Aşk Liberal Bir Sözleşme Mi? Esra Sarıoğlu

Sevgililer gününün en sevdiğim tarafı, feministlerin aşka dair eleştirilerini dillendirmesine bir vesile olması. En azından gündemi bahane ederek romantik kültürün nahoş taraflarından dem vurabiliyoruz. Ben de bu geleneğin izinden gidip, “liberalleşen heteroseksüel romantik kültür”de aşkın kadınlarda ne gibi yaralar açtığından ve bu yaraların duygusal/toplumsal dinamiklerinden bahsedeceğim. Simone de Beauvoir, “Aşk sözcüğü kadınlar ve erkekler için hiçbir şekilde aynı anlama gelmez ve bu onları bölen ciddi bir yanlış anlamadır” derken her şeyden önce aşkı cinsiyet dinamikleri doğrultusunda ele almak gerektiğini ifade ediyordu. Beauvoir’in işaret ettiği şeyi şuan kendi eylemimde bile açık bir şekilde görebiliyorum: sol entelektüel camianın erkekleri aşk konusunda yazmaz ve sessiz kalırken, bir kadın 14 Şubat geldi diyerek kaleme sarılıyor.

Kadın ve erkeğin aşk karşısındaki oryantasyonlarının farklı olmasını fıtratlarına değil, cinsiyet asimetrilerine bağlayanlar feministlerdi. Aşk, bilhassa 1960’lı ve 1970’li yıllarda ikinci dalga hareketindeki feministler için siyasetin o kadar merkezindeydi ki, Shulamith Firestone, feminist devrimin aciliyetini vurgulamak için yazdığı Cinselliğin Diyalektiği’nde, kadınların ezilmesinin nedenlerini tartışırken, aşkın çocuk büyütme sorumluluğundan belki de daha ezici bir rolü olabileceğini öne sürmüştü. Radikal feministler için aşk, saf hali ile yaşanabilecek bir ilişki türü değil, tersine, yozlaşmış iktidar sisteminin ayırt edilemez bir parçasıydı. Cinsiyet ve sınıf tahakkümü üzerinde yükselen toplumda aşk bir aparata dönüşüyor, ekonomik ve sosyal sömürünün payandası işlevini görüyor, kadının psikolojik düzeyde erkeğe bağımlı kalmasını sağlıyordu. Kadın kendi varlığının bilincine aşk sayesinde varıyor, erkeğin ilgisi ve onayı ile kendisini muteber hissediyordu. İkinci dalga feministleri aşk hakkındaki analizleri ile “duygular siyasetinin” önünü açtılar. Fikirleri çok popülerleşip hepimizin ortak görüşü haline gelmedi fakat, aşka eleştirel yaklaşanlar için hep bir çıkış noktası oldu. 2003 yılında çıkan Aşka Hayır kitabında aşka ve erotik ilişkilere karşı güçlü bir polemiğe girişen Laura Kipnis, kendisinden 30 yıl önce yazmış Shulamith Firestone’un izinden gitti. Benzer bir şekilde, son zamanlarda akademide filizlenen ve gelecek vaat eden “duygulanım çalışmaları” da o dönemin feminist analizlerinden ilham almakta.

Öte yandan, aşk hakkındaki popüler söylemlerin neredeyse hepsi, radikal feministlerin aksine, eşitsizliğin sosyoloji ders kitaplarında geçen bir kelime olduğu ve aşkla alakası olmadığı varsayımına dayanıyor. Son yıllarda yaygınlaşan liberal aşk söylemi ise aşkı mistifiye etmemesi ve toplumsal dinamiklerle bağlantısını gözardı etmemesi bakımından diğer söylemlerden biraz da olsa farklı. Popüler psikoloji ve terapi kültürü vasıtasıyla özellikle Batıda geçerlilik kazanmış, Türkiye’de ise yaygınlaşmaya başlayan bu söylem, aşk ilişkisini sözleşme boyutunu vurgulayarak  ele alıyor. Bu çerçevede aşk, tarafların erkek ve kadından oluştuğu bir sözleşme ve bu sözleşmeye iki insan özgür iradeleri sonucunda dahil oluyorlar. İlişki boyunca birbirlerinin bireysel hak ve özgürlüklerine saygı duyacakları sözünü verip, sözleşmeleri, diğer bir deyişle ilişkileri hakkında müzakere edebiliyorlar, ve gerektiğinde sözleşmeyi feshedip, ilişkiyi bitirebiliyorlar. İngilizce’de eş ve sevgili yerine kullanılan “partner” kelimesi liberal aşk söyleminin Batıda ne denli yerleşmiş olduğunun yalnızca küçük bir göstergesi. Partner kelimesi hem heteroseksüel ilişkilerin dilsel konvansiyonlarını aşmaya çalışan bir terim, hem de liberal aşk söylemin kurucu dilsel öğelerinden biri.

Türkiye’de de tarihsel olarak erotik ilişkilerin kısmi liberalleşmesinden bahsetmek mümkün. Bireylerin kendi tercihlerinden ziyade ailelerin belirleyici olduğu görücü usulünün erozyona uğraması, bireyin romantik özerkliğinin altını çizen sevgililik kurumunun meşrulaşması, hatta sevgililer gününün popülerlik kazanması liberalleşmenin göstergeleri olarak okunabilir. Buna karşın, erkekler liberalleşmeye güçlü bir reaksiyon gösteriyor ve bu durum “erkeklik krizi” olarak adlandırılıyor. Kadına yönelik şiddetin bu denli yaygın olması, erkeklerin liberal sözleşmeyi kabullenmemesinden kaynaklanıyor. Kadınların erkek şiddetine en çok maruz kaldıkları zamanın, ilişki sözleşmesini feshettikleri veya feshetmek istedikleri zamanlar olduğunu düşünürsek, Türkiye’de liberal ilişkinin ne kadar cılız bir temeli olduğunu ve erkekler tarafından ne kadar az kabul gördüğünü daha iyi anlayabiliriz.

Şiddet bu denli yaygın ve yakıcı bir mesele iken, yeni gelişen liberal aşk söyleminin zarardan çok faydası olduğu düşünülebilir. Nihayetinde, liberal sözleşmenin erkekler tarafından kabulü, kadınların bireyselliği ve özgürlüğünün tanınması anlamına geleceğinden, kadınları güçlendireceğini, ilişki içinde onlara alan açacağını, ve erkeklerin kendilerine hak gördükleri şiddet uygulama ve baskı altına alma “yetkiler”ini dizginleyeceğini tahmin edebiliriz. Ne var ki,  liberal aşk söyleminin Türkiye’ye etkisini fayda ve zarar kavramları aracılığıyla tartışmanın önemli bir hususu görmezden gelmemize sebep olduğunu düşünüyorum. Belli bir “iyileşme” vaadi taşıdığı için, bu söylem çerçevesinde şekillenen romantik ilişkinin yarattığı tahribatın üzerinde durulmuyor ve dolayısıyla liberal aşk sözleşmesi eleştirel olmayan bir şekilde, pek çok aktör tarafından sahipleniliyor.

Aşk Neden Acıtır? kitabında, sosyolog Eva Illouz liberal hegemonyanın tuzağına düşmeden, sözleşme prensibine dayanan modern aşkın kadında nasıl ve neden hasar yarattığını detaylı bir biçimde anlatır. Her şeyden önce, diyor Illouz, kadınlar serbest piyasa toplumlarında aşka ve romantik ilişkilere eskisine nazaran daha yoğun bir biçimde ihtiyaç duyar. Sebep, modern piyasa toplumlarında “kendilik değeri”nin (self-worth) ekonomik ve sosyal statünün doğrudan bir sonucu olmaktan çıkmasıdır. Piyasa toplumlarında benlik toplumsal hiyerarşideki pozisyonun otomatik bir uzantısı olarak değer kazanmaz veya kaybetmez, başka bir deyişle verili değildir ve tesis edilmesi gerekir.  Ontolojik bir emniyetsizlik hissi yaratan bu dönüşüm sonucunda, insanlar kendilik değerini tesis edebilmek için kişilerarası ilişkilere yaslanmaya başlarlar ve ilişkiler benliğin değer kazanmasında asli öğe olur. Kendilik değeri performatif bir şekilde kazanılmaya başlayınca da, bilhassa aşk, benliğin değerinin onaylandığı biricik alan olarak belirir. Aşk sayesinde, ben ve öteki arasında öyle bir bağ kurulur ki, ben, öteki aracılığı ile değer duygusunu inşa eder.

Aşk ile liberal sözleşmeyi birbirine sıkı sıkı bağlayan unsur da budur. Hem aşkın hem de liberal sözleşmenin kalbinde, ötekinin bene verdiği değerin bir ifadesi olarak tanıma (recognition) yatar. Tanıma ilişkinin kalbindedir çünkü kendilik değerimizi, öteki bizi tanıdığı için, bizi değerli görüp kabul ettiği için kazanabiliriz. 1990’lar ve 2000’lerde Axel Honneth ve Nancy Fraser gibi siyaset felsefecileri tanınma kavramının can alıcı öneme sahip olduğunu ve ancak tanınma sayesinde toplum içinde pozitif benlik algısı inşaa edebileceğimizi öne sürdüler. Ayrıca tanınma siyaseti olmaksızın toplumsal eşitliğin ve adaletin mümkün olmayacağının altını çizdiler.

Eva Illouz ise aşktaki tanıma dinamiğinin kadında açtığı yaraların altını çizer. Hem kadın hem de erkek pozitif bir benlik algısı kurmak için ötekinin tanınmasına ihtiyaç duysa da, diyor Illouz, aşk söz konusu olduğunda kadın erkek tarafından tanınmaya, erkeğin kadın tarafından tanınmaya ihtiyaç duyduğundan daha fazla ihtiyaç duyar. Kadının kendilik değeri erkeğin onu tanımasına çok ama çok sıkı bağlarla bağlıdır. Erkeğin kendilik değeri ise kadının onu tanımasına o kadar da endeksli değildir. Bu fark, ne feminen ve maskülen psike ile ne de kadının Venüs erkeğin ise Mars’tan gelmesiyle ilişkilidir. Kadın ve erkeğin duygusal farklılığı olarak tezahür eden şey cinsiyet eşitsizliğinin ta kendisidir. Illouz’a göre kadın ve erkek arasındaki bu asimetrinin sebebi, tanınmaya ihtiyaç duyan kadın ve erkeğin her ikisinin de erkek egemen toplumda erkekler tarafından tanınmayı daha değerli bulmalarından kaynaklanıyor. Bu yüzden, kadınlar ilişkiyi çok daha büyük bir hevesle ve bazen de çaresizlikle arzuluyorlar. Erkeği ilişkiye ikna etmeye çalışan, “talepkar”, “ısrarcı” taraf oluyorlar. İlişkiler için geliştirdikleri “stratejiler”, “biyolojik saat” leri veya çocuk yapma istekleri yüzünden olmuyor, bunların ötesinde bir yerlere, kendilik değerine uzanıyor. Illouz, erkek egemenliğinin törpülendiği, kadınların ekonomik ve sosyal hayata katıldıkları toplumlarda bile bu durumun devam ettiğini, asimetrik tanınma dinamikleri sebebiyle hetereoseksüel kadınların duygusal tahakküm altında kaldığını ve aşkta canının yandığını öne sürüyor.

Erkeklerin, Illouz’un dediği gibi, yalnızca erkeğin tanınmasına ihtiyaç duyduklarından çok emin değilim. Illouz’un analizinin burada biraz kolaya kaçtığını düşünüyorum. Belki de, erkeğin  tanınma ihtiyacı sevgili ile sınırlı değildir, öbür ötekiler tarafından tanınmak da onun için çok önemlidir. Erkek, George Herbert Mead’in ifadesiyle referans grupları, alakalı  ötekiler, veya genelleştirilmiş öteki tarafından da tanınmaya en az eş/sevgili tarafından tanınmak kadar ihtiyaç duyuyordur. Mesela, genç erkek bir romancı düşünün. Kadınlar ile romantik ilişki onun için gerekli olabilir ama yeterli değildir. Kendisi gibi genç romancılar (anlamlı öteki), referans alıp kendini kıyasladığı yazarlar (referans grubu) ve en nihayetinde bütün toplum (genelleştirilmiş öteki) tarafından tanınmayı isteyip, önemseyecektir.

Öte yandan, aşkta tanınma dinamiğinin cinsiyetler arasında asimetrik olduğu aşikar. Karl Ove Knausgaard’ın yazdığı altı ciltlik otobiyografik roman Kavgam’ın ikinci cildini biraz da soruyu merak ederek okumuştum. İngiltere’de Aşık Bir Adam başlığıyla yayımlanan kitap Knausgaard ile partneri Linda’nın ilişkisine odaklanıyor.  Cinsiyet hiyerarşilerinin epeyce törpülendiği ve Knausgaard’ın kendi deyişiyle “cinsiyetin toplumsal olarak inşa edilmiş olduğu bir ülke”de, İsveç’te geçiyor anlatı. Aşklarının hararetli dönemi geride kaldıktan sonra, Knausgaard son derece hızlı bir şekilde “kendine ait bir oda” arayışına giriyor, hem sembolik hem de sözlük anlamıyla. İlişkiye daha az zaman, kendine ve yazmaya daha fazla zaman harcıyor. Şair olan Linda ise ilişkiye ve yakınlığa çok daha fazla ihtiyaç duyuyor, Knausgaard’la baş başa daha çok vakit geçirmek istiyor. Öte yandan, Knausgaard çocuk bakımından yemek yapmaya kadar bütün sorumluluklarını yerine getiriyor. Aralarında cinsiyetçi olmayan, eşitlikçi bir işbölümü var. Tek eşitsizlik, ki Linda’yı rahatsız eden de bu, duygusal asimetrileri.

1970’lerde sevgi ve aşk siyaseti üzerine kafa yoran Siyah Feministler’den Audre Lorde, feminist siyasetin kadının kendisini sevmesini, kendisine değer vermesini ve  kendisini aşmasını sağlayacağını düşünüyordu. Feminist siyaset  kadınların benliğinde yeni bir oryantasyon meydana getirecek ve kadınlar hem kendilerini hem de birbirlerini seveceklerdi. Türkiye’de içinde bulunduğumuz koşulları, duyguları, gerilimi ve ilişkileri düşündüğümde Audre Lorde’nin beklentileri açıkçası çok uzak ve naif geliyor. Öte yandan, aşk, kendilik değeri ve duygusal eşitsizlikler üzerine düşünmeyi önemli bir uğraşı olarak görüyorum. Bu çabanın bir ayağı belki daha akademik, okumak ve fikir teatisi yapmaktan geçiyor, diğer tarafı ise daha şahsi, kendini tanımak, soğukkanlı bir iştahla kendini keşfetmek, ve Ermeni mistik George Gurdjieff’in deyişiyle “kendi üzerine çalışmak”tan geçiyor.

Kanıta Dayalı Psikoterapiler Yrd.Doç. Filiz Şükrü

Bilişsel Davranışçı Terapilerin Üçüncü Dalgası; Farkındalık Ve Kabul

Psikiyatrik bozuklukların önlenmesi ve tedavisinde ruh sağlığı alanında çalışanlar oldukça aktif rol oynamaktadır. Psikiyatrik bir bozukluğun önlenmesi ayrı, bozukluk olduktan sonra tedavi edilmesi ayrı işlerdir. Psikoterapiler bir asırdır psikiyatrik bozuklukların tedavisinde kullanılmaktadır. Psiko=ruh, terapi=iyileştirim demektir. Bir hastalığı iyileştirmeye çalışan insanlar bu amaçla bir çok farklı yöntem denemiş ve işe yaradığını kanıtlamaya çalışmıştır. Kanıta dayalı terapiler denildiğinde psikiyatrik bozukluğun tedavisindeki yararlılığı kontrollü çalışmalarla kanıtlanmış ve ruh sağlığı alanındaki hastalıkların önlenmesi ve/veya tedavisinde işe yaradığı tekrarlanarak gösterilmiş terapiler denilmeye çalışılmaktadır.

Kanıta dayalı psikoterapi kavramı bilişsel davranışçı terapi (BDT) akımının doğuşu ile önem kazanmış ve bilim insanları psikoterapi yöntemlerinin işe yarayıp yaramadığını, hastalığın derecesini değerlendiren çeşitli objektif araçlar (ölçek, kan tahlilleri, görüntüleme yöntemleri, nöropsikolojik testler vb.) aracılığı ile araştırmaya başlamıştır. Sonuç olarak bilişsel davranışçı terapi alanındaki çalışmalar, psikiyatrik hastalıkları kişinin duygu, düşünce ve davranışları ile ilgili çıkamadığı bir kısır döngü süreci ile kanıta dayalı (bilimsel olarak) açıklamış ve olumsuz duyguyu azaltmanın (dolayısıyla ruhsal hastalıkları azaltmanın, ya a ruhsal hastalıklardan korunmanın) düşünce ve davranış sistemlerinin düzenlenmesinden geçtiğini kanıta dayalı olarak göstermiştir.

Bir süre sonra bilişsel davranışçı terapist’ler aynı çatı altında durarak ve fakat çeşitli özellikli hastalıklar için farklı BDT alt özellikli (özelleşmiş) akımlarını üretmeye ve araştırmaya başlamışlardır. 1970’li yıllarda önce ikinci dalga BDT’ler (salt davranış temelli terapilerden, biliş-davranış temelli terapilere geçiş) ile çalışan geçtiğimiz yıllarda da üçüncü dalga BDT’ler (biliş-davranış terapilerinden içgörü-farkındalık-kabul temelli terapilere geçiş) psikoterapi literatüründe boy göstermeye kanıta dayalı literatürde ‘bizler işe yarıyoruz’ demeye başlamıştır. Üçüncü dalga BDT’ler duygu-düşünce-davranış temelinde çalışan klasik bilişsel davranışçı terapi yöntemlerinin üzerine işe yararlılığı bilimsel olarak gösterilmiş yeni yöntemler eklemleyen özellikli terapi yöntemleridir.

İkinci kuşak bilim insanları (Ellis, Beck, Lazarus) işlevsel olmayan düşünce yapılarının (otomatik düşünce, şema, ara inanç, ana inanç) değiştirilmesini ve dolayısıyla duygu ve davranışlardaki düzelmeyi tedavi edici ana yol olarak görmekte iken, üçüncü kuşak bilim insanları (Linehan, Segal, Kabat Zihn, Hayes, Strosahl, Menin, Berking) ana tedavi odağını duygu kavramı üzerinde yoğunlaştırmış, duygu regülasyonunun düşünce ve davranışlar üzerindeki tedavi ediciliği üzerinde durmuştur. Özetlemek gerekirse ikinci kuşaktaki ‘ne düşünüyorum ve ne hissediyorum’ soruları, üçüncü kuşakta yerini ‘ düşüncelerim ve hislerim bana ne söylemeye çalışıyor’ soruları ile değişmiştir. Adı ne olursa olsun bu terapilerin temel çalışma prensipleri klasik BDT öğretilerinin temeline dayanır. Yani danışanlarla düşünce, duygu ve davranışları arasındaki ilişkiyi ve kısır döngüyü  öğretme ve ruhsal hastalıklara neden olan bu kısır döngünün kırılması için ev ödevleri ile çalışma seansları düzenleme terapistin en temel görevidir.

Üçüncü dalga terapistler zihnin ürettiği duygu ve düşüncenin içeriğinden (örn: övgü almaz isem bu benim sevilmediğim anlamına gelir düşüncesinden) çok düşünme biçiminin (Örn: yargılayıcı düşünme biçimi) belirleyici olduğunu dile getirirler. Yani farkındalık ve kabul temelli terapiler (3. dalga terapiler) ruhsal rahatsızlığa yol açan duygu, düşünce ve deneyimlerin değiştirilmesinden çok kabullenilmesini hedef alırlar. Farkındalık-kabul temellli terapilere göre değişim, yani ruhsal iyieşme, yani duygu regülasyonu, zihnin yargılayıcı düşünme biçimine sahip olabileceğinin yargılamadan kabul edilmesi ile doğal olarak gelecektir. Farkındalık-Kabul temelli terapilerin tamamında meditasyon önemli yer tutmaktadır. Meditasyon ile danışana zihnin ‘dikkat’ fonksiyonu şimdiki ana çekme egzersizleri yaptırılır. Çünkü zihin gelecek ve geçmiş ile ilgili düşüncelerle doludur ve geçmiş/gelecek ile ilgili düşünceler ise  büyük bir çoğunlukla çarpıktır, yanlıdır ve yargılayıcıdır. Yani gerçek değildir. Gerçek olan şimdi ve burada yaşanandır. Şimdi ve burada ise bu andadır. Beş duyumuzdadır. Dikkati duygu ve düşünceden yargısızca alıp (duygu ve düşüncelere mesafe koyup) algılara çekme işine meditasyon denir. Meditasyon sırasında odak noktası genelde ‘nefes’ olarak seçilmekte ve danışana nefese odaklanma öğretilmektedir (nefes egzersizi). Egzersiz sırasında kişiye duygu, düşünce, davranışlarını da fark etmesi, bastırmaması fark ettiği anda kabul etmesi ve dikkatini şimdiye (nefese) çekmesi telkin edilir. Üç dalga kognitif terapiler düşüncenin içeriğinden çok süreci (akışı) ile ilgilenir ve o akışı değiştirmeye odaklanır.

Düşünceler zihnimizin birer ürünüdür. Ve zihin mükemmel işleyen bir yazılım programı değildir. Olabildiğince bizi tehlikelerden korumaya çalışan, bu amaçla olumsuz duygu, deneyim ve düşüncelere odaklanan bu yazılımın ürünleri doğal olarak çarpık ve gerçek dışı olabilir. Üçüncü dalga terapiler bu düşüncelerin gözlemlenmesi ve kabul edilmesi konusunda danışanı yüreklendirir. Danışan meditasyon sırasında dikkatin düzenlenmesi ile olumsuz düşünce ve duygulara maruz kalmayı da dener. Klasik BDT öğretilerinde öğrenildiği üzere maruziyet deneyimlendikçe alışma tüm doğallığı ile gelecek ve kişi fıtratı gereği rahatlayacaktır. Olumsuz duygu ve düşünce geçicidir ve geçecektir. Her çeşit duygusal deneyim olduğu gibi kabul edildiğinde emosyonların regüle edilmesi gerekliliği anlamsızlaşır. Üçüncü dalga terapilerin hedefi aslında akıp giden şimdik yaşamın regülasyonudur. İşte bu yaşam regülasyonu teknikler halinde ve yaklaşık 8-12 seans süren bir terapi yolculuğu içinde danışana farkındalık, yargısızlık, kabul, gözlem ve bilişsel ayrışma egzersizleri öğretilerek sağlanmaktadır.

  

  

  

 

Affetmek

Affetmek, O’nun içineki yaralı,terk edilmiş, yalnız,öfkeli ve hatta belki de şımarık çocuğu sevmeye kendini hazır hissetmektir.

Lafta söylemesi kolay. Ama kendini bu hazır olma aşamasına getirmek yıllara yayılan bir süreç. Terapi ne kadar sürer? En sık aldığım sorulardan biri. Süpervizörüm Doç. Dr. Aslı Akdaş’dan öğrendiklerim ışığında bunu yazmak isterim:

Danışanın terapiden ne beklediğine ve neye hazır olduğuna göre değişir. Bir çok yaklaşımda ilk seansta danışanın terapiden ne beklediği konuşulur. Bu çok önemlidir. Hem donanımınız, hem de yaklaşımınız danışanın beklentisini karşılayabilecek midir? sorusunun cevabını bulmak için önemli bir adımdır.

Somut bir örnekle açıklamaya çalışayım. Bir meslektaşımın danışanı her seans gelip, uzanıp, hiç bir şey yapmadan ve konuşmadan öylece yatıp sonra da gidiyordu. Benim ekolüm için uygun bir yaklaşım değil. Ancak belki de o danışanın ihtiyacı oydu. Belki o danışan bana gelseydi ona iyi gelmeyecekti.

Terapiden fayda alabilmek için esas olan danışan-terapist ilişkisidir. İstisnasız her danışana iyi gelebileceğini düşünmek bence çok üst perdeden bir iddia. Bu sebeple, benden çok farklı ekollerde çalışan meslektaşlarıma çok kereler danışan yönlendirmişimdir.

Bu vizyonu bana kazandıran hocalarıma ne kadar teşekkür etsem azdır. “Tek doğru benim doğrumdur, en iyi yol benim yolumdur” diyen köşeli hocalardan rehberlik alsaydım asla bu terbiyeye gelemeyecek, kendi küçük dünyamda kavrulup gidecektim. Gerçi kendime de haksızlık etmeyeyim, kendi rehberlerimi de kendim seçtim 🙂 Bu vesile ile “hangi ekol daha iyi” sorusuna da cevap vermiş olayım. Esas olan klinisyenlik becerisi ve terapistin vizyonudur.

Konumuza dönersek, seçtiğim rehberlerden biri, beni bana uygun olduğunu düşündüğü bir terapiste yönlendirdi. Benim beklentim de “çocukluğumdan getirdiğim inançlar yüzünden çocuğuma yaşatabileceklerimin önüne geçmek, yeterince iyi bir anne olmak” idi. Bu derin bir mesele olduğu için terapistim bana sürecin uzun olacağını haftada bir görüşürsek buraya varabileceğimizi bunu kabul ediyorsam başlayabileceğimizi söyledi. Kendisine çok çektirdiğim bir beş yıl geçirdik. Bugüne kadar adını hiç açıklamadım. Kitapta kendisine açık açık teşekkür bile etmedim. Çünkü paylaşmak istemedim. Ancak şu an bunu yapmaya hazır hissediyorum. İçimdeki çocuğu büyütebildiğimi ilk kez bu kadar hissediyorum. Sevgili Pınar Serbest, iyi ki varsın. İçimdesin.

Bu büyüyen çocuk sayesinde bu yaz bambaşka bir deneyim yaşadım. Karşındakini gerçekten, iliklerinde hissederek affetmenin nasıl bir şey olduğunu. Bu “affettiğim” kişi annem.

Annemin içindeki terk edilmiş çocuğu sevmeye hazır hissettiğim anda ilişkimiz değişti. Hayatım boyunca onun içindeki  terk edilmiş-öfkeli çocuk ve ben hep annemin ilgisi için rekabet ettik. Çocukluğum,ergenliğim,gençliğim ve bu  yaşıma gelene kadarki süreçte bazen az bazen çok ama hep benim içimdeki terk edilmiş-öfkeli çocukla annemin içindeki terk edilmiş-öfkeli çocuk didişti durdu.

Mesleki hayatlarında ve arkadaşları ile olan ilişkilerinde olgunluğuyla, sağ duyusu ile bilinen bu iki kadın ne oluyordu da bir araya geldiğinde önemsiz bir oyuncak için didişen iki anaokulu çocuğuna dönüşüyordu? Ne tetikleniyordu?

Ben O’nu affedemiyordum. Affedemiyordum çünkü O’nun yüzünden annemin benimle yeterince ilgilenmediğini düşünüyordum. Annem ilgisinin önemli bir kısmını ona vermek zorundaydı. Bu yüzden O’ndan bazen nefret ediyordum. Bazen yaptığı her şey batıyordu. Aslında benim hakkım olan bir şeyi yıllarca çaldığını düşünüyordum. Ve hakkımı geri alana kadar da vaz geçmemeye kararlıydım. Bu yüzden her fırsatta O’nu alt etmeye çalışıyordum.

Ama bu yaz bir şey oldu… Ne oldu? diye sormayın somut bir şey söyleyemem. Sorsanız “birden aydınlandım” diyeceğim. Ama biliyorum ki aslında ben yıllar önce bir tohum ektim. Sekiz yıl önce. O tohumu da hiç üşenmeden her gün suladım. Önce bir filiz verdi, sonra gövde. Ama lezzetli ve sulu meyve hemen gelmedi. Ben yine de sulamaya devam ettim. Ve bu yaz, ilk kez bambaşka bir bağ kurabildim annemle. Ne zaman “didişme” refleksim gelse yerine başka bir şeyi seçip uygulayabilecek kadar duygularımı regüle edebildim.

Yani, kendi içimdeki incinmiş çocuğa merhem olunca, öfkeli çocuk da kendiliğinden etrafı tekmeleyeceğine güvendiği yetişkinin sözünü dinleyebilmeye başladı. Yani içimdeki dengede-dingin hisseden yetişkin beynimin kumandasını ele geçirebildi.

Ben buna hazır olup ilişkiyi o şekilde başlattıktan sonra bir baktım, o da benimle aynı şekilde ilişkileniyor. “Didişme” yerini “saygıya ve tadı çıkarılan keyifli bir ilişkiye” bıraktı.

Bir örnek; seminerler yaklaştıkça tetikte ve işkolik olan modum iyice devreye girdi. Kızımı ihmal eder oldum. Annem bunu fark etmiş olacak ki “Seni çok özledi lütfen bırak artık bilgisayarı” dedi. Ben de “bunu ben yapmazsam yapacak başka biri yok” dedim. Tam hayatta kalma modundayım. Ama ses tonum ve duygum öfkeli çocuk modu değil, karşısındakini sayan bir erişkin moduydu. Ve gerçek duygunuz ne ise karşınızdakine her zaman o geçer.

O anda ihtiyacım olan rehberlik geldi, çok tatlı bir tonda “Tamam canım yine yap ama bir saat sonra yap önce sana bir doysun” dedi. “Çok haklısın” deyip kapattım. Bir anda beynimdeki tetikte ve hayatta kalma modu yerini sakin ve kendiliğinden akan moda bıraktı.

Şimdi gelelim “reklamlara” 🙂

Blog’un ana sayfasında seminer duyurularım var. Eğer bir tohum atmak, ya da attığım tohuma biraz daha su vermek istiyorum diyorsanız katılabilirsiniz. Seminerler ücretli ancak burs imkanı da var. Bu tarz seminerler,kitaplar, blog yazıları ve sosyal medya yazıları tohum ekip, sulamak sürecinde birer adım olabilir. Ancak asla kurtarıcı, bir anda hayat değiştiren mucize çözüm olamazlar. Mucize,hızlı çözüm vaadi var ise, ya da tek bir yöntemi “olağanüstü” diye dayatan birileri var ise, lütfen kendinizi koruyun.

Sevgiyle kalın…

Öyle Olmadığını “Biliyorum” ama “Hissedemiyorum”

  • Değersiz olmadığımı biliyorum, ancak hissedemiyorum…
  • Uçağın en güvenli ulaşım aracı olduğunu biliyorum ama yine de çok korkuyorum…
  • Herkesin birden beni sevemeyeceğini biliyorum ama yine de herkesi ikna etmeye çalışıyorum

Bilmek ama hissedememek… Yani muhakeme eden yan devreye girdiğinde, sağduyulu yan devreye girdiğinde gerçekçi olanın ne olduğunun adının konduğu ama iş değişime gelince tıkanıldığı noktalar.

Çocukluk yaşantıları yıllar içinde birikip beynimizdeki çeşitli duygu sistemlerini etkiler. Travma geçiren,ihmal edilen, terk edilen çocukların beyinlerindeki korku merkezi istikrarlı bir evde büyüyenlere kıyasla farklı işler. Çevremizle olan etkileşimimiz beynimizin yapısını olumlu ya da olumsuz olarak etkiler.

Sonra yıllar geçer. Yetişkin olduğunuzda artık çok farklı bir ortamınız olsa da beyin çocukluktan gelen beyindir. Artık yalnız olmasan da, korkulacak bir şey olmasa da, sevilip sayılsan ve özen gösterilsen de o beyin buna bir türlü inanamaz.

Beyin tutarlılık ilkesi üzerinden işler. Beyin, her şeyi zıttıyla anlamlandırır. Zıttı olmayan şey anlamsızdır. Yalom’un yaklaşımı bu sebeple çok çarpıcı gelir bana; “Yaşam, ölüm gerçeğini kabullendiğin zaman anlamlı hale gelir.” der. Çok derin, hazmedilmesi zaman alan bir yaklaşım.

Yine de aynı yere bağlanabilir “Ölüm gerçeğini biliyorum ama yine de zamanımın kısıtlı olduğunu bile bile çok küçük şeylere kafamı takıp günlerimi gecelerimi ziyan edebiliyorum”…

Değişim? Çözüm?

Araştırmalar der ki insan ilişkilerinin kuvvetlenmesi danışanın değişiminde çok kilit bir nokta oynar. “Inter-personal skills training” (insan ilişkileri beceri eğitimi) kognitif davranış terapisinde çok önemli bir araçtır. Danışanın sosyal çevresinin destekleyici ve besleyici olması terapiden alınan faydayı katlar. Bazı insanlar için yemek içmek kadar basit olan “sağlıklı çatışma”, bazı insanlar için dehşet veren fobidir. Çünkü büyürken bunu öğreten olmamıştır. Beyni ona “çatışma demek ilişkinin bozulması demek, yalnız kalmak demek” der. Sorsanız “öyle olmadığını biliyorum” diyecektir ama iş uygulamaya gelince her şeyi içinde biriktirir. Zamanla da strese bağlı kronik hastalıklar kendini gösterebilir.

Çözüm? Benim için cesaretlendirici bir terapist idi.

Doğrusunu isterseniz yazıyı “terapiye gidin” diye bitirmek istemiyorum. Çünkü benim de yanlış anlaşılma gibi bir “fobim” var. Gerçekte aslında en iyi çözümün bu olduğuna inanmam, ve kendi hayatımda da bunu uygulamama rağmen “reklam için yazı yazmışsın” deme ihtimali olanların ağzına laf vermemek için bunu yapmaya çekiniyorum. Umursamamam gerektiğini biliyorum, ama hissedemiyorum 🙂

Çünkü bazen beynimiz gerek doğuştan getirdiğimiz yapımız, gerekse çevre etkenleri dolayısıyla öyle bir hale ki ancak bu kadar değişebilir. Şema Terapinin kurucusu J. Young, “Şemalar (yani çocukluk yaşantıları dolayısıyla oluşan işlevsel olmayan inançlar,düşünceler,davranışlar vb) hiç bir zaman tamamen yüzde yüz ortadan kalkmaz” der. Ama zaten böyle bir yüzde yüzlüğe gerek de yoktur.

Her şeyi “tamamen” aşmaman  doyum aldığın, mükemmel olmasa da dibine kadar tadını çıkarabildiğin bir hayatın olamaz anlamına gelmez…. Bu demek değildir ki arada bir düşsen de kalkıp aynen devam edemezsin. Bu demek değildir ki bir gün her şeyle tek başına mükemmel şekilde baş edebilecek duruma gelmelisin. Bu demek değildir ki “düzelmelisin”.

Biz insanız. Tamir edilecek bir makine değil.

Yazmak benim için terapötik etkisi olan bir şey… Paylaşmak da öyle. Okuduğunuz için teşekkür ederim. Umarım zamanınıza değmiştir.

Sevgiler…

Davranış “Bilimi”

Yeterince kendini geliştiren bir kişi hiç davranış “bilimi” alt yapısı olmasa bile danışanlarına iyi gelebilir mi? Burada “iyi gelmek” tanımını açmak gerekir.

Zira bir taşın altına her hafta bir miktar para koysanız ve hiç bir şey yapmadan o taşın yanında elli dakika boyunca otursanız bir süre sonra o taş da “iyi” gelebilir. Ya da iyi gelen üfürükçüler de vardır eminim. İyi gelen falcılar, iyi gelen tarotçular da vardır. Ancak kriter subjektif olarak “iyi geliyor” diye değerlendirmek olursa sadece, o zaman danışan için en doğru olan seçime gitme olasılığımız düşebilir. Neden mi? İşin bilimine kendine adamış terapistlere soralım;

Gilbert et.al. 2008 yılında bir araştırma yapmış; ve bu araştırmada her “pozitif” duygunun ille de iyilik haline katkıda bulunmadığını görmüşler.  (Çalışmanın orjinali; http://ccare.stanford.edu/wp-content/uploads/2014/02/Feeling-safe-and-content-A-specific-type-of-positive-affect-regulating-system1.pdf)

Bu çalışma der ki; doyum, sosyal olarak güvende ve ait hissetmek gibi pozitif duygulara karşılık heyecan,kazanma gibi pozitif duyguları kıyasladığımızda ilk grup daha düşük düzeyde depresif duygu durumu ve kaygı ile ilişkili.

Bundan çıkan çok önemli bir sonuç var; sizi amaçlarınız doğrultusunda hızla başarıya götüren her çalışma, her ne kadar o anda size iyi gelse de, aslında ille de beyninizdeki tehdit algısını sakinleştirip kaygınızı azaltarak kalıcı iyilik haline katkıda bulunmayabilir. İyi hissedebilirsiniz, ancak kaygı, depresif duygu durumu ve tatmin olamama gibi duygu durumlarına bir faydası olmamıştır yaptığınız çalışmanın.

Başarılı ancak hala tatmin duygusunu deneyimleyemeyen,dışarıdan bakıldığında huzurlu ve doygun bir hayat yaşayabileceği her şeyi vamış gibi görünse de iç dünyasında farklı hisseden bir çok kişinin müsdarip olduğu budur. İşin bilim kısmına hakim olmadan herkesi birden aynı kefeye koyup heyecanlı bir başarı, kazanım elde etme,yüksek ve coşkulu hissetme halini iyilik hali ile eşlemiş sözde danışmanların da kaçırdığı bilgi budur.

Coşkulu ve heyecanlı kazanım odaklı bir mutluluk güvende hissetme,tatmin ve huzur içinde olma gibi duygu durumlarına ille de katkıda bulunmaz.

Yine, başka bir çalışmada Gilbert ve arkadaşları terapi açısından çok çarpıcı bir bilgiye ulaşmışlar. Şefkat Odaklı Terapi üzerine çalışan bu ekip katılımcılardan şefkat odaklı imgelem çalışması yapmalarını istemişler ve kalp atış hızlarını ölçmüşler. Çalışmayı yapmadan önce başka testler de uygulamışlar ve bağlanma biçimlerini,sosyal aidiyet duygularını ve kendilerini eleştirme oranlarını sormuşlar.

Çarpıcı bir sonuca ulaşmışlar;

“Kaygılı tipte bağlanmaya sahip olanlar zihinlerinde şefkat,anlayış ve sevgi aldıklarını canlandırdıklarında kendilerini tehdit altında hissetmişler. Kendilerini eleştirdikleri seslerini bir kenara bıraktıklarında hissettikleri şu olmuş “standartlarının düşeceği,bencil olacakları,şefkati hak etmedikleri, kimlik duygularının zedeleneceği”.

Bu bilgi bence bir çok şeyi açığa kavuşturuyor. Neden mi?Bu bilimsel çalışmadan çıkan sonuç şu;

Yani işin aslını esasını anlamadan, sanki elinde bir sihirli değnek varmış gibi, herkese aynı uygulamayı yapmak danışanlara zarar veren bir tutumdur. Çalışmanın orjinali için bu bağlantıya tıklayabilirsiniz:

http://self-compassion.org/wp-content/uploads/publications/Heart_rate_variability.pdf

Neden davranış bilimi için üniversite okuyoruz?Neden yüksek lisans yapıyoruz? Neden bir kaç aylık kurs ve seminerlerde kolayca öğrenilebilecekmiş gibi görünen teknikleri öğrenmek için biz psikologlar yıllarımızı harcıyoruz?

Bu çalışmaları takip etmeye, bu çalışmalara nereden ulaşabileceğimize, her çalışmaya nasıl eleştirel gözle bakabileceğimize hakim olmak için. Bu çalışmaları kongrelerde ve süpervizyonlarda hocalarımızla tartışabilmek için. Bize yardım için gelen danışanlara hakkıyla yardım edebilmek için. Yoksa otuz tane kişisel gelişim kitabı okuyup bir kaç seminere katıldıktan sonra işin “teknik” kısmına hakim olmak zor değil elbette. Bizler teknisyen değiliz.

Neden kendi psikoterapimizden geçiyoruz? Seans esnasında kendi iç dünyamızda olup bitenleri danışanlara yansıtıp onlara zarar vermemek için. Seans esnasında objektif kalabilmek, duygusal açıdan yoğun ve ağır şeylerin yaşanabildiği bu çok özel ortamda kendimizi de koruyabilmek için.

Faydalı olduğunu umarım…

 

 

“Bu halimle yeterliyim ve sevilebilirim diyebilmek….”

Ekran Resmi 2017-06-22 08.19.27

“Neşeli Günler”

Bu filmi bilmeyen yoktur herhalde. Adile Naşit ve Munir Özkul birlikte turşuculuk yapan bir çifttir. Sürekli tartışmaktadırlar zaten ama bir gün turşunun limonla mı sirkeyle mi daha güzel olduğu kavgası yüzünden ayrılmaya karar verirler, çocukları da paylaşırlar.

İzlemediyseniz lütfen izleyin. Aslında bir Türkiye gerçeğini anlatıyor.

Şahit olduğum bir tartışmadan bahsedeyim;

Zeytincilikle uğraşan bir çift. Ellerinde 20 kg’lık bidonlarla dolu zeytinyağı var. Kullanmak için küçük şişelere boşaltmak gerekiyor. Küçük şişelerden ise yalnızca  bir tane kalmış. Kavga konusu şu; o şişe kimin hakkı? (yaz boyunca ayrı evlerde kalacaklar çünkü). O şişeyi ilk kim doldurdu ve bu sebeple almak kimin daha çok hakkı?

 

Böyle bir tartışma olgunluk olarak beş yaş seviyesi. Kızımın sınıfından biliyorum. Öğretmenleri anlatmıştı, dört kız üç tenefüs boyunca bir parça hamuru ‘kim daha az aldı, kim daha çok aldı,  kime nasıl haksızlık edildiyi’ tartışmışlar. Öğretmen özellikle hiç müdahele etmemiş. Dördüncü tenefüste fark etmişler ki tartışma yüzünden bahçe zamanını kaçırıyorlar, birlikte hamur meselesini kapatıp boşverme kararı almışlar.

Bu eğitimi hiç alamadığınızı düşünün. Ne ailede ne okulda. Bir yetişkin geliyor, olaya müdahele ediyor, “siz arkadaşsınız bu kadar küçük bir şey için kavga edilir mi, hadi bakayım” diyor. Öyle bir durumda ne olur? Haksızlığa uğramışlık duygusu çocukların içinde ukde olarak kalır. Kendilerini ezilmiş hissederler. Evde de ortamın bu şekilde ‘iktidar mücadelesi’ içinde olduğunu düşünün.

Ne olur? Çözüm odaklı düşünmeyi ve tartışarak uzlaşmayı öğreneceklerine, ilişkilerini güçlendirecek ve herkes için en iyi olabilecek sonuca ulaşmak yerine, kendilerini ezdirmemek için üzüm yemek yerine bağcıyı dövmeyi öğrenirler.

Bu ezilmişlik duygusu yıllar içinde birikir ve yetişkin olduklarında işler ne zaman kendi istedikleri gibi gitmese “beni ezmeye çalışıyorlar” kök inancı tetiklenir, çatışma demek “ezilme tehlikesi” anlamına gelir, ya kazanacaklar ya kaybedeceklerdir. Küçük büyük her türlü uzlaşmazlık bir haklılık ve iktidar savaşına dönüşür. Çünkü gri bölgeler yoktur. Kazanan ve kaybeden vardır.

İnsan ilişkilerindeki hakim duyguları uzlaşma,eğlenme,barış ve huzurdan çok “eziliyor olmak ya da eziyor olmaktır”. Bu sebeple çoğu zaman ya öfke ya suçluluk içinde kendilerini hırpalarlar. 

Sonra da çok enteresan davranışlar gözlersiniz. Mesela sinemada ara olduğunda tuvalete doğru yürürken bir bakarsınız ki arkadan bir kadın hızlı adımlarla yürüyüp önünüzden tuvalete gitmeye çalışıyor.  Çünkü görüyor ki siz de aynı istikamette ilerliyorsunuz, sırada arkada kalmak istemiyor. Bu yaptığının “ayıp” olduğunu da düşünmüyor. Çünkü kendi düşüncesine göre aslında yapmaması gereken bir şey yapmadı. Uyarsanız sonuna kadar savunur da… Ya da trafikte dörtlüleri açıp istediği yerde bekleme yapabileceğini düşünür. Kendisine korna çalınmadığı sürece, arkada sıkıştırdığı trafiği görmesine rağmen, dışarıdan bir tepki almadığı için sorun olmadığını düşünür.

Bu şekilde yetişmiş bir kuşak düşünün. Ailede de okulda da bu rehberliği alamamış. Çocuk kalmış. İşte bu yetişkinler büyüyüp birbirleriyle evlendiklerinde zeytinyağı yüzünden, limon sirke yüzünden birbirine giriyor. Çünkü esas mesele “kim haklı”!!! Oysa yetişkinlerin dünyasında öğrenilmiş olması ilişkiyi besleyecek olan beceri “birlikte nasıl daha iyi yaşayabiliriz?”. Ne yaparsak birlikte kurduğumuz bu hayat herkes için daha besleyici olur?

Ve baktık ki gerçekten birlikte yaşayabilecek gibi değiliz, baktık ki “uzlaştırılamayacak farklılıklarımız var” o zaman birbirimize mecbur da değiliz. “Arkadaş olabiliriz, birbirimizi sevebiliriz ancak aynı evin içinde bir hayatı paylaşacak kadar yakın olmak zorunda değiliz.”

İngilizcede çok sevdiğim bir deyim var, “agreeing to disagree” . Aynı fikirde olmamak hususunda aynı fikirde olmak. “Farklı düşünüyoruz” deyip geçebilmek ve farklı düşünüyor olmanın ilişkiye zarar vermektense zenginleştirecek bir unsur olması. Karşımızdakine saygısızlık ettiğimizde özür dileyebilmek, ve saygısızlığa uğradığımızda da sakin bir şekilde hakkımızı arayabilmek. Bunlar çocukluktan itibaren rehberlik almadıysanız sonradan kazanmak için kendi kendinizi yetiştirmeniz gereken beceriler.

Nasıl mı?

1.Çocukluktan getirdiğiniz kök inançları ve otomatik düşünceleri tespit edin. Kitaplardan faydalanabilirsiniz. “Kitaplık” isimli bölümde önerilerim var.

2..Duygusal ihtiyaçlarınızı fark edin. Duyulmak, anlaşılmak, bağ kurmak,bağımsızlık, kendin gibi olabilmek, dinlenmek?

3. Çocuk yanınızın ihtiyaçlarını karşıladıktan sonra erişkin yanınız daha kolay devreye girecektir.

6.Odağınız haklılık ya da haksızlık yerine duygusal ihtiyaçlarınız olduğunda karşınızdaki insanın da aslında neye ihtiyacı olduğunu daha kolay görebilir hale geceksiniz.

Böylelikle, karşınızdaki sizi o çocukça tartışmaya davet ettiğinde “Davetin için teşekkür ederim, ancak ben o oyunu oynamıyorum” diyebileceksiniz. Yani kolay kolay kimse sizi kışkırtamayacak. 

Bu çok uzun bir yol… Hiç bitmeyecek bir yol üstelik. Ne kadar ilerlerseniz ilerleyin bazen tökezleyebileceğiniz bir yol. Ama bir nokta gelecek ve kendinize şunu diyebileceksiniz;

“Elimden gelenin en iyisini yapıyorum ve bu yeterli, bu halimle yeterliyim ve sevilebilirim, haklılığımı ispat etmek zorunda değilim, önemli olan karşılıklı olarak ihtiyaçların giderilmesi ve o an için giderilmesinin mümkün olmadığı durumlarda da kendini sakinleştirip olabilecek başka bir çözüme gidebilmek, yaratıcı çözümlere odaklanmak…”

Sonra geriye kalan şey yolun tadını çıkarmak…

Faydası olmuştur umarım…

Mükemmelliyetçilik; Gözden Düşme Korkusu

Herkesin sırrı, geçmişinde kara leke diye adlandırdığı bir utancı, beceriksizlikleri,düşüncesizlik ve bencillikleri vardır.  En sevdiğim deyimlerden “hiç kimse sütten çıkmış ak kaşık değil”.

Ancak ne oluyor da bazılarımız kendine karşı affediciyken bazılarımız en ufak hatayı bile kabul edemiyor? Ne oluyor da bazılarımız herkesle iyi olamayacağını fark edip kolayca sınır çizebilirken bazılarımız herkesi birden memnun etme çabası içinde kendini tüketiyor? Ne oluyor da bazılarımız bir hata yaptığı zaman samimi bir özür dileyip karşı taraf affetmezse gönlü ferah bir şekilde “elimden geleni yaptım” deyip yoluna devam edebiliyor da bazılarımız ille de karşı tarafı ikna etmek zorunda hissediyor?

Nasıl oluyor da bazı insanlar “aynı fikirde olmak zorunda değiliz, herkesin kendi düşüncesi” deyip gününe devam edebiliyorken bazıları ille de haklılığını herkese ispatlama zorlantısı içinde tartışmaları uzattıkça uzatıyor?

Ne oluyor da bazı insanlar “daha çok anlat, sana nasıl yardımcı olabilirim?” diye sorabiliyorken bazıları “evet, ama…” diye sürekli savunma ve gerekçelendirme halinde oluyor?

Yüksek Lisans esnasında psikopatoloji dersinde hocamız “Mükemmelliyetçilik de terk edilme korkusuyla bağlantılıdır” demişti.

“O kadar iyi olayım ki kimse beni bırakamasın…”

“O kadar kendi kendime yetebilir olmalıyım ki kimseye ihtiyacım olmasın, böylelikle yalnız kaldığımda üzülmeyeyim…”

“O kadar güçlü olayım ki kimse kolay kolay benden vaz geçemesin…”

“Bilir kişi (uzman) olursam insanlara verecek çok şeyim olur ve böylelikle herkes beni sever…”

Çok bozum olmuştum. Çünkü terk edilme korkusu zayıflıktı ve ben öyle bir zayıflık gösteriyor olamazdım. Zayıfları kimse sevmezdi çünkü.Bu durumda ya bana mükemmelliyetçi diyen hocalar yanılıyor olmalıydı ya da hocamız. İkisi de olamayacağına göre?

Terk edilmekten korkuyor olmanız için ille de şiddet dolu ya da terk edildiğiniz bir çocukluk geçirmenize gerek yok. Kendisi mükemmelliyetçi olan bir ebeveynle büyümek, yani kabul görmenin ancak ve ancak olması gerektiği gibi davranmaya bağlı olduğu bir ortamda büyümek de buna etki edebilir.

Çok eleştirilip baskı gördüğünüz, kendiniz olamadığınız, her saçmaladığınızda kınandığınız ya da utandırıldığınız, huysuzluk ettiğinizde ya da şımardığınızda yargılandığınız bir ortamda büyüdüyseniz de en ufak bir hatanızda gözden düşme korkusu yaşarsınız.

Bu “gözden düşme” korkusu kadar insanın elini kolunu bağlayan, yaşama sevincine limon sıkan bir korku daha var mı acaba… Gözden düşmek niye bu kadar kötü bir şey?Tamam, kimse bunu istemez. İmkan olsa hepimiz herkesin hep gözüne girmeyi isteyebiliriz çünkü insanız, sevilmeyi istemek beğenilmeyi istemek doğal olduğu kadar da sosyal ve sağlıklı duygular.

Peki, sorun ne zaman ortaya çıkıyor? Sorun, sevilmeyi,beğenilmeyi herkesin birden gözüne girmeyi, kimsenin gözünden düşmemeyi takıntı haline getirince oluyor.

Bu takıntının ne sakıncası var? Şu; hata yapmaktan, gözden düşmekten korkup potansiyelinizin çok azını kullanırsınız. Ben terapi defterine bu takıntımdan kurtulunca başladım. İlk yazdıklarıma şimdi bakıyorum, bazen utanıyorum, ne kadar saçmalamışım diye. Bazılarını ise çok beğeniyorum. Bundan beş yıl sonra da şimdi yazdıklarım için aynı şeyleri söyleyeceğim.

Daha güzel olanı, beş yıl önce de bu saçmaladıklarımı fark edenler vardı ve ben bazı zamanlarda gereksiz yere savunmaya geçmişim şimdi anlıyorum. Şimdi bu konuda kendimi geliştirdiğim için de kendimle gurur duyuyorum. Beş yıl önce eleştirenler olduğunda “takip etmeyi bırakın beğenmiyorsanız, bu benim düşüncem” diyordum. “Neden bırakayım, faydalanıyorum” diyenler oluyordu, şaşırıyordum ve öğreniyordum. Siyah-beyaz düşünce biçimim ayağıma dolanıyordu. Bir çok kişi farkında olmadan bu şekilde benim kişisel gelişimime en az terapi sürecim kadar katkıda bulundu.

Şu “beğenmeyen küçük oğluna almasın” tutumu insan ilişkilerini mahvediyor. Geçmişimde en çok ayağıma dolanan otomatik düşüncemdi. Şimdiyse farkındayım ki hiç bir şey bu derece keskin hatlı değil. Herkesin katlanılmaz yanları var, ve gerçek sevgi bu katlanılmaz yanlarınla temasta olup çevreni yorduğunu fark edince kendini değiştirmeye and içmek.

Göz önünde oldukça gözden düşme olasılığınız da artar. Ancak hem kendinize hem de başkalarına yararlı olma olasılığınız da. Kimsenin gözünden düşmek, saçmalayıp ayıplanmak istemiyorsanız hiç insan içine çıkmamanız, risk almamanız gerekir.

Kendi kabuğunun içinde mükemmel bir yaşantı sürebilir ya da dünyaya açılıp eleştirilmeyi göze alabilirsin. İkincisini seçerseniz çok acı çekeceksiniz, ancak potansiyelinizi sonuna kadar zorladığınızın bilincinde olarak yaşıyor olmak inanın buna değecek.

Benim bu yaz için hedefim, onca yıllık terapi görmeme rağmen hala daha ara ara hortlayan “aman yanlış anlaşılmayayım, aman hata yapmayayım” takıntımı daha da zayıflatmak. Bitirmek demiyorum, zayıflatmak diyorum çünkü şemalarımız tamamen silinmez. Şemalarımız, bilinçli farkındalık (mindfulnes) ve davranışsal egzersizlerle, ve etrafımızda bizi olduğumuz gibi sevebilen insanlarla çok çok zayıflayabilir.Sesleri duyulmayacak kadar kısılıp kırk yılda bir çok uç bir şey olduğunda açılacak hale gelebilir. Daha ne olsun zaten?

Faydalı olduğunu umarım…. Sevgiler…

 

Dünyada Görmek İstediğin Değişimin Kendisi Olmak…

Yapıcı olmak ve alttan almanın farkı; yalnızca ilkinde herkesin birden adil olarak ihtiyaçlarının karşılanabilmesidir.

Eğer geçmişinizde ihmal öyküsü varsa, haksız yere sürekli eleştirildiyseniz, kaldıramayacağınız sorumlulukların altında ezildiyseniz, insan ilişkilerinde sık sık ya da yalnızca bazı tetikleyiciler olduğunda sıkıntı yaşayabilirsiniz. Bizim ülkemizde ezilmeden büyümüş olmak, hele ki herkesin çalıştığı bir ailede büyüdüyseniz, zaten neredeyse imkansız. Mesela benim annem kardeşimi 40 günlükken bırakıp işe gitmek zorunda kalmış. Şu an insan hakları ihlali gibi görünen bu dehşet verici zorunluluk yüzünden o kadar çok çocuk ve aile hırpalanmış ki… Hep diyorum, insanı içinde bulunduğu sosyal çevreden koparıp ele alamayız.

Hani yurt dışına çıkınca hep şaşırıyoruz ya insanların sakinliğine, medeniyetine,kibarlığına,sırada beklemelerine,trafik kurallarına uymalarına…

Mesela ben Türkiye’de bir restorana girdiğim zaman eğer ortamda böyle bir ülkeden biri varsa hemen anlıyorum. Yüzü ışık saçıyor. Yolda yürürken karşıdan gelen birini “ne kadar huzurlu bir yüzü var” diye düşündüğüm anda yüzde doksan İngilizce konuşuyor oluyor. İnsanların yüzüne yansıyan bu “huzur ve ışık saçma” ifadesinin bir sebebi var; bu insanlar doğduklarından beri kendilerini güvende hissediyorlar ve geleceğe dair de hem güven hem de umut duyguları var.

Başka bir deyişle, onaran duygular vardır. Serotonin, oksitosin salgıladığımız duygular. Güven,sevgi,gevşemişlik gibi isimler takarız bu duygulara. Bir de kortizol salgıladığımız duygular vardır, başımıza gelecek kötü şeylere hazırlarlar bizi. Şimdi düşünün, 40 günlükten itibaren beynini istila eden kimyasal serotonin ve oksitosin değil de kortizol olan biri yetişkin olduğunda ne hale gelir? Cevap; büyük ihtimalle kafasının içine yaşayan, önceliği kendini korumaya almak olan, sorunlardan bezmiş, bir şekilde bir çözüm bulunabileceğine dair inancını yitirmiş… İlişkilerde sorun çıktığı zaman da, bu sebeple, ya ezmeye çalışan ya da hiç sesini çıkarmayan. Ya ezen ya da ezilen olmak dışında bir seçeneği olduğunu düşünmeyen…

Çoğunluk bu şekilde ise, ülkeyi yönetenler de doğal olarak bu zihniyette olur. Başa geldiklerinde onlar için ezilme devri nihayet bitmiştir, sıra ezen olmaya gelmiştir. Verdikleri en ufak bir ödünü o ezildikleri günlere geri ışınlanacakları bir tehdit olarak algılarlar. Başa kim gelirse gelsin mantık aynıdır. Terapistimin en sevdiğim sözüydü “Her zalimin içinde bir mazlum, her mazlumun içinde bir zalim vardır…”

Çözüm? Benim bilgim bu kocaman soruna çözüm önermeye yetecek düzeyde değil. Siyaset Bilimi yüksek lisansı yaptım yalnızca, üzerinden de on yıl geçti. Ekonomi alanında çalışan hocaların eserleri ve sosyoloji bilgisini birleştirebilenler, tarih bilgilerini de işin içine karatarak bu alanda daha iyi yorum yapabilecektir. Haddimi aşmak istemediğim için çözüm konusunu uzatmıyorum.

Ancak bir psikolog olarak günlük hayatta, bireyler ne yapabilir ile ilgili yazmak istiyorum. En sevdiğim sözlerden biri ile işe başlayalım “Dünyada görmek istediğin değişimin kendisi ol…” (Gandhi).

Analiz ve tespit tabii ki ilk adım. Sonraki adım? Şu ezilmişliğimizle bir yüzleşelim önce. Bir sorun çıktığı anda aklımızdan geçen ilk düşünceyi bulmaya çalışalım. Anahtar bu ik cümlede. Diyelim karşınızda size iş yıkmaya çalıştığını düşündüğünüz bir iş arkadaşınız var. Son derece kendini haklı görerek gelip size iş “kilitleme” hamlesini yaptı. O anda aklınızdan ilk ne geçiyor? “Bana iş yıkmaya çalışıyor” diye düşünürseniz başka, “benden yardım istiyor” diye düşünürseniz başa tepki verirsiniz. İlkinde ya içerleye içerleye kabul eder ve daha sonra başka bir yerde acısını çıkartırsınız (dedikodusunu yapar ya da surat asarsınız), ya da terslersiniz. “Benden yardım istiyor” diye düşünürseniz de kendi iş yükünüzden bahseder, elinizden gelen en fazla yardımı önerir ve ondan sonrası için de içiniz rahat bir şekilde gününüze devam edersiniz.

Ancak “ezilmiş” yanınız devreye girerse karşınızdaki ile sorun çıkmasından ödünüz kopar. Çünkü bu sevilmeme ihtimaline işarettir. Reddetseniz artık sizi sevmeyecek, kabul etseniz de ezilmiş hissedeceksinizdir. “Elimden gelenin en iyisini yaptıktan sonra benimle ilgili ne düşündüğü beni ilgilendirmiyor” diyebilmek zor olacaktır.

Karşınızdakinin size karşı tutumu onunla ilgili değil, sizinle ilgili bir sevilemezlik, değersizlik meselesine dönüşecektir.

Daha dün yaşadığım bir olayı anlatayım. Bir firmas ile telefonda görüşüyorum. Bir fiyat verdi.Ben de başka şirketlerden de teklif alıp geri döneceğimi söyledim.Aklımdaki rakamı sordu. Söylediğimde son derece saygısız bir kahkaha attı. Eski Deniz olsa öfkelenirdi.Bu saygısızlığı üstüne alınırdı. Müşterisi ile nasıl bu şekilde konuşur derdi… Bu sefer ne yaptım? Bir kaç saniye sessiz kaldım. Sonra saygılı bir şekilde “mazot şu kadar,bir günlük yövmiye şu kadar,üstüne de kar koyunca çok mantıklı geldi bana” dedim. Bir sonraki cümlesi aklımdaki rakamı teklif etmek oldu.

İnsan terapi ile değiştikten sonra hayatın ne kadar kolaylaştığını görünce kendine şu soruyu soruyor; “Yahu bu kadar basit miymiş yani… ”

Hem çok basit hem de çok karmaşık… Ne mi? Dünyada görmek istediğin değişimin kendisi olmak…

Faydalı olduğunu umarım. Sevgiyle kalın…

 

 

Etiketleme ile Savaşımız…

Etiketlenmek!!! Psikolojinin en büyük sorunu. Bence ruh sağlığı alanında çalışanların en büyük sorumluluğu etiketlenme ile savaşmak.

Bir örnek: otizmli bir çocuk bir arkadaşına vurduğunda kıyamet koparken, doğal gelişimi  olan bir çocuk bunu yaptığında “çocuktur, her çocuk yapabilir” diyen okul yönetimleri ve veliler. Buna “önyargı” denir.

İnsanlar bipolar teşhisi aldıklarını söyleyemiyorlar. Hele ki ilaç kullanma, psikolog yardımı alma, bunlar ülkemizde hala da en yüksek eğitimli kesimde bile “önyargı” ile etiketleniyor. Gelişmiş ülkelerde durum nasıl? Otizm bir öğrenme farklılığı olarak geçiyor mesela. Üstelik bu farklılığın doğal gelişimi olan çocuklar için de bir gelişim fırsatı olduğu düşünülüyor. Gelişmiş ülkelerde her türlü farklılık kucaklanıyor, mesela göçmenler. Londrada bir çok devlet okulunda dünyanın her yerinde gelme, henüz İngilizce’yi öğrenmemiş çocuklar var. Forumlara girip okuduğunuzda velilerin bu renkliliği bir avantaj olarak gördüğünü anlayabilirsiniz. Aralarda tek tük “çocuğum olumsuz etkilenir mi?” endişelerini de okuyabilirsiniz. Ancak küçümseme ve önyargı yoktur onlarda bile. Konuşmaya, ikna edilmeye açıklardır.

Bizim eğitim ve çalışma hayatı sistemimizde ise “farklı olan tehlikelidir” düşüncesi hakim.

Bizi bu önyargı bitirecek. Etiketlenmenin zararını en çok gören iki grup da narsizm ve borderline örüntüler. Durum o kadar vahim ki, güvendiğim meslektaşlarımın bile herkese açık platformlarda “aman bunlardan uzak durun” diye yazılar paylaştığını görüyorum. Elbette borderline,narsist ya da otizm örüntüsünde olan kişilerle yaşam kolay değil. Ancak onlara nasıl yardımcı olunabileceğini yazmak yerine etiketlemeye yol açacak öneriler yazmak insanların zaten yanan canlarına bir bıçak darbesi daha ekliyor.

En sevdiğim psikologlardan biri, Dr. Marshall Rosenberg bütün teorisini etiketlemenin yanlışlığı ve yıkıcılığı üzerine kurmuştur. Tüm kitaplarını tavsiye ederim. En bilineni “Şiddetsiz İletişim”dir.

Peki nereden geliyor bu önyargılar? Teşhis, kategorileme, etiketleme insan zihninin doğal evrimsel eğilimi. Kategorileme yaparak anlamlandırıyoruz, beynimiz kategorilere sokarak organize bir şekilde düşünebiliyor. Hatta kategorileme yapabilmek insan olarak bizi en güçlü yapan yanlarımızdan biri.

Sorun, her zamanki gibi her şeyi ille de bir kategoriye sokma “zorlantısı” hissettiğimiz zaman ortaya çıkıyor. Beynimiz, doğal evrimsel eğilimi gereği bir uyarıcıyı (insan,hayvan,şekil vb..) bir kategoriye sokamadığı zaman anlamlandırmakta güçlük çekiyor. Bu insanca ve doğal eğilimimiz bazen hayat kurtarıcı olsa da (ağzından salyalar akarak koşan bir hayvan tehlikelidir) bazen de önyargılara yol açıyor.

Farklı gelişen, farklı düşünen, duygu regülasyonu yapmakta güçlük çeken insanlar etraflarına yaşattıkları zorluklardan çok daha fazlasını kendileri çekiyorlar, en büyük acıyı onlar yaşıyorlar. Eğer yakın çevrenizde bu şekilde yardıma ihtiyacı olan biri varsa ona destek olabilmek için elinizden geleni yapmaya çalışın. Artık bir çok yaklaşım kişiyi bireysel olarak değil, çevresiyle birlikte ele alarak değişim olabileceği yönünde önerme yapıyor. Biliyorum, çok zor. Biliyorum haksızlık gibi geliyor size. Biliyorum, çevrenizde “normal” örüntüde insanlar ve onların ailelerini gördükçe isyan etmek “bu benim suçum değil” neden ceremesini ben çekiyorum!!! demek istiyorsunuz. Emin olun aynı sizin gibi hisseden milyonlarca kişi var dünyada. Kendinizi tüketmeden, etiketlemeden, elinizden gelen ne ise onu yapın yeter.

İşin bize düşen en büyük sorumluluk kısmı önyargılarla savaşmak. Bir arkadaşım mesela sınıfta otizmli çocuk istemiyordu “sınıfın düzenini bozuyor” diyordu. Oysa sınıf düzenini bozan bir çok çocuk olabilir. Onlarla ilgili bir şey yapma ihtiyacı hissetmiyordu. Ama  söz konusu “otizm” olunca veliler aralarında imza bile toplayabiliyor “ya o , ya biz, yoksa okuldan alırız” diyorlar. Sınıfta devlet korumasında olan bir çocuk varsa da benzer tepkiler olabiliyor. Benim en çok canımı acıtan da bu. Korunmaya muhtaç çocuklar için çalışan her kim varsa saygım sonsuz. Bu ülkenin en büyük sorunu bence bu “önyargı” meselesi. Durumun vehametini göstermek için yazdığım bu can yakan örnekler için affınıza sığınıyorum.

Çevrenizde bu şekilde “farklı gelişen,farklı düşünen,farklı öğrenen,farklı duygulanım yaşayan” birileri varsa onlar için üzülmek yerine onların güçlü yanlarını görerek işe başlayın. Mesela bipolar kişiler çok yaratıcı olurlar, narsistik örüntüde olanlar etkileyici satışçılardır, liderlik becerileri güçlüdür, borderline örüntüdekiler çok renkli deneyimler yaşatabilirler dostluklarıyla. Daha neler neler…

Farklılığım, en güçlü yanım!!! demek için yapıyorum bu mesleği. Umarım biraz da olsa birilerine merhem olabilmişimdir bu yazı ile. Ve umarım önyargıları kırmak konusunda bir arpa boyu yol alınmasına katkım olmuştur.

Aşağıda en sevdiğim çizerlerden biri olan Gemma Correll’in etiketlenmekle savaşmak için empati kurulmasına katkıda bulunma amacıyla yaptığı çizimleri bulabilirsiniz. Ve siz de deneyiminizi ya da bir yakınınızın deneyimini resmetmek isterseniz seve seve sosyal medya hesaplarımda paylaşırım. Hatta teşvik ediyorum, lütfen yapın.

 

“Bordeline Kişilikte şöyle hissedersin; her an ayağının altındaki halı çekilecekmiş gibi…”

border

“Depresyon; berbat bir gemilerin batıyor olması hissiyatı…”

depress

 

Sert Kabuk

Doğada en sert kabuğu olan canlılar içi en yumuşak, zarar görmeye en açık olanlardır. Mesela midye.

Ego, aşağılık kompleksi gibi kavramlar küçümseyici, hakaret amaçlı kullanılıyor diye gözlemliyorum. Bu yazı bu yanlış anlaşılmayı düzeltmek için var. Çünkü bu kavramlar yalnızca ve yalnızca “insanca” durumları tanımlamak için var. Aşağılık kompleksi ile baş etmek için “aşırı telafi” yöntemini kullanıp sanki herkesten üstünmüş ve hiç bir zaafı yokmuş gibi yaşayan, hayatı yakınları için zindan eden zorbalar yok mu? Elbette var. Ancak bu onların yardıma ihtiyacı olduğundan başka bir anlama gelmiyor. Bu yardım bazen çok net sınır çizmek de olabilir, bir süre ilişkiye ara vermek de.

Mesleğe ilk başladığımda “asla çalışamayacağım” danışan gruplarını listelemiştim. Listenin başında çocuk tacizcileri geliyordu. Ve hayvanlara işkence edenler, ve tabii ki insanlara… O zamanlar çok daha katı tanımlarım ve hassas noktalarım vardı. Ancak yaptığım seans sayısı arttıkça her türlü duygunun insanca olduğu ve aslında bu insanların da çok fazla yardıma ihtiyacı olduğunu anlamaya başladım. Bir çocuk tacizcisinin geçmişine baktığınızda çok büyük ihtimalle kendisinin de ağır tacize uğradığını görürsünüz. Şu soruyu kendine sormakta fayda var; Ne malum aynı şeyleri yaşasaydın belki sen de böyle olacaktın, hatta belki çok daha fazlasını yapacaktın?”

Anlayacağınız “egom” törpülendi. Başka bir deyişle içimdeki o kırılgan ve yumuşak parça güçlendi. Artık eskisi kadar sert bir kabuğa ihtiyacım yok. Bu ne demek?

Her şey “ego” yüzünden oluyor diyenler var ya… hani egoyu terbiye etmenin her derde deva olduğunu söyleyenler…İşte o “ego” olmasa içerideki o kırılgan ve yumuşak parça hemen eziliverir. O yumuşak parçayı güçlendirmedikçe istediğiniz kadar dışarıdaki o sert kabuğu törpüleyip inceltin, işe yaramayacağı gibi insanın özgüven duygusunu daha da zedeleyebilir bile.

O “yumuşak” parça içimizdeki kırılgan ve yaralı çocuktur. Belki büyürken tek başına kalmıştır. Belki ders ve başarı baskısı altında ezilmiştir. Belki hayatta kalma modunda olan bir ailede büyümüştür, kolayca zarar görebileceğine çok inanmıştır, kendini güvende hissetmiyordur. Belki çok eleştiri aldığı mükemmelliyetçi bir ailede büyümüştür ve bir açık vermemesi gerektiğine inanmıştır. Belki her şey yolunda gitmiştir ve sadece mizacı gereği çok kolay etkilenebiliyordur. Belki sorun ailede değil ilkokul öğretmeni ya da bakım veren başka bir kişi ile yaşadıklarındadır…

“Ego” çok geniş anlamda kullanılan bir kelime haline geldi. Freud ilk kullandığında şimdiki yaygın anlamından farklı bir tanım yapmıştı. Yargılayıcı ve ahlakçı süperego ve dürtüsel id arasında gerçeklik dengesi kuran yanımız demişti ego için. Burada çok özet yazıyorum, elbette… Ancak günümüzdeki yaygın kullanımı çok kafa karıştırıcı. Çünkü bazı insanlar böbürlenmek için de “ben çok egolu bir adamım” gibi cümleler kurabiliyor. Sanırım demek istediği “güçlü ve özgüvenli bir adamım, kendimi ezdirmem” oluyor. Bu cümleyi duyduğum anda da (artık) gözümün önüne hemen midyenin içindeki  o yumuşak parça geliyor.

Oysa, eskiden olsa sadece kabuğu  yani “egoyu” görürdüm. Sonra da o kabuğu kendime tehdit olarak algılardım; “fırsatını bulursa beni ezer bu insan” diyen otomatik düşünceme kendimi kaptırırdım. Ve o kabuğu kırmak için elimde ne kadar kesici alet varsa kullanırdım. Sonuç; ego savaşları. Oysa bu savaşlardan kimse kazançlı çıkmaz.

Çare? Çare, kabuğun içine hapsettiğin o yumuşak yanınla birlikte yaşamayı öğrenmek. Zaafları, beceriksizliklerini ve en önemlisi sevilemez yanlarını yanına almak. Bu sonuncusu çok kritik. Hepimiz az çok beceriksizliklerimizle barışabiliriz, insanca bulabiliriz. Ama iş “sevilemez” “rahatsız edici” “insanları uzaklaştırma potansiyeli olan” yanlarımızla yüzleşmeye gelince “egomuz” kendini korumak için hemen kumandayı devralır. Yani savunmaya geçer.

Şimdi gelelim en önemli kısma; bunda hiç bir sakınca yoktur! Egomuz olmasa sürekli ağır depresyonda olurduk, hakkımızı savunamazdık. Sorun ne zaman ortaya çıkar bilir misiniz? Sadece ego ile yaşadığımız zaman. Örneklendireyim; fırtına varken kalın kaban giymek sizi korur ancak bahar geldiğinde de giymeye devam ederseniz hasta olursunuz. Ego da rekabetin olduğu, kendinizi korumanız gereken ortamlarda işinize yarar.

Ancak olur olmadık her yerde kullanılınca ayağınıza dolanır. Mesela samimi ilişkilerinizde devrede olduğu zaman insanlar sizden çekinmeye başlar. Rahatsız oldukları yanlarınızdan bahsetmek istemezler. Ve bu yakınlaşmanızı engeller. Başka bir zararı da potansiyelinizi gerçekleştirmek alanında olur. Psikolojide “self serving bias” diye bir kavram vardır; “kendine hizmet eden yanlılık”. Bir çok insanın başarı konusunda başına her ne geliyorsa bu insanca yanlılıktan gelir. Açayım; yüksek not alınca “ben aldım” düşük not alınca “öğretmen verdi” diye inanmak. Yani başarılarını kendine başarısızlıklarını ise dış etmenlerle, kendine yapılan haksızlıklarla açıklama eğilimi.

Bu yanlılık geçici bir süre insana kendini iyi hissettirebilir. Ancak uzun vadede sorumluluğu alıp harekete geçmenin önünde engel olduğundan potansiyelinin varabileceği en üst noktaya varmak çok zorlaşır.

Bir de bunun diğer ucu vardır. Her türden başarısızlığı ve aksaklığı kendi sorumluluğu olarak görmek, kendinden bilmek. “Locus of control” (kontrol merkezi) denen bir kavramdan da bahsetmek isterim; hayatta yaşadıklarımızla ilgili kontrolün ne kadar kendi elinizde, ne kadar dış faktörlerde olduğuna dair inancımız duygu durumumuzu ve yaşam tarzımızı belirler. Çok güçlü bir “iç kontrol” odağınız varsa isterseniz her şeyi değiştirebileceğinize inanırsınız. Başarılarla ilgili kendinizle gurur duyarsınız ancak başarısızlıklarla ilgili sürekli şu cümle ile kendi kendinizi hırpalarsınız;

“Düşünebilmeliydim, akıl edebilmeliydim, yapabilmeliydim….”

Bu sebeple, iç kontrol odağı güçlü insanlar dış kontrol odağı güçlü insanlara nazaran depresyona girmeye daha meyillidir. Sorumluluk duyguları güçlüdür, çevrelerinde güvenilir insanlar olarak bilinirler ancak “eğlence” onlardan sorulmaz. “Ciddi” insanlardır. Mesleklerini de genellikle bu güçlü yanlarını kullanabilecekleri şekilde seçerler (hukuk). Ancak gevşeyemezler. Bu kişilerin en etkili merhemi dış kontrol odağı güçlü insanlarla arkadaşlık etmektir. Yani “akışa bırak” modunda olanlarla. Akışa bırakabilen insanlar da rahat ve eğlencelidir, onların yanında kendiniz gibi olabilirsiniz. Ancak başınız sıkıştığında akıl danışmak için ilk tercihiniz olmazlar.

Kalıcı iyilik hali ne biliyor musunuz? Yukarıdaki iki tip kontrolün ortasında olabilmek. Bazı şeyler elimizde, bazıları değil… Sorumluluğun bazen büyük bazen küçük bir kısmı bizim elimizde, bazen hiç değil.

Ancak bunu yapabilmek yalnızca bir sonuç. Neyin sonucu? Yazının başında bahsettiğim o “yumuşak” parçayı güçlendirebilmenin, yani “sevilemez , çekilmez” yanlarınla yaralanmadan yüzleşebilmenin bir sonucu. Bu yüzleşmeyi de lütfen kendinizi güvende hissettiğiniz bir ortamda, çok güvendiğiniz kişilerle yapın. Sizin iyiliğinizi istediğinden emin olduğunuz kişilerle. Bu bir terapist de olabilir, bir arkadaşınız da… Aksi türlüsü yüzmeyi okyanusta öğrenmek gibi olur. İçinizdeki yumuşak parça bir daha dışarı çıkmamak üzere o sert kabuğun içine kapanabilir.

Her zamanki gibi bir kitap önerisi ile bitirelim; Alice Miller, Yetenekli Çocuğun Dramı.  “Ego” diye tanımladığımız şeyin olası kökenleri ve olası merhemler için en sevdiğim kaynaklardan biri. Ben çok faydalandım. Umarım sizin de işinize yarar.

 

“Hayır” diyebilmek (mi?)…

Mutluluğun formülünü “hayır” diyebilmekle açıklayan teoriler var. Yani bireysellikle. Ne kadar bireysel olursan o kadar mutlusun derler. Bireysel olabilmek için de sınır çizebilmelisin ve sınır çizebilmenin yolu da hayır diyebilmekten geçer diye iddia ederler. “Sınır çizme” konusunun bu yüzden yanlış anlaşıldığını düşünüyorum.

Oysa insan olmanın getirdiği bir çok zaaftan biridir reddedilmekten hoşlanmamak. Hiç kimse reddedilmeyi sevmez. Seçenek verilse herhalde hepimiz her istediğimiz olsun isteriz, hem de istediğimiz anda. Oysa hayatın gerçekleri buna izin vermez ve zaten “büyümek” dediğimiz şey bununla barışma sürecidir.

Hayır diyemeyenler de karşılarındakinin hoşuna gitmeyecek bir şey yapmak istemezler. Ve bu da son derece insancadır. Sevilmek, kabul görmek isteriz.

Ancak sorun sevilip kabul görmek uğruna hiç bir zaman kendi önceliklerimizi belirleyemediğimiz zaman ortaya çıkar. Başka bir sorun da diğer uçtur; karşımızdakinin ihtiyaçlarını gözetmeyip hep kendi önceliklerimizi bastırdığımız zaman.

Bu çok zor bir denge. İnsan ilişkilerindeki tüm çatışmalar da bu dengeyi kurmaya çalışırken olur.  Bu dengenin kurulmasının en zor olduğu insanlar da haklılık şeması güçlü insanlardır. Verdiğiniz her ödünde bir adım daha fazlasını isterler.  Bu yazıyı biraz da bu durumda olanlara faydalı olma umudu ile yazıyorum.

“Hayır” dediğiniz anda makul bir insan bile otomatik olarak savunmaya geçebilir, ki haklılık şeması olan biri zıvanadan çıkar.  “Hayır” demeliyim!!! diyebilmeliyim!!! diye kendinizi hırpalamak, ve diyemediğinizde “Ne kadar eziksin!” diye tekrar kendinizi cezalandırmak yerine şu soruyu sorun;

“Neye evet diyebilirim? Buna şu an evet diyemem ama ne zaman neye evet diyebilirim? Bir düşüneyim…”

Bu son anda kalmanız beklenen bir toplantı olabilir, gitmek istemediğiniz bir iş seyahati, ya da pazarlık-uzlaşma gerektiren herhangi bir insan ilişkisi. İnsan ilişkisinin olduğu her yerde çatışma,uzlaşma,pazarlık hep olacak. Bu “evet diyebilme” becerisini kendinize kazandırırsanız çatışmadan eskisi kadar korkmayacağınızı düşünüyorum. Hatta daha büyük bir iddiam bile var; uzlaşma becerileriniz geliştikçe, çatışma insalarla sizi daha çok yakınlaştıracak bir beceri haline bile dönüşebilir.

Evet diyebilme, yani sağlıklı çatışma becerilerini geliştirebilmek için;

1.İnatçı çocuk modunuzla yüzleşin; işin en zor kısmı budur. Eğer eleştirilerek,”ezilerek”, ihmal edilerek,yalnız hissedip tek başınıza çok şeyi üstlenerek büyüdüyseniz güçlü bir inatçı çocuk modunuz olabilir. Zamanında bu “inatçı çocuk” modunuz sizi ayakta tutmuştur, bir çok şeyin tek başınıza üstesinden gelmenize olanak sağlamıştur. Ancak yetişkinlikte inatçı çocu modunuz devam ediyorsa,  bazen uzlaşılabilecek şeylere “hayır” derken bazen de sırf bir sebeple karşınızdakinden çekindiğiniz için kendinizi çok zorlayacak da olsa “evet” derken bulursunuz kendinizi.  İnatçı çocuk modu yalnızca çocukken, yani başkalarına muhtaçken ve bu muhtaçlık ilişkisinde ihtiyaçlarınız karşılanmıyorken işinize yarayacak bir moddur. Bir yetişkin olarak ise çoğu zaman ayağınıza dolanır. Bu yüzden inatçı çocuk modunuza zamanında size verdiği hizmetler için kendisine teşekkür ederek veda edin. Mindfulness teknikleri bu aşamada işe yarayacaktır. Detay içn Mark Williams, “Farkındalık” isimli kitaptan yararlanabilirsiniz.

2.Bir yanılgı daha; “insan mutlu olmak istiyorsa önceliği kendine vermeli”; Fedakar olunmalının zıttı. Oysa öncelik “insan ilişkisi” olduğu zaman kalıcı iyilik haline gitmek daha olası. Bir çok araştırma insan ilişkileri alanında beceri geliştiren insanların hem daha mutlu hem de daha başarılı olduğunu gösteriyor. Daniel Goleman’ın kitapları bu konuda aydınlatıcıdır, detaylı okuma yapmak isterseniz faydalanabilirsiniz.

3. “Neye evet diyebilirim?”  konusunda samimi olun. “Şunu yapamam demeden önce; senin için şunu yapmayı çok isterim, içmden gelerek yapabileceğim, elimden gelenin en iyisi bu…” dediğiniz zaman karşınızdaki eğer makul biriyse memnuniyetle uzlaşacaktır. Eğer inatçı çocuk modunda biriyse de o an için bir bahane üretip “bunu daha sonra konuşalım” deyin. Hiç kimse sürekli makul ve olgun bir yetişkin modunda olamayacağı gibi, sürekli inatçı çocuk modunda da olamaz. Bu şekilde davranarak karşınızdakinin içinde zaten olan sağlıklı erişkin modunun ortaya çıkmasını cesaretlendirirsiniz. Bunun kolay olacağını söylemiyorum. Yoğun çaba ve emek ister. Bu yüzden ilişkide olmaya mecbur olduğunuz ya da istediğiniz insanlarla uygulayın. Yoksa tükenirsiniz.

4. Karşınızdakinden yardım isteyin; “senin için … yapamıyorum ancak ne yaparsam işin görülür?” Ya da senin için şu anda bunu yaparsam şöyle bir zarar göreceğim, bunu nasıl telafi edebiliriz? diye sorun.

Bazı durumlarda tüm bunların ne yaparsanız yapın işe yaramayacağını biliyorum. Çalıştığım ilk şirketten ayrılma sebebimdi. Travmatize olduğum bir sekiz ay geçirdim diyebilirim. Yazılan rapordaki noktanın büyüklüğüne takılan bir patron vardı. Evet, doğru okudunuz noktanın büyüklüğü…. Noktanın puntosunu beğenmez değiştirirdi… Dolayısıyla her gece dokuz on gibi çıkardık. Ama özellikle cuma akşamları, çünkü kendisi cuma gecelerini yalnız geçirmekten hoşlanmazdı ve ertesi gün de istediğimiz gibi uyuyabileceğimiz için kalmamız gerektiğini düşünürdü.  Aradan on beş yıl geçti hala hatırladıkça tüylerim diken diken olur bazen. Böyle bir insanla uzlaşmak mümkün değildi. Oradan ayrılmak dışında seçeneğim yoktu.

Bazen de tek seçenek bitirmek. Öyle olmadığı zamanlar için, uzlaşma ve işbirliği yapma becerinizi ne kadar geliştirirseniz o kadar eğlenceli bir hayatınız olur…

Umarım faydalı olmuştur…

Terk Edilme Şeması

Nasıl olsa her ilişki biter diyerek bir ilişkiye başlamak…

Nasıl olsa karşındakinin seni bir şekilde bırakacağına inanmak…

Bu yüzden ya hiç yaklaşmamak, ya yapışmak ya da karşındakinin sadakatini sevgisini sürekli test etmek. Acaba şunları şunları yapsam hala daha yanımda kalır mı, beni gerçekten seviyor mu bakalım? diye sınav yapıp durmak, ve bütün bunlar yüzünden karşı tarafın yorulup kendini geri çekmesi. Karşı taraf kendini geri çekince terk edilme şeması olan kişinin paniğe kapılıp aynı davranışların dozunu arttırması, bu sefer karşı tarafın daha da uzaklaşması ve kaçınılmaz son; terk edilme.

Terk edilme olmadığı durumlardaysa (her iki tarafın birden terk edilme şeması ve dolayısıyla ilişkiyi bitirememe eğilimi varsa) yıllar süren mutsuz ilişkiler. Bazı durumlardaysa terk edilme şeması olan kişinin birdenbire, karşı tarafın hiç beklemediği bir anda ilişkiyi bitirmesi. Daha bir hafta önce çiçek alan,sürprizler yapan, tatil programları yapan kişinin birden ilişkiyi bitirmesi ve karşı taraf ne yaparsa yapsın asla geri dönmemesi. Böyle durumlarda en çok karşı taraf yıpranır. Neye uğradığını şaşırır. Oysa bilmez ki aslında birlikte olduğu kişinin terk edilme şeması var ve bu yüzden hiç bir sorunu konuşmuyor, karşısındakini elinde tutmak için sürekli onu memnun edecek şeyler yapıyor ve aslında içten içe ilişki bittiğinde üzülmeyecek şekilde bir yandan kendini soğuturken bir yandan da kendine başka birini arıyor. Bu tür kişiler hep arka arkaya eklemli ilişkiler yaşarlar, arada boşluk yoktur.

Terk edilme şemasının kaynağı nedir? Terk edilme evet, ancak her zaman gerçek bir terk edilme olmak zorunda değil. Bedenen orada ancak ruhen başka bir yerde olan, örneğin depresyonda olan, çok çalışması gereken, sosyal statüsünü çocuğun ihtiyaçlarının önünde tutan bir temel bakım veren varsa da çocuk kendini terk edilmiş hissedebilir.

Bir de bazılarımız daha kolay etkilenen bir mizaç ile doğuyoruz. İşin önemli bir kısmı da doğuştan getirdiğimiz mizaç özelliklerimiz. Örneğin kimi çocuk pasif mizaçla doğar, kimisi agresif. Agresifin zıttının sakinlik olduğunu zanneder bir çok insan ancak pasifliktir. Pasif çocuklar kolay işbirliği yapar, anne baba için hayat kolaydır. Agresif çocukların hem kendileri hem de aileleri için işbirliği yapma meselesi iktidar savaşına dönüşebilir.

Çevresindeki olup bitenlerden kolay etkilenen bir mizaçla doğan çocuk bir de üstüne terk ediliyorsa, ihmal ediliyorsa, ihtiyaçları elalemin düşüncelerinden sonra geliyorsa, aile hayatta kalma mücadelesine girmek zorunda kalıyorsa, yakın ilişkiler ve bağlanma ile ilgili şemalar geliştirir. Yakınlaşmak, bağlanmak tehlikelidir çünkü ya ihtiyacın olanı vermezler (ilgi,empati,korunup kollanma) ya da bir şekilde çok fena incinirsin….

Oysa bu inanç “vitaminler tehlikelidir” gibi bir inançtır. Çürük meyve yersen miden bozulur ancak meyvenin çürük olmasından korkup içinde vitamin olan hiçbir şeyi ağzına sürmezsen zarar görürsün. Terk edilme şeması olan insanların yakın ilişki kurma ihtiyacını giderememeleri de bu şekilde olur. Hem çok ihtiyaçları vardır ve çok isterler ama hem de bu yakınlığı sabote edecek şekilde davranırlar.

Çare? Yapılan araştırmalar mindfulness çalışmalarının çok faydası olduğunu gösteriyor. Yani, terk edilme şemasının ne zaman tetiklendiği, en çok nerelerde ayağına dolandığı, bu olduğu zaman ne düşünüldüğü,hissedildiği ve terk edilme şemasını onarmaktansa daha da güçlendiren baş etme mekanizmalarının analizinden sonra kişinin kendini tüm bunlara kaptırmaktansa içinde ve dışında olan bitene izleyici kalabilmesi.

Açayım; terk edilme şeması tetiklendiğinde kişi kendini tehdit altında hisseder. Sanki köyden kovulmuş kimsesiz ve tek başına yaşayamayacak bir yavru gibidir en derinde. Ama dışarıdan bakıldığında avaz avaz bağıran bir aslan görürsünüz. Ya da çok ukala bir iş insanı. Bazen hırslı ve sürekli çalışan bir meslek sahibi. Bu kişilerin tüm derdi hiç kimseye muhtaç olmamaktır:

“O kadar güçlü olmalıyım ki hiç bir zaman hiç kimseye ihtiyacım olmasın, ve o kovulan yavru konumuna düşmeyeyim” korkusu ile durmadan çalışırlar ve “bilir kişi” olmaktan büyük bir keyif alırlar. Bilir kişi olurlarsa hep ona ihtiyaç olunacaktır, o kimseye ihtiyaç duymayacaktır ve böylelikle terk edilme gibi bir şeyin başına gelmesini engelleyebilecektir. Kontrol edebilecektir yani…

Bu tabii ki nafile bir çabadır… Sağlık sektöründe,akademide ve hukuk alanında sık rastlanır bu şemaya… Etrafları insanlarla dolu bilir kişiler, aslında içlerinde yapayalnız ve kaygılı hissederler. Gerçek anlamda kimseyle pek de yakınlaşamazlar ve bunu da yok sayarlar. Ta ki gerçek bir kaybetme durumu yaşayana kadar.

Anlayacağınız zor bir şemadır. Bir yandan da bu şema sayesinde kim bilir ne doktorlar,hemşireler,psikologlar,avukat,savcı ve hakimler ne güzel işlere imza attılar. Ama şemanın zarar veren yanını atıp fayda sağlanan yanını tutmak mümkün. Hep derim; bu şemanın sağladığı bir fayda varsa, üzümünü alıp çöpünü atabiliriz.

Terk edilme şeması ile ilgili yazmaya doyamam. Bizim sülale toptan terk edilme şemasının madeni 🙂

Sebebi de anne tarafından Girit, baba tarafından Üsküp mübadele ile göçmüş olmamız. Terk edilmenin en şiddetli hali; zorla memleketini terk etmek. Zorla olmasa bile travmatize debilecek bu şiddetli değişim, bir de zorla olunca yıkıcı etkileri kaçınılmaz.

Bir hocam bu şekilde göç eden ailelerde etki dört kuşak boyunca devam ediyor demişti. Yüz yıl yani. Ben bizim ailedeki dördüncü kuşağım ve anca ben atlatabildim, sanırım bu araştırmayı yapan kişi haklı. (Gabriel Garcia Marquez’in Yüz Yıllık Yalnızlık diye bir romanı vardır, göçmenlikle falan ilgisi yok ama bana hep bu olguyu hatırlatır. Okumadıysanız sıraya koyun bence. )

Neyse, bunu yazma sebebim şu; olay sadece mizaç ve çekirdek ailede değil. İçinde yaşadığın toplum da en az bu faktörler kadar önemli. Sosyal güvencesi olan, eğitim ve sağlık ihtiyaçları dünya kalitesinde ücretsiz karşılanan, işsizlik maaşı olan bir ortamda oluşacak şemalarla, “başıma her an her şey gelebilir” diye düşünülen bir ortamda oluşan şemaların etkisi çok farklı olacaktır. Ruh sağlığı alanında çalışan herkes bunu göz önünde bulundurmalı diye düşünüyorum. İnsanı içinde yaşadığı ortamdan izole edersen anlayamazsın.

Terk edilme şemasının şiddetinin azalması zaman alır… Bir çok deneme yanılma gerekir. Terk edilme şeması olan kişiler “bir ilişki istemeyen” kişilerle şema kimyası hissedebilirler, oysa merhemleri tutarlı ve dingin yanları güçlü kişilerle ilişki kurmaktır. Bu tür ilişkileri başta sıkıcı ve “ot gibi” diye nitelendirseler de ben devam etmelerini öneririm, “roller coaster” tarzındaki ilişkiler madde bağımlılığı gibi bir etki yapar, tutarlı ve besleyen ilişkilere alışmak bu yüzden zaman alabilir.

Terk edilme şeması olan kişilerce “sıkıcı” diye nitelendirilebilen bu ilişkileri ben müzik aleti çalmayı öğrenme aşamalarına benzetirim. Birbirini tanıyıp bir ilişki inşa edene kadar yani aleti çalmayı öğrenirkenki o sıkıcı egzersizleri yapana kadar sıkıcı… Ama daha sonrası sizin yaratıcılığınızla şenlenecek, içinde roller coaster olmayan festivallerle dolu bir ilişki olacak.

Faydalı olduğunu umarım 🙂

Sevgiyle kalın…..

Teşekkür etmek….

Teşekkür edebileceğin ne kadar çok insan varsa, o kadar zenginsin.

İlhami’ye teşekkür etmek istiyorum.

İlhami ben üniversite’de staj yaparken Selçuk Erdem’e ulaşabilmek için Leman dergisine gittiğimde, alt katta, Leman Kafe’nin kapısında gelenleri karşılayan görevliydi.

Kendimi tanıttım, bir “proje” için Selçuk Erdem ile görüşmek istediğimi söyledim, telefonumu bıraktım. O da Selçuk’a iletmiş sağ olsun, sayesinde bugün dünya tatlısı bir kızımız var.

Bugün Penguen’i son kez ziyaret ettim. Penguen’in ilk gününden itibaren yanımızda olan fuar sorumlumuz İlhami, bugün kapıdan çıkarken beni son kez uğurlayan kişi oldu. Boynuna sarılmak, bunları anlatmak, “en başından beri sen şahitsin” demek istedim. Ama ağlamamı durduramayacağımdan korktum.

Sonra Arzu. Yıllardır Deniz Hanııımmm diye karşılar. Dergiden çıkışını çoktan yapmış ama hala yardıma geliyormuş. Orada tutamadım kendimi tabii bir ağlama krizi yaşadım beş dakika kadar.

Aslında terk edilme şemam olduğu için, dergiye hiç uğramamam, böyle bir kaybı hiç umursamıyormuş gibi yapmam gerekirdi. Ama aldığım terapiler işe yaramış olsa gerek ki dolaplarla bile vedalaştım. Arada bir kaç kutu da kalem aşırdım, Günebakan’da bitmişti. Gülsüm’ün hoşgörüsüne sığınıyorum.

Gülsüm genel müdür. Dergi’ye üç yıl önce geldi. Emeklerini ödemek mümkün değil. Senin vizyonun olmasa kim bilir başımıza ne işler açılmıştı….

Ufuk… ah Ufuk ah… Günebakan’da muhasebeci beni dolandırıp da bir yıllık kazancımı elimden alınca vergi borçlarımı taksitlendirmek için günlerce uğraştın… Sen olmasan ne yapardım. Hiç bir mecburiyetin de yoktu üstelik. Seve seve yaptın, yardım etmek istediğin için sadece… Nasıl müteşekkirim sana. Daha önce söyledim ama bugün keşke bir kez daha yüzüne söyleseydim bunları. Ama o zaman deli gibi ağlardım, seni de üzerdim.

Özer Açar… Bugün seninle de konuşamadım. Ben ağlarken nasıl da zor tuttun kendini, fark etmedim sanma.  Günebakan’ı ilk kurarken çok acil iki koltuğa ihtiyacım olmuştu, koşarak geldin, Selçuk’la birlikte taşıdınız o koltukları.

Ailem oldunuz.

Dergi’nin çizerleri ön planda ama sahne arkasındaki bu ekip de en az çizerler kadar önemli. En az!

Bakın şimdi çok acayip biri daha geldi aklıma. Serdar. Dergi’nin grafikeri. Düğün davetiyemiz onun elinden çıkmıştır. Bundan güzel hediye olabilir mi acaba bir çifte?

On beş yılda belki yüze yakın kişi geldi geçti dergiden. Çok küçük bir kısım hariç ben hepsini çok sevdim. Derginin ilk yıllarında henüz Uykusuz ekibi ayrılmadan önce bir ara çalıştım mesela Penguen’de söyleşileri falan organize ettim. Yiğit Özgür, Ersin Karabulut arkadaşım oldu. Ne kadar zeki ve düzgün adamlardır, keşke tanıma şansınız olsa.

Kim bilir burada daha aklıma gelmeyen kimler, neler var…

Hayatımın en zor vedasını yaptım bugün.

Psikologlar da ağlar… 🙂

Zaman ayırıp okudunuz. Müteşşekirim. Sevgiyle kalın.

penguenson

 

 

 

 

Kalbini Korumak

Bir tanıdığım vardı… “Dı” diyorum çünkü çünkü az sonra anlatacağım tutumu dolayısıyla artık görüşmüyorum…

Bir gün adamcağızın biri bir hayvan videosu koymuş, bir pelikanın verdiği balığın peşinden koşması videosu… Bizimki hemen altına yazdı “hayvana acı çektirme, tam bir pisliksin, aç bir hayvanla mı eğleniyorsun?” diye…

Ondan korunmanın tek yolu vardı; cevap vermemek… Daha uyanık olan insanlar kendileri hiç topa girmeyip beğendikleri cevaplara like veriyorlardı.  Ama her açıklamaya cevabı vardı; mesela bunu yapan adam

“Bu pelikan bizim burada iyileştirip baktığımız bir hayvan ve çok iyi besliyoruz, veteriner kontrolünde bakıyoruz, ve bu yaptığım bizim onunla oyunumuz” yazmasına rağmen, durmadı. Aslında dramdan değil de huzurdan beslenen bir insan böyle bir cevap karşısında “ben yanılmışım özür dilerim” demeliydi…

Ondan sonra bir kaç gün boyunca devam eden kavgalar…Sabah uyanıp ilk işi oraya bakmak, kendisine cevap yazan insanların profilini incelemek, oradan bir “açık” aramak ve o şekilde kavgayı sürdürmek…

İnanamamıştım. Tam karşımda, hayatımın (o zamanlar) içinde bir troll vardı.  Ortam huzurlu olduğu zaman uykusu geliyor ancak ve ancak kavga varsa kendini canlı hissedebiliyordu. Ve ne yapıp edip bir kavga yaratıyordu.

Ama kim ne yazarsa yazsın asla ikna olmuyordu… Çünkü onun derdi başkaydı. Bu kavgadan zevk alıyordu. Yüzünde bunu görebiliyordum.

Geçen sene Dijital Topuklar isimli bir seminere konuşmacı olarak katılmıştım ve konu “Sosyal Medyada Kalbini Korumak” tı… Çok sevdiğim BlogcuAnne bulmuştu bu ismi. Linççilerden kendini nasıl korursun?

Yanıtım ; “cevap vermeyerek”

Bunu yapabilmek için;

  1. Kendinizi iyi tanıyın. Karşıdaki “ajitasyon” yani kışkırtıcılık yaptığı zaman bunu fark edebilecek kadar olaylara dışarıdan bakabilmek için mindfulness egzersizleri ile kendinizi eğitin.
  2. “Ben kendimi bildikten sonra kimseyi ikna etmek zorunda değilim” düşüncesini yaşam felsefeniz haline getirin. Diğer adıyla “onay arayıcılık” şeması. Bu tür kışkırtmaları “umursamayabilen” insanların en belirgin düşünme biçimi budur. Herkesi ciddiye almazlar.
  3. “Sevilme” takıntınızdan kurtulun. Yine onay arayıcılık şeması ile ilgili bir şey.
  4. “Mükemmellik” takıntınızdan kurtulun…. Bu tür linçlerde en çok mükemmelliyetçi insanlar yıpranır. Yanlış bir şey yapmaktan zaten çok korktukları için böyle bir tepki aldıkları anda panik halinde savunmaya geçerler.
  5. Kendinizi affetmeyi öğrenin;  her zaman her şeyi en doğru şekilde yapmak zorunda değilsiniz… Siz de saçmalayabilirsiniz, eleştirilebilirsiniz, ve sizi sevmeyen,beğenmeyen “yanlış anlayan”  bir çok insan olabilir. Bununla barışık olduğunuz anda dramdan beslenenler size asla zarar veremez.

Özetle, eğer varsa “YANLIŞ ANLAŞILMAMA”  takıntınızdan kurtulun. Depresyona girmeye en çok meyilli olan insanlar bu takıntıya sahip olanlardır. Herkesi sürekli ikna etme zorlantısı hissederler. Hem kendileri çok yorgundurlar, hem de bu takıntıları dolayısıyla gevşemekte çok zorlandıkları için çevrelerindeki insanları yorarlar.

Başka insanları kontrol edemezsiniz. Ancak kendinize karşı şefkatli ve affedici olarak herkesi ciddiye almamayı öğretebilirsiniz.

Yanlış yapmama takıntısı varsa, kendini koruma şansın yok çünkü…

Faydalı olduğunu umarım… Sevgiler…

 

Özgüven

Özgüven nedir? Başına gelenlerle ve yaşayacağın zor duygularla baş edebilme kapasitene olan inancındır. Nasıl zedelenir? Korkutularak,ezilerek ya da aşırı korunup kollanarak, her türlü zor duyguyu deneyimlemen engellenerek büyüdüysen.

Nasıl gelişir? Özgüvenli bir insanın rehberliğinde, yaş olgunluğunun kaldırabileceği kadar bağımsız olman cesaretlendirildiyse ve en önemlisi yaptığın seçimin sonundan mesul tutulduysan.

Eşini,çocuğunu,çalışanlarını,ailenin diğer bireylerini kendi “boyunduruğu” altında tutmak isteyen kişiler ne yapar bilir misiniz?

Korkuturlar.

Dış dünyanın çok tehlikeli ve baş edilemez olduğunu, herkesin tehlikeli ya da kötü niyetli olabileceğini, ailede olanların kesinlikle aile dışına taşınmaması gerektiğini söylerler. Boyunduruk altına almak istedikleri kişileri dış dünyadan izole ederler, kimse ile görüşmelerini istemez ve böylelikle özgüvenlerini aşama aşama zedelerler. 

Tutunacak bir dalları olursa kendilerini güvende hissedip bu boyunduruk düzenini sorgulamaya başlamalarını istemezler.

Onlara sorarsanız “hepbirlikte” güvende olmanın tek yolu budur; onlar boyundurukları altındaki bireyleri koruma amacındadır. Ancak içten içe aslında kendisi ve boyunduruğu altında olan herkes de biliyordur ki esas niyeti olabildiğince fazla insanı kendi boyunduruğu altında tutarak istediklerini elde etmek ve pozisyonunu korumaktır. “Gün sonunda o ne istiyorsa onun olması” herkesin bildiği ancak bir türlü dile getiremediği “Kral Çıplak!” durumudur.

Ama işler her zaman onların istediği gibi yürümez. Kimi çocuklar pasif mizaçla doğar, kimi çocuklar asi. Pasif mizaçla doğan çocuklar bu sisteme ayak uydurup kendilerini koruyabilirler. Ancak asi ve agresif mizaçtaki çocuklar bu “zorba” düzene kafa tutarlar. Kendileri hırpalanma pahasına bunu yaparlar çünkü yapıları böyledir. Asidirler. Evet, asilik ve agresiflik doğuştan gelen bir mizaç özelliğidir. Sakin ve anlayışlı, sabırlı, sınır çizebilen, özgüveni destekleyen bir ailede bu çocuklar çok iyi liderler haline gelirler.

Ancak boyunduruk altına alınmak istediklerinde kendileri de birer ZORBA haline dönüşürler.

Şimdi bu zorbalık düzeninin kuşaktan kuşağa aktarıldığı, gücü elinde tutanın tutmayana canı ne isterse onu dayatabildiği ailelerin çoğunlukta olduğu bir yer hayal edin. “Lider” tanımları ne olur? “Güçlü” olmaktan anladıkları ne olur? Sakin ve serinkanlı konuşan, herkesin sesine kulak veren, kendisini sorgulayanlara espri ile yaklaşan ve yanıldığı zaman kendini düzelten birini mi güçlü bulurlar? Yoksa gücü eline geçirdiği anda kendi doğrularını her türlü yola baş vurarak başkalarına “dayatan” kişileri mi lider zannederler? O ülkede gerçek liderlik mi vardır yoksa başa her kim geçiyorsa zorbalık sırası ve hakkı ona mı geçer? Böyle ülkelerde “insan hakları,demokrasi,özgürlük” gibi kavramlar her başa geçenin ağzında sakız olur ancak gün sonundaki gerçeklik gücü elinde bulunduranın dayattığı sistemdir. 

Çünkü şema kimyası dediğimiz bir şey var, nasıl bir ortamda büyüdüysek aynı ortamı bize sağlayacak insanlara yöneliriz, gerçekte onlarla güvende olmasak da onların yanında kendimizi güvende hissederiz. Maalesef insan beyninin böyle bir oyunu var. Kaç danışanım psikolojik ve fiziksel baskı gördüğü bir ilişki içinde olmasına rağmen “neden devam ediyorsun?” diye sorduğumda bana “Çünkü bir tek onun yanında kendimi güvende hissediyorum” cevabını vermiştir.

Çözüm? Çok sevdiğim bir siyaset bilimci vardır; Robert Putnam. Making Democracy Work isimli kitabında demokrasinin güçlenebilmesi için sivil katılımın etkisinden bahseder. Buna inancım sonsuz. 

Yani, huzurlu ve herkesin hakkının korunduğu bir sistem kurmanın sırrı büyüdüğü zaman “zorba” haline gelme riski olan çocuklara tutunacak dal vermekten geçer. Bunu yapan sivil toplum örgütleri ile çalışmayı, elimden gelen her türlü desteği sağlamayı bu yüzden seviyorum. Bir tanesi Ashoka ve Açık Toplum Vakfının desteklediği Çimen Ev. Burada AÇEV’in de etkili çalışmaları yapılıyor. Amaç çocuklarda okulu bırakma oranını azaltmak, okur yazarlığı, meslek sahibi olmayı desteklemek. “Her mahalleye bir ÇimenEv” uzun vadedeki hedef.

Aktif olarak çalışmadığım ancak sosyal medya yolu ile desteklediğim başka bir kuruluş; Hayat Sende derneği.  

Bu hafta flört şiddeti üzerine çalışan başka bir sivil yapılanma da benimle iletişime geçti, Bilgi Üniversitesi Sosyal Projeler ve Sivil Toplum Kuruluşları Yönetimi Yüksek Lisans öğrencisi bir grup kadın;  40tilkiblog.wordpress.com.

Bu upuzun ve ipince bir yol. Ama olsun. Çünkü zorbalara kafa tutanların başına ne gelir misiniz? Şu;

“Önce seni görmezden gelirler, sonra sana gülerler, sonra seninle dövüşürler ve sonra sen kazanırsın.” Gandhi

En sevdiğim sözlerden biridir. Şimdi korku ve öfkenin karışımı olan bir duygu hayal edin. Bu duygunun tam karşı ekseninde tam zıttı olan, bu duyguyu etkisizleştirme gücü olan bir duygu vardır; neşe ve güvenin karışımı olan duygu.

Sevgi!

(Bu benim kafamdan uydurduğum bir bilgi değil bu arada. Yıllara yayılmış duygu araştırmalarının sonucunda elde edilen bir “veri”. Bu konuda detaylı okuma yapmak isterseni Robert Plutchik’in kitaplarına başvurabilirsiniz.)

Konumuza dönecek olursak;

Zorbalar, sizi korkutarak ve sürekli sınırlarınızı ihlal ederek içinizdeki sevginin yerini korku ve öfkenin kaplamasını sağlarlar. Gizli silahları budur. Herkesi kendilerinin yaşadığı duygusal çöplüğe çekmek isterler çünkü bu onların bölgesidir. Bu yüzden sorgulandıkları,reddedildikleri ya da eleştirildikleri zaman asla sakin ve yapıcı konuşamazlar. Bu onların bilmediği bir dildir. Saldırganlaşarak,karşılarındakinin hassas yerlerini deşerek onları o duygusal çöplüğe, bir tür mafya dizisi ya da beyaz dizi dramına çekmeye çalışırlar. Çünkü bu onların en güçlü olduğu alandır, o çöplüğe girdiğiniz anda kaybedeceğinizi bilirler.

Çözüm? Çok iyi bir poker oyuncusu olmalısınız. Karşınızdakinin bu niyetini öngörüp   o duygusal çöplüğe düşme riskinizi yüksek olarak değerlendirdiğinizde tedbir alabilmelisiniz.

“Blöfünü gördüm” deyip bir adım geri attığınız anda bu “zorba” kişi afallayıp saçmalamaya başlayacaktır, başlangıçta en iyi bildiği şey olan dram yaratma ve karşısındakini yaralama stratejilerini daha çok uygulayacaktır ancak er ya da geç bunun işe yaramadığını gördükçe süngüsü düşecektir.

Ancak bunu hakkıyla yapabilmeniz için maddi manevi bağımsız olmanız gerekir. Zorbaların en büyük silahlarından biri de karşısındakini maddi-manevi olarak kendine bağımlı hale getirmektir. Bu bazen çok açık bir şekilde çocuğu okula göndermemek, eşinin çalışmasına izin vermemek şeklinde olur. Ama bazen de çok fazla imkan sunup, karşısındaki bağımsızlaşmak istediğinde “benim sana sağladığım rahat varken ne gerek var şimdi zorluk çekmene” şeklinde sunulan kaynaklar ya da hizmetler şeklinde olur.

Bu konu bitmez…. Yazdıkça yazasım geliyor ancak bir yerde durmam gerek 🙂

Umarım faydası olmuştur. Yukarıdaki derneklere bir göz atmanıza vesile olduysa, hatta destek olmanıza vesile olduysa ne mutlu bana.

Korku ve öfkenin karşısında içinizin neşe ve güven ile dolması dileğiyle…

Aşağılık Kompleksi

 

Kusurluluk şeması; diğer adıyla aşağılık kompleksi. Geçen gün yazdığım bir tweet çokça paylaşıldı “hürmet görmeyince köpürmek; aşağılık kompleksinin baş göstergelerinden…” diye.

Aşağılık kompleksini aşağılamak için kullanmamıştım aslında. Bu sadece psikolojik bir tanımdır. Ve aşağılık kompleksli olmak ayıp bir şey değildir. Ama üzerinde çalışmayınca hayatı hem kendine hem de çevrendekilere zehir edebildiğin bir olgudur. Ve evet, bizim yaşadığımız ülkede çok yaygın olarak görülen bir olgudur.

Aşağılık kompleksiniz varsa ilişkilerinizde ya ezen taraf olursunuz ya da ezilen. Eşit ilişki kuramazsınız. Her an foyanız ortaya çıkacakmış gibi hissedersiniz. Bunlar o kadar zor duygulardır ki çoğu zaman kendinizi aşırı çalışarak,yiyerek,uyuyarak, dış görüntünüzle uğraşarak,sürekli sosyalleşerek, aşırı spor yaparak  oyalamaya çalışırsınız. Şema terapide buna kopuk avungan mod denir. Dışarıdan bakıldığında bu kişi son derece üretkendir. Hayatının her alanı denge içinde gibidir. Kendisine sorsanız mutludur, hayatı yolundadır.

Bir başka baş etme şekli de “zorba” moddur. Kontrolcülük ve baskı kurarak olmasını istemediğin şeyleri engelleyebileceğini düşündüğün baş etme mekanizması. “Benim kontrolümde olursa terk etmez,benim kontrolümde olursa güvende olurum,kontrol bende olursa bir daha beni ezemez kimse” vb…

Bu kişiler için işler çoğunlukla yolunda gibidir. Ta ki reddedilene kadar. Bu kişiler reddedilmeye karşı aşırı hassastır. Yenilgi almayacaklarından emin oldukları yarışları tercih ederler. Bir ortama girdiklerinde terminatör gibi “burada en üstün kişi ben miyim?” “her şey kontrol altında mı” taraması yaparlar. Gevşeyemezler.

“En ……” hissetmiyorlarsa ya ortamdan uzaklaşırlar ya da öyle hissetmelerini sağlayacak girişimlerde bulunurlar; konuyu ne yapıp edip kendilerine getirirler. Muhakkak bir yanlarıyla “en ….” olmak isterler, bir yönleriyle ön plana çıkmazlarsa kendilerini görünmez hissederler. Bu sebeple çok iyi giyinir,çok yüksek sesle konuşur, sürekli espri yapar ve söz keserler. Bunca rahatsız ediciliklerine rağmen renkli tiplerdir; ta ki onayınızı alana kadar. Onayınızı aldıkları anda gözlerinde bir eşya gibi değersizleşirsiniz.

Önce sizi göklere çıkartır, büyüler ve özel hissetmeniz için çok uğraşırlar. Ancak sizi “garantilediklerini” düşündükleri anda ortadan kaybolurlar, artık o ilgiden eser kalmamıştır.

İşte bu yüzden “aklınızı başınızdan alan” kişilere karşı temkinli olmalısınız. Size tapılacak bulunmaz hint kumaşı muamelesi yapıyorsa bu eşit bir ilişki olmadığı anlamına gelir.

Bazı durumlarda bu durum “karşılıklı tapınma” şeklinde kendini gösterir.

Turgut Uyar aşağıdaki dizelerde o kadar güzel anlatmış ki bu karşılıklı idealize etme durumunu…

 

“Bir biz ikimiz varız güzel, öbürleri hep çirkin.”

Bir de bu terli karanlık.
Sonra bir şey daha var mutlak ama adını bilmiyorum.
Nereden başlasam sonunda o ışıkla karşılaşıyorum:
Yarı çıplak utanmaz bir kadın resmini aydınlatıyor.
Akşam oluyor ya, bir türlü inanamıyorum.
Oturmuşlar iri yapılı adamlar esrar çekiyorlar.
Daha bir aydınlık olsun diye içtikleri su
Sarı topraktan testileri güneşte pişiriyorlar.

Bir korkuyorum yalnız kalmaktan, bir korkuyorum,
Gündüzleri delice çalışıyorum geceleri kadınlarla yatıyorum.

Sonra birden büyümüş görüyorum ağaçları
Kısrakları birden yavrulamış
Havaları birden güneşli.

Kadınlarla yattığım yetse ya,
Bir de kadınlarla yattığıma inanmam gerekiyor.

Hoşlanmıyorum.

Bu dizelerde kopuk avungan mod var,yalnız çocuk modu var,insanlarla bağ kuramama var,sevdiğini idealize etme var… Ve tüm bunları olağanüstü bir beceri ile anlatma var elbette. Yüzlerce sayfa yazsam bu dizelerdeki kadar iyi anlatamam şemaları.

Çözüm? Klişe ama en etkili çözüm bu; içindeki çocuk ile temasa geçmek. Gerçekte neye ihtiyacın olduğunu anlamak ve bunu sana verebilecek kişilere yanaşmak. Gerçekte hayran olunmaya değil sevilmeye,anlaşılmaya,ait hissetmeye,desteklenmeye,yapabileceğimize inanmaya ihtiyacımız vardır.

Umarım faydalı olmuştur. Sevgiler….

 

 

Bilmediğini Bilmek

 

Şerif Mardin’i tanır mısınız bilmem… “Mahalle baskısı” kavramını ortaya ilk atan siyaset bilimcidir.

Ben kendisinden ders alma şansına eriştim, anlattıklarından en çok aklımda kalan iki şey oldu:

  1. Bir teoriyi ya da kavramı orjinalinden oku; o dili bilmiyorsan da metnin çevirisini oku ama mutlaka iyi bir çeviri olsun, ve yorum içermeyen orjinal metin olsun.
  2. Usta-çırak arasındaki “Nexus” kavramı; rabıta diye de çevrilir; “bağ” anlamında kullanılır. Sadece usta çırak arasında değil, bilgi üretenler arasında da vardır; hep vardı.

Ve her derste kafamıza şunu sokmaya çalışırdı; Türkiye’de insanlar okumuyor. Kavramlar üzerine okumuyor, kitap okumuyor. Onun yerine kavramların içini başkalarından, hocalarından duydukları ile dolduruyorlar.

O zamanlar sosyal medya yoktu. Ama şimdi var ve hocamın ne demek istediğini daha iyi anlıyorum. Psikolojide yeri olan “bağlanma”, “bilinç dışı”, “koşulsuz kabul” gibi kavramları konu ile ilgili hiç okuma yapmamış insanlar yorumluyor, ve hiç utanmadan “bence koşulsuz kabul şu demek…” gibi altı boş cümleler kuruyor.

O konu üzerine kavramı ortaya atan ilk teorisyenden başlayıp,sonra o teorinin eleştirilerini de okuyup,sonr akonu üzerine araştırmaları okuyup,sonra o konu üzerine uzmanlaşmış hocalarla yıllarca çalışmış olursun, ondan sonra bence “koşulsuz kabul” ya da “bilinç dışı” vb şu demek diye kendi fikrin olabilir artık…

Bunu yapamamanın bir sebebi de çocukluğunda sınırlarını öğrenmemiş olmak. Yani haddini bilmemek.

Bu yüzden , “hayır, o kavram o demek değil, aç şunları oku, sen bu kavramı yanlış biliyorsun,bak kaynaklar da burada” dediğinde her seferinde beni şok eden bir şekilde “HAYIR okumayacağım, esas sen yanlış biliyorsun” şeklinde cevaplar geliyor.

Acaba dünyanın başka hangi yerinde insanlar bu derece kitap düşmanı. Dünyanın başka hangi yerinde insanlar bu derece “okumama gerek yok ben zaten biliyorum her şeyi” modunda…

Psikolojide Dunning Kruger Etkisi denen şeye her gün bu kadar çok şahit olunca insanın ağzı açık kalıyor. Aynı duruma düşmemek için her cümlemden önce “eğer yanlış bilmiyorsam” “haddimi aşmıyorsam” diye başlar oldum. Doğrusu da bu.

Ne kadar bilirsen bil, öğreneceklerin bildiklerinden her zaman daha fazladır.

Eskiden muhatap olmuyordum bu insanlarla, zamanıma değmez diye düşünüyordum. Bir süredir farklı düşünüyorum. Çünkü aşağıda yazdığım bağlantıda okuyacağınız üzere, bu kişiler ısrarla eğitildiklerinde fikirlerini değiştirebiliyorlar.

https://tr.wikipedia.org/wiki/Dunning-Kruger_etkisi

Yani mücadele, ısrarla “hayır yanlış biliyorsun” diye diretme işe yarıyor. Bunu yapabilmek için

1.Kişisel saldırılar karşısında çileden çıkmamayı, konuyu tekrar tartışılan konuya yani fikirlere getirmeyi kendinize öğretin

2.Asla kişisel saldırı yapmayın, sadece fikirleri tartışın

3.Yanlış bildiğiniz bir konu olduğunda, ya da istemeden de olsa karşı tarafı kırdığınızda samimi olarak özür dileyebilmek üzere kendinizi eğitin

4.Öfke karşısında sinmemek, ya da karşı atağa geçmemek üzere kendinizi eğitin

5.Konunuza hakim olduğunuzdan emin olun

Bu konuda neden mi yazdım? Çünkü, şu gündemde “elim kolum bağlı” diye düşünme arttıkça umutsuzluk ve mutsuzluk da artacak. Ancak hiç bir zaman elimiz kolumuz bağlı değildir. Bu yazı bunu hatırlatacak bir not olabilir diye inanıyorum.

Sevgiyle kalın…

 

Spartalı Sevgi Kelebeğine Karşı

Ekran Resmi 2017-04-18 12.56.54

Yukarıda bu yazıya ilham olan twitter gönderisini kimliği gizlenmiş şekilde görüyorsunuz. Bu alaycı tutuma ben “spartalı” dedim kendimce. Amazon da diyebiliriz, ya da başka bir şey de. Yazanın “teletabi” diye küçümsediği kişilere de sevgi kelebeği diyeceğim. Çok yaygın olduğunu düşündüğüm bir tutum bu. Bu yazıda amacım sevgi kelebeklerinin de spartalıların da aynı şey olduğunu anlatmak.

Toplumsal bir travma içindeyiz. Depresyon ile başvuranlarda artış olduğunu gözlemliyorum. Bunun etkilerini ilerleyen zamanlarda daha da yaşayacağız. Ortada travmatik bir durum varsa bununla üç şekilde baş edilebilir:

1.Teslim ol; Bir yırtıcı gördüğünde donup kalan hayvanların savunma mekanizmasına benzetebiliriz bunu. Yok sayarak baş etme, olanları inkar etme de diyebiliriz. Sanki bir şey olmamış gibi davranma, dünya yanıyor maymunlar taranıyor tarzında bir tutum. Yukarıdaki yazarın “telatabi” diye tasvir ettiği kişiler de diyebiliriz.

2.Kaç: bu zaten kendinden açıklamalı. Yurt dışı seçeneğini değerlendirmek bu kategoride.

3.Aşırı telafi; sanki tam tersi doğruymuş gibi davranmak. Aslında çok korkmana, ezilmiş, zayıf ve çaresiz hissetmene rağmen sanki çok güçlü ve muktedir hissediyormuş gibi sarkastik konuşma, agresif tutum, ve bu şekilde davranarak kendini avutma.

Baş etme mekanizmaları yerli yerinde kullanıldığı zaman işe yarayabilir. Ancak çoğu zaman işlevsel değildir. Çünkü gerçekçi bir şekilde çözüm arayışından alıkoyar kişiyi.

Şimdi sevgili Spartalı-Amazon kardeşim, sana bir haberim var; o sevgi kelebeği ne kadar etkisiz ise sen de en az onun kadar ETKİSİZSİN ETKİSİZ!

Şu an ülkenin içinde bulunduğu duruma merhem olmak için somut olarak ne yaptın? Bir sivil toplum örgütünde mi çalışıyorsun üç kuruş maaşa? Çalışma zamanından arta kalan saatlerde bir yerde gönüllü müsün? Kaç tane sivil toplum kuruluşuna üyesin?Hadi üye olamıyorsun diyelim, kaç tane sivil toplum örgütüne gezmenden tozmandan, kıyafetinden kuaföründen birikiminden ayırıp da düzenli bağış yapıyorsun? Sen gerçekte konuşup etrafa saldırmaktan başka düzenli olarak bu vatan için ne yapıyorsun? “En azından bağırıp çağırıp etrafa saydırıyorum, bu da bir şeydir” diyorsun, o şekilde sesini duyurup bir etki yaptığına inanmak istiyorsun ama nafile. Beynin içten içe gerçeğin farkında. Aslında sen de etkisizsin.

O sevgi kelebeği diye küçümsediğin kişilerden emin ol bir farkın yok. Beynin gerçeği biliyor. Aslında kendini kandırdığını biliyor. Bu yüzden fibriomiyaljin var, migrenin var, irritabl bağırsak sendromun var… Bu yüzden sigarayı bırakamıyorsun, bu yüzden boynun tutuluyor ikide birde.

Gel bırak bu küstahlığı. Sevgi kelebeği senden daha iyi bu ülke için, çünkü onu somut bir şey yapmakla ilgil ikna etmek daha kolay. Sen bir de başkalarından akıl almayacak kadar tahammülsüzsün zayıf olmaya. Kendini affetsen, bir yumuşasan, bilge yanına kulak versen bu ülke için gerçekten bir şeyler yapmaya, elini gerçekten taşın altına koymaya başlayacaksın. Zaten o zaman etrafa sataşmaya zamanın da olmayacak.

Ne sevgi kelebeği olalım, ne de Spartalı! Zaman, kendinle yüzleşme zamanı. Zaman, dürüst ve cesur bir şekilde “gerçekten yapabileceğimin en fazlasını yapıyor muyum, gerçekten elimi taşın altına koyuyor muyum, yoksa konuşmaktan başka bir şey yaptığım yok mu?” sorusunun cevabını verme, şu kibiri üzerinden atma zamanı.

Çalışmaya devam…

Sevgiyle…