasta ettiği üzerine. Son yıllarda en çok duyduğumuz terimlerden birini ele alaım; insülin direnci… Yazara göre insan bedeni çok az karbonhidrat ile yaşamaya uygun. Günümüzde tükettiğimizin onda biri kadar bir miktardan söz ediyor. Ve gluten! Gluten aslında bir çeşit zehir diyor…

Buğday,arpa,çavdarın yanı sıra hayatımızda rutin olarak yer alan şampuanlar,kremler, ve daha neler neler toksinlerle dolu… Zaten bu yüzden gelişmiş ülkelerde kanser oranı gelişmekte olan ülkelere kıyasla daha yüksek… Sonra çocuklarda görülen rahatsızlıklar. Otizm, hiperaktivite ve dikkat bozukluğu, çeşitli öğrenme güçlükleri, depresyon, ilerleyen yaşlarda alzheimer, parkinson vs…

Biz bu hafta ailece glutensiz ve şekersiz beslenme programına başladık. Daha iki gün oldu ama şişkinliğim ortadan kalktı. Eşim dün tüm gün boyunca enerjisini yüksek tuttuğunu söyledi. Henüz kızımızda bariz bir fark görmedik. Esas etki dört haftanın sonunda görülürmüş.

Zor mu? Zor… Biz de buğdayı ve karbonhidratı hayatımızın merkezine almış bir aileymişiz meğerse. Oysa çok sağlıklı beslendiğimizi zannederdim. Organik ürün tüketiriz mesela, buğdayı da sadece tam buğday unu olarak.. Oysa yanılmışım. Meğer farkında değilmişim ama oldukça kötü besleniyormuşuz…

İlk iki gün yiyecek bir şey bulamama gibi bir psikoloji içindeydim. Ama şimdi, henüz üçüncü günde olmama rağmen, daha önce hiç aklıma gelmeyen tarifler yaratmaya başladım bile…

Artık giderek ikna olmaya başladım. Başımıza ne geldiyse bu sanayi devrimi yüzünden geldi… Atalık tohumlar kayboldu, toprak kirlendi, hayvanlar bir eşya gibi fabrikalarda işkence ile üretilmeye başlandı…

Bundan elli yıl önce herkesin kendi tarlasında bahçesinde bir şekilde erişebildiği sağlıklı gıdalar artık lüks tüketim maddesi haline geldi. Bunda bir yanlışlık var.

Ve bu yanlışlığın bedelini zehirlenerek ödüyoruz. Bozulmasın ve ucuza mal olsun diye genetiği değiştirilmiş gıdalar yiyoruz.

Annemin çocukluğunda kışın domates diye bir şey yokmuş. Ne varsa onu yermişsin. Doğa sana ne hediye ediyorsa teşekkür edip tadını çıkarmaya bakarmışsın. Şimdi canın ne zaman ne çekerse onu yeme isteği, insanın doğasında olan fethetme ve istediğine “şimdi ve burada” sahip olma dürtüsü bizi bugünlere getirdi… Zehirleniyoruz, farkında değiliz…

Eskiden nasıl ki evlerin içinde sigara içilmesi doğaldı, insanlar çocuklarıyla birlikte yolculuk ettikleri arabada sigara yakarlardı.. Şimdi nasıl bu kabul edilemez bir şey? İşte bundan en çok yirmi yıl sonra şeker ve sanayi tipi karbonhidrat da aynı kategoride olacak. Nasıl ki şimdi “kırk yılda birden bir şey olmaz” diye çocuğa bir nefes sigara vermiyorsak, ya da yanında asla sigara içilmesine izin vermiyorsak, aynı şekilde kırk yılda bir de olsa şeker ve paketli gıda da vermemek gerek diye inandım bu kitabı okuyunca.

Felaket senaryosu üretmeden, paniğe kapılmadan okuyun bu kitabı… Gerçeklerle sakin sakin yüzleşelim isterim… Sevgiyle kalın.

“Elim Kolum Bağlı” Duygusundan Kurtulmak

Psikolojide çok az konuda kesin sonuca varılabilir. Çünkü insan zihni evren gibi, sınırsız,sonsuz ve henüz kimse tarafından tam anlaşılamamış bir olgudur. Bir kaç konu dışında…. Bunlardan bir tanesi en temel ihtiyaçlarımızdan birinin güvenli bağlanma olduğu. İkinicisi hayatın ilk yıllarının geri kalan yıllar üzerinde çok etkili olduğu. Bir başkası da insan psikolojisi bulunduğu ortamdam bağımsız incelenemeyecek olması.

En etkili olan en yakınınızdakiler. Her sabah uyandığınızda ilk gördüğünüz ve yatmadan önce de son kez iletişimde olduklarınız. Sonra bütün gününüzü birlikte geçirdiğiniz kişiler… Belki iş yeri, belki birlikte zaman geçirdiğiniz diğer insanlar.

