Davranış “Bilimi”

Yeterince kendini geliştiren bir kişi hiç davranış “bilimi” alt yapısı olmasa bile danışanlarına iyi gelebilir mi? Burada “iyi gelmek” tanımını açmak gerekir.

Zira bir taşın altına her hafta bir miktar para koysanız ve hiç bir şey yapmadan o taşın yanında elli dakika boyunca otursanız bir süre sonra o taş da “iyi” gelebilir. Ya da iyi gelen üfürükçüler de vardır eminim. İyi gelen falcılar, iyi gelen tarotçular da vardır. Ancak kriter subjektif olarak “iyi geliyor” diye değerlendirmek olursa sadece, o zaman danışan için en doğru olan seçime gitme olasılığımız düşebilir. Neden mi? İşin bilimine kendine adamış terapistlere soralım;

Gilbert et.al. 2008 yılında bir araştırma yapmış; ve bu araştırmada her “pozitif” duygunun ille de iyilik haline katkıda bulunmadığını görmüşler.  (Çalışmanın orjinali; http://ccare.stanford.edu/wp-content/uploads/2014/02/Feeling-safe-and-content-A-specific-type-of-positive-affect-regulating-system1.pdf)

Bu çalışma der ki; doyum, sosyal olarak güvende ve ait hissetmek gibi pozitif duygulara karşılık heyecan,kazanma gibi pozitif duyguları kıyasladığımızda ilk grup daha düşük düzeyde depresif duygu durumu ve kaygı ile ilişkili.

Bundan çıkan çok önemli bir sonuç var; sizi amaçlarınız doğrultusunda hızla başarıya götüren her çalışma, her ne kadar o anda size iyi gelse de, aslında ille de beyninizdeki tehdit algısını sakinleştirip kaygınızı azaltarak kalıcı iyilik haline katkıda bulunmayabilir. İyi hissedebilirsiniz, ancak kaygı, depresif duygu durumu ve tatmin olamama gibi duygu durumlarına bir faydası olmamıştır yaptığınız çalışmanın.

Başarılı ancak hala tatmin duygusunu deneyimleyemeyen,dışarıdan bakıldığında huzurlu ve doygun bir hayat yaşayabileceği her şeyi vamış gibi görünse de iç dünyasında farklı hisseden bir çok kişinin müsdarip olduğu budur. İşin bilim kısmına hakim olmadan herkesi birden aynı kefeye koyup heyecanlı bir başarı, kazanım elde etme,yüksek ve coşkulu hissetme halini iyilik hali ile eşlemiş sözde danışmanların da kaçırdığı bilgi budur.

Coşkulu ve heyecanlı kazanım odaklı bir mutluluk güvende hissetme,tatmin ve huzur içinde olma gibi duygu durumlarına ille de katkıda bulunmaz.

Yine, başka bir çalışmada Gilbert ve arkadaşları terapi açısından çok çarpıcı bir bilgiye ulaşmışlar. Şefkat Odaklı Terapi üzerine çalışan bu ekip katılımcılardan şefkat odaklı imgelem çalışması yapmalarını istemişler ve kalp atış hızlarını ölçmüşler. Çalışmayı yapmadan önce başka testler de uygulamışlar ve bağlanma biçimlerini,sosyal aidiyet duygularını ve kendilerini eleştirme oranlarını sormuşlar.

Çarpıcı bir sonuca ulaşmışlar;

“Kaygılı tipte bağlanmaya sahip olanlar zihinlerinde şefkat,anlayış ve sevgi aldıklarını canlandırdıklarında kendilerini tehdit altında hissetmişler. Kendilerini eleştirdikleri seslerini bir kenara bıraktıklarında hissettikleri şu olmuş “standartlarının düşeceği,bencil olacakları,şefkati hak etmedikleri, kimlik duygularının zedeleneceği”.

Bu bilgi bence bir çok şeyi açığa kavuşturuyor. Neden mi?Bu bilimsel çalışmadan çıkan sonuç şu;

Yani işin aslını esasını anlamadan, sanki elinde bir sihirli değnek varmış gibi, herkese aynı uygulamayı yapmak danışanlara zarar veren bir tutumdur. Çalışmanın orjinali için bu bağlantıya tıklayabilirsiniz:

http://self-compassion.org/wp-content/uploads/publications/Heart_rate_variability.pdf

Neden davranış bilimi için üniversite okuyoruz?Neden yüksek lisans yapıyoruz? Neden bir kaç aylık kurs ve seminerlerde kolayca öğrenilebilecekmiş gibi görünen teknikleri öğrenmek için biz psikologlar yıllarımızı harcıyoruz?

Bu çalışmaları takip etmeye, bu çalışmalara nereden ulaşabileceğimize, her çalışmaya nasıl eleştirel gözle bakabileceğimize hakim olmak için. Bu çalışmaları kongrelerde ve süpervizyonlarda hocalarımızla tartışabilmek için. Bize yardım için gelen danışanlara hakkıyla yardım edebilmek için. Yoksa otuz tane kişisel gelişim kitabı okuyup bir kaç seminere katıldıktan sonra işin “teknik” kısmına hakim olmak zor değil elbette. Bizler teknisyen değiliz.

Neden kendi psikoterapimizden geçiyoruz? Seans esnasında kendi iç dünyamızda olup bitenleri danışanlara yansıtıp onlara zarar vermemek için. Seans esnasında objektif kalabilmek, duygusal açıdan yoğun ve ağır şeylerin yaşanabildiği bu çok özel ortamda kendimizi de koruyabilmek için.

Faydalı olduğunu umarım…

 

 

“Bu halimle yeterliyim ve sevilebilirim diyebilmek….”

Ekran Resmi 2017-06-22 08.19.27

“Neşeli Günler”

Bu filmi bilmeyen yoktur herhalde. Adile Naşit ve Munir Özkul birlikte turşuculuk yapan bir çifttir. Sürekli tartışmaktadırlar zaten ama bir gün turşunun limonla mı sirkeyle mi daha güzel olduğu kavgası yüzünden ayrılmaya karar verirler, çocukları da paylaşırlar.

İzlemediyseniz lütfen izleyin. Aslında bir Türkiye gerçeğini anlatıyor.

Şahit olduğum bir tartışmadan bahsedeyim;

Zeytincilikle uğraşan bir çift. Ellerinde 20 kg’lık bidonlarla dolu zeytinyağı var. Kullanmak için küçük şişelere boşaltmak gerekiyor. Küçük şişelerden ise yalnızca  bir tane kalmış. Kavga konusu şu; o şişe kimin hakkı? (yaz boyunca ayrı evlerde kalacaklar çünkü). O şişeyi ilk kim doldurdu ve bu sebeple almak kimin daha çok hakkı?

 

Böyle bir tartışma olgunluk olarak beş yaş seviyesi. Kızımın sınıfından biliyorum. Öğretmenleri anlatmıştı, dört kız üç tenefüs boyunca bir parça hamuru ‘kim daha az aldı, kim daha çok aldı,  kime nasıl haksızlık edildiyi’ tartışmışlar. Öğretmen özellikle hiç müdahele etmemiş. Dördüncü tenefüste fark etmişler ki tartışma yüzünden bahçe zamanını kaçırıyorlar, birlikte hamur meselesini kapatıp boşverme kararı almışlar.

Bu eğitimi hiç alamadığınızı düşünün. Ne ailede ne okulda. Bir yetişkin geliyor, olaya müdahele ediyor, “siz arkadaşsınız bu kadar küçük bir şey için kavga edilir mi, hadi bakayım” diyor. Öyle bir durumda ne olur? Haksızlığa uğramışlık duygusu çocukların içinde ukde olarak kalır. Kendilerini ezilmiş hissederler. Evde de ortamın bu şekilde ‘iktidar mücadelesi’ içinde olduğunu düşünün.

Ne olur? Çözüm odaklı düşünmeyi ve tartışarak uzlaşmayı öğreneceklerine, ilişkilerini güçlendirecek ve herkes için en iyi olabilecek sonuca ulaşmak yerine, kendilerini ezdirmemek için üzüm yemek yerine bağcıyı dövmeyi öğrenirler.

Bu ezilmişlik duygusu yıllar içinde birikir ve yetişkin olduklarında işler ne zaman kendi istedikleri gibi gitmese “beni ezmeye çalışıyorlar” kök inancı tetiklenir, çatışma demek “ezilme tehlikesi” anlamına gelir, ya kazanacaklar ya kaybedeceklerdir. Küçük büyük her türlü uzlaşmazlık bir haklılık ve iktidar savaşına dönüşür. Çünkü gri bölgeler yoktur. Kazanan ve kaybeden vardır.

İnsan ilişkilerindeki hakim duyguları uzlaşma,eğlenme,barış ve huzurdan çok “eziliyor olmak ya da eziyor olmaktır”. Bu sebeple çoğu zaman ya öfke ya suçluluk içinde kendilerini hırpalarlar. 

Sonra da çok enteresan davranışlar gözlersiniz. Mesela sinemada ara olduğunda tuvalete doğru yürürken bir bakarsınız ki arkadan bir kadın hızlı adımlarla yürüyüp önünüzden tuvalete gitmeye çalışıyor.  Çünkü görüyor ki siz de aynı istikamette ilerliyorsunuz, sırada arkada kalmak istemiyor. Bu yaptığının “ayıp” olduğunu da düşünmüyor. Çünkü kendi düşüncesine göre aslında yapmaması gereken bir şey yapmadı. Uyarsanız sonuna kadar savunur da… Ya da trafikte dörtlüleri açıp istediği yerde bekleme yapabileceğini düşünür. Kendisine korna çalınmadığı sürece, arkada sıkıştırdığı trafiği görmesine rağmen, dışarıdan bir tepki almadığı için sorun olmadığını düşünür.

Bu şekilde yetişmiş bir kuşak düşünün. Ailede de okulda da bu rehberliği alamamış. Çocuk kalmış. İşte bu yetişkinler büyüyüp birbirleriyle evlendiklerinde zeytinyağı yüzünden, limon sirke yüzünden birbirine giriyor. Çünkü esas mesele “kim haklı”!!! Oysa yetişkinlerin dünyasında öğrenilmiş olması ilişkiyi besleyecek olan beceri “birlikte nasıl daha iyi yaşayabiliriz?”. Ne yaparsak birlikte kurduğumuz bu hayat herkes için daha besleyici olur?

Ve baktık ki gerçekten birlikte yaşayabilecek gibi değiliz, baktık ki “uzlaştırılamayacak farklılıklarımız var” o zaman birbirimize mecbur da değiliz. “Arkadaş olabiliriz, birbirimizi sevebiliriz ancak aynı evin içinde bir hayatı paylaşacak kadar yakın olmak zorunda değiliz.”

İngilizcede çok sevdiğim bir deyim var, “agreeing to disagree” . Aynı fikirde olmamak hususunda aynı fikirde olmak. “Farklı düşünüyoruz” deyip geçebilmek ve farklı düşünüyor olmanın ilişkiye zarar vermektense zenginleştirecek bir unsur olması. Karşımızdakine saygısızlık ettiğimizde özür dileyebilmek, ve saygısızlığa uğradığımızda da sakin bir şekilde hakkımızı arayabilmek. Bunlar çocukluktan itibaren rehberlik almadıysanız sonradan kazanmak için kendi kendinizi yetiştirmeniz gereken beceriler.

Nasıl mı?

1.Çocukluktan getirdiğiniz kök inançları ve otomatik düşünceleri tespit edin. Kitaplardan faydalanabilirsiniz. “Kitaplık” isimli bölümde önerilerim var.

2..Duygusal ihtiyaçlarınızı fark edin. Duyulmak, anlaşılmak, bağ kurmak,bağımsızlık, kendin gibi olabilmek, dinlenmek?

3. Çocuk yanınızın ihtiyaçlarını karşıladıktan sonra erişkin yanınız daha kolay devreye girecektir.

6.Odağınız haklılık ya da haksızlık yerine duygusal ihtiyaçlarınız olduğunda karşınızdaki insanın da aslında neye ihtiyacı olduğunu daha kolay görebilir hale geceksiniz.

Böylelikle, karşınızdaki sizi o çocukça tartışmaya davet ettiğinde “Davetin için teşekkür ederim, ancak ben o oyunu oynamıyorum” diyebileceksiniz. Yani kolay kolay kimse sizi kışkırtamayacak. 

Bu çok uzun bir yol… Hiç bitmeyecek bir yol üstelik. Ne kadar ilerlerseniz ilerleyin bazen tökezleyebileceğiniz bir yol. Ama bir nokta gelecek ve kendinize şunu diyebileceksiniz;

“Elimden gelenin en iyisini yapıyorum ve bu yeterli, bu halimle yeterliyim ve sevilebilirim, haklılığımı ispat etmek zorunda değilim, önemli olan karşılıklı olarak ihtiyaçların giderilmesi ve o an için giderilmesinin mümkün olmadığı durumlarda da kendini sakinleştirip olabilecek başka bir çözüme gidebilmek, yaratıcı çözümlere odaklanmak…”

Sonra geriye kalan şey yolun tadını çıkarmak…

Faydası olmuştur umarım…

Mükemmelliyetçilik; Gözden Düşme Korkusu

Herkesin sırrı, geçmişinde kara leke diye adlandırdığı bir utancı, beceriksizlikleri,düşüncesizlik ve bencillikleri vardır.  En sevdiğim deyimlerden “hiç kimse sütten çıkmış ak kaşık değil”.

Ancak ne oluyor da bazılarımız kendine karşı affediciyken bazılarımız en ufak hatayı bile kabul edemiyor? Ne oluyor da bazılarımız herkesle iyi olamayacağını fark edip kolayca sınır çizebilirken bazılarımız herkesi birden memnun etme çabası içinde kendini tüketiyor? Ne oluyor da bazılarımız bir hata yaptığı zaman samimi bir özür dileyip karşı taraf affetmezse gönlü ferah bir şekilde “elimden geleni yaptım” deyip yoluna devam edebiliyor da bazılarımız ille de karşı tarafı ikna etmek zorunda hissediyor?

Nasıl oluyor da bazı insanlar “aynı fikirde olmak zorunda değiliz, herkesin kendi düşüncesi” deyip gününe devam edebiliyorken bazıları ille de haklılığını herkese ispatlama zorlantısı içinde tartışmaları uzattıkça uzatıyor?

Ne oluyor da bazı insanlar “daha çok anlat, sana nasıl yardımcı olabilirim?” diye sorabiliyorken bazıları “evet, ama…” diye sürekli savunma ve gerekçelendirme halinde oluyor?

Yüksek Lisans esnasında psikopatoloji dersinde hocamız “Mükemmelliyetçilik de terk edilme korkusuyla bağlantılıdır” demişti.

“O kadar iyi olayım ki kimse beni bırakamasın…”

“O kadar kendi kendime yetebilir olmalıyım ki kimseye ihtiyacım olmasın, böylelikle yalnız kaldığımda üzülmeyeyim…”

“O kadar güçlü olayım ki kimse kolay kolay benden vaz geçemesin…”

“Bilir kişi (uzman) olursam insanlara verecek çok şeyim olur ve böylelikle herkes beni sever…”

Çok bozum olmuştum. Çünkü terk edilme korkusu zayıflıktı ve ben öyle bir zayıflık gösteriyor olamazdım. Zayıfları kimse sevmezdi çünkü.Bu durumda ya bana mükemmelliyetçi diyen hocalar yanılıyor olmalıydı ya da hocamız. İkisi de olamayacağına göre?

Terk edilmekten korkuyor olmanız için ille de şiddet dolu ya da terk edildiğiniz bir çocukluk geçirmenize gerek yok. Kendisi mükemmelliyetçi olan bir ebeveynle büyümek, yani kabul görmenin ancak ve ancak olması gerektiği gibi davranmaya bağlı olduğu bir ortamda büyümek de buna etki edebilir.

Çok eleştirilip baskı gördüğünüz, kendiniz olamadığınız, her saçmaladığınızda kınandığınız ya da utandırıldığınız, huysuzluk ettiğinizde ya da şımardığınızda yargılandığınız bir ortamda büyüdüyseniz de en ufak bir hatanızda gözden düşme korkusu yaşarsınız.

Bu “gözden düşme” korkusu kadar insanın elini kolunu bağlayan, yaşama sevincine limon sıkan bir korku daha var mı acaba… Gözden düşmek niye bu kadar kötü bir şey?Tamam, kimse bunu istemez. İmkan olsa hepimiz herkesin hep gözüne girmeyi isteyebiliriz çünkü insanız, sevilmeyi istemek beğenilmeyi istemek doğal olduğu kadar da sosyal ve sağlıklı duygular.

Peki, sorun ne zaman ortaya çıkıyor? Sorun, sevilmeyi,beğenilmeyi herkesin birden gözüne girmeyi, kimsenin gözünden düşmemeyi takıntı haline getirince oluyor.

Bu takıntının ne sakıncası var? Şu; hata yapmaktan, gözden düşmekten korkup potansiyelinizin çok azını kullanırsınız. Ben terapi defterine bu takıntımdan kurtulunca başladım. İlk yazdıklarıma şimdi bakıyorum, bazen utanıyorum, ne kadar saçmalamışım diye. Bazılarını ise çok beğeniyorum. Bundan beş yıl sonra da şimdi yazdıklarım için aynı şeyleri söyleyeceğim.

Daha güzel olanı, beş yıl önce de bu saçmaladıklarımı fark edenler vardı ve ben bazı zamanlarda gereksiz yere savunmaya geçmişim şimdi anlıyorum. Şimdi bu konuda kendimi geliştirdiğim için de kendimle gurur duyuyorum. Beş yıl önce eleştirenler olduğunda “takip etmeyi bırakın beğenmiyorsanız, bu benim düşüncem” diyordum. “Neden bırakayım, faydalanıyorum” diyenler oluyordu, şaşırıyordum ve öğreniyordum. Siyah-beyaz düşünce biçimim ayağıma dolanıyordu. Bir çok kişi farkında olmadan bu şekilde benim kişisel gelişimime en az terapi sürecim kadar katkıda bulundu.

Şu “beğenmeyen küçük oğluna almasın” tutumu insan ilişkilerini mahvediyor. Geçmişimde en çok ayağıma dolanan otomatik düşüncemdi. Şimdiyse farkındayım ki hiç bir şey bu derece keskin hatlı değil. Herkesin katlanılmaz yanları var, ve gerçek sevgi bu katlanılmaz yanlarınla temasta olup çevreni yorduğunu fark edince kendini değiştirmeye and içmek.

Göz önünde oldukça gözden düşme olasılığınız da artar. Ancak hem kendinize hem de başkalarına yararlı olma olasılığınız da. Kimsenin gözünden düşmek, saçmalayıp ayıplanmak istemiyorsanız hiç insan içine çıkmamanız, risk almamanız gerekir.

Kendi kabuğunun içinde mükemmel bir yaşantı sürebilir ya da dünyaya açılıp eleştirilmeyi göze alabilirsin. İkincisini seçerseniz çok acı çekeceksiniz, ancak potansiyelinizi sonuna kadar zorladığınızın bilincinde olarak yaşıyor olmak inanın buna değecek.

Benim bu yaz için hedefim, onca yıllık terapi görmeme rağmen hala daha ara ara hortlayan “aman yanlış anlaşılmayayım, aman hata yapmayayım” takıntımı daha da zayıflatmak. Bitirmek demiyorum, zayıflatmak diyorum çünkü şemalarımız tamamen silinmez. Şemalarımız, bilinçli farkındalık (mindfulnes) ve