Ve bulunduğunuz topluluk. Nasıl bir mahallede yaşadığınız mesela… Sonra şehir. Ve tabii ki ülke.

Göç üzerine yapılan araştırmalar en çok göç alan ülkeleri incelemiş. Göçmenler için en belirleyici kriter ekonomik olarak güçlü bir ülkeye gitmek değil; bu yüzden Suudi Arabistan, Kuveyt, Birleşik Arap Emirlikleri gibi yerleri tercih etmiyorlar, ki belki daha az ötekileştirilecekler. Huzur ve güven hissedebilecekleri batı ülkelerini tercih ediyorlar.

Selçuk Şirin Hocam “Bir Türkiye Hayali” isimli son kitabında der ki, Türkiye güven araştırmalarında sınıfta kalıyor. Birbirimize güvenmiyoruz. Birbirimize güvenmedikçe de mutsuzlaşıyoruz.

Bu yazıyı hemen şimdi bir şeyler yapmak isteyenler için yazıyorum. Marshall Rosenberg’in Çatışma Ortamında Barış Dili isimli kitapta yaptığı öneriyi uygulamaya geçirdim. Deneyimimi sizinle paylaşıyorum bu yazıda:

Bağcıyı dövmenin değil üzüm yemenin peşinde olan topluluklarla iletişime geçin. Bir katkı sağlamak için çalışan, şikayet etmek ve felaket senaryosu üretmek yerine elinden gelen bütün enerjisini bir arpa boyu da olsa SOMUT fayda sağlamak için harcayan.

Eskiden yanlış anlaşılır, reklam gibi algılanır diye korkarak isim vermiyordum. Bu sabah bir karar aldım. Önce ben okurlarıma güvenerek işe başlayacağım. Yanlış anlaşılmasını göze alacağım ve burada iyi işler yaptığını düşündüğüm kişileri, kurumları paylaşacağım.

Eğitim alanından başlayalım. Başka Bir Okul Mümkün, Yeni Okul ve Fide Okulları… Alternatif eğitim için benim deyimimle Don Kişot gibiler . Ya da kardelen. İyi ki varlar.

AÇEV, TEGV,ASHOKA, HAYAT SENDE DERNEĞİ ve bu derneklerle bağlantılı projeler…

Ortak Gelecek İçin Diyalog Derneği, Doğruluk Payı…

İhtiyaç Haritası… http://www.ihtiyacharitasi.org/hakkimizda

Daha yeni bir projede çalışmaya başladım. Sosyo ekonomik açıdan dezavantajlı mahallelerde okula gitme oranını arttırmak için çalışan bir yer Çimen Ev. Çalışmalarımız ilerledikçe sosyal medyadan ihtiyaç listesi duyuracağım.

Ashoka ile de Fark Yaratan Sınıflar diye bir projeye başlayacağız. Amaç yukarıda bahsettiğim şekilde alternatif eğitim veren okullar gibi sınıflar kurmak isteyen öğretmenlere destek olacağımız bir platform yaratmak. Alternatif  eğitimden Türkiye’nin her yerindeki çocukların faydalanmasını sağlayacak bir kapı aralamak. Özel gereksinimli çocukların sınıflara kaynaştırılması da bu projenin temel taşlarından olacak. Benim için öncelikli konulardan biri. Çok heyecanlıyım.

Şimdi bir hayal edin. Herkes ama herkes kendi için önemli olan böyle bir konu seçmiş ve elinden gelenin en fazlasını vermeye başlamış. Bu ayda 10 TL bağış da olur, giyilebilir durumdaki eşyalarını bağışlamak da olur, çocuklara ders vermek de… Ama sosyal medyada duyurmaktan daha fazlası ve en önemlisi DÜZENLİ olarak… Bir kerelik değil. Bir yaşam tarzı olarak sivil topluma katılmaktan bahsediyorum.

YAŞAM TARZI OLARAK SİVİL TOPLUMA SOMUT KATILIMDAN!

Bu tür yerlerle bağlantı içinde oldukça kendinizi güvende hissetme duygunuzda bir iyileşme olduğunu fark edeceksiniz. Çünkü “elim kolum bağlı” duygusundan kurtulacaksınız. Özgüveniniz de artacak. Sosyal çevre olarak bir destek ağında olduğunuz duygusu yaşam kalitenizi arttıracak. Benim deneyimim bu şekilde oldu. Beni düzenli takip edenler bilir, kendi üzerimde denemeden hiç bir şeyi önermem 🙂

Faydalı olduğunu umarım, iyi haftalar, sevgiler…

Bir Bütün Balık

İzmirliler Çipura’yı çok sever. Bizim ailenin de favori balığıydı. İstanbul’a ilk geldiğimde en şaşırdığım şeylerden biriydi Çipura’nın o derece makbul olmayışı. Bizim eve de arada alınırdı. Ama annem her seferinde dört kişilik ailemize üç adet balık alırdı. Kendisi dışındaki herkese birer tane. Muhteşem bir sofra kurar, çok lezzetli Girit otları salataları hazırlar ve her birimizin balığını pişirir ve bizi sofraya çağırırdı. Biz de sofraya oturur ve balıklarımıza tam dalacakken annemin tabağının boş olduğunu görür ve sorardık “senin balığın nerede?”

“Nasıl olsa sizin yediklerinizden bir sürü artacak siz tam sıyırmayacaksınız, bana o artanlardan bir sürü balık çıkacak, hem ben öyle daha çok seviyorum, en güzel yeri balığın oralar, kemiğe yakın kısımları” derdi.

Oysa biz bilirdik. Kendine bir bütün balığı hak görmediği için almazdı. Paramız olmadığından değil. Orta halli bir aileydik ama  bir tane daha balık alabilecek durumumuz vardı. Zavallı annem, kendince ev ekonomisi ya da fedakarlık yaptığını düşünüp kendisini o şekilde iyi hissederken aslında bizim yediklerimizin boğazımızdan geçmediğini, o özenle hazırlanmış sofralara hep bir buruklukla oturduğumuzu hiç anlayamadı.

Oysa ben tercih ederdim ki üç değil iki balık alınsın, her birimiz yarım balık yiyelim ama kimse artıklarla beslenmesin, kimse hizmet eden, kendini feda eden taraf olmasın, sofralarda hep birlikte eğlenelim, varsın bir kaç meze eksik olsun, bulaşıklar sabah kalksın…

Ama o terk edilme şeması yok mu işte o lanet olası terk edilme şeması. İnsana bunları yaptırıyor işte. Bir buçuk yaşındayken annesi terk etmiş bir insan herhalde çevresindekiler ona ne kadar sevgi garantisi verirse versin bir türlü ikna olamıyor. Yaptığı fedakarlıklarla aklınca terk edilmemeyi garantiliyor.

Bundan çıkardığım dersi burada paylaşmak istiyorum. Belki şimdi kendisi de bu hata içinde olup da farkında olmayan annelere bir kapı açar ümidi ile. Ve bunu bir klinik psikolog olarak değil, bir evlat olarak yapıyorum. Bir çocuğun en büyük ihtiyacı kendisini değerli bulan ve seven bir anne. “Kendisini” derken hem çocuğu hem de annenin kendisini kast ediyorum.

Ve buradan oldukça iddialı bir şey söylüyorum; kendisini sevmeyen bir anne çocuğunu da sevemez. Ona çok iyi hizmet edebilir, koruyup kollayabilir, görevlerini tamamıyla yerine getirebilir belki… ama hakkıyla sevemez.

ÇÜNKÜ KENDİ KENDİNİZE NE VEREBİLİYORSANIZ ÇOCUĞUNUZA DA ANCAK ONU VEREBİLİRSİNİZ…

KENDİNİZE VEREMEDİĞİNİZ, YANİ KENDİNİZDE OLMAYAN BİR ŞEYİ ÇOCUĞUNUZA DA VEREMEZSİNİZ…

Bu hem iyi hem de kötü haber. Kötü haber, çünkü farkındalığı olmayan biri için iş çok zor. İyi haber, çünkü kendini sevmek öğrenilen bir şey.

Nasıl mı? Kendine bir bütün balığı layık görerek mesela… Kendi kendine zarar verici davranışların varsa, özbakımını ihmal ediyorsan işe buradan başlayarak… Başkasının onayını almak,havalı olmak,statü sahibi olmak,gösteriş,iş yeri gerektirdiği için,eşin istediği için ya da öyle olması gerektiği için falan değil!!!

KENDİNİ GERÇEKTEN BU GÜZELLİKLERE LAYIK GÖRDÜĞÜN İÇİN!

Gerçekten kendini layık görmeden yapılan özbakım er ya da geç bir şekilde sona erer zaten.

Özbakım ne çok şeyin göstergesi… Sürekli ayna karşısında olmak ve kaygı ile spor salonundan çıkmamak kadar kendini salmış olmak, yorgunluğunun acısını zararlı yemeklerden,sigaradan ya da başka zararlı maddelerden çıkarıyor olmak da bir çok şeyin göstergesi… Kimse mükemmel değil. Benim de öğle yemeği yerine lokum yediğim zamanlar oldu…  Ama mücadelemi bırakmadım, “ben böyle bir insanım” deyip geçmedim, bir gün geldi ve o duyguyu hissettim;

ÖZSEVGİ….

Kendini içgüdüsel olarak toksik olan her şeyden koruma içgüdüsü… Toksik duygulardan, toksik gıdalardan ve toksik insanlardan… Kumandada özsaygı ve özsevginin olduğu, artık yalnız olmadığını, üzgün,yorgun,öfkeli hissedebildiğin kadar her şeyin bir şekilde yoluna gireceğini de hissedebildiğin o güzel “bütün hissetme” duygusu… Bütün hissetme…

Hadi şimdi gidin kendinize kocaman bir balık alın 🙂

Sevgiler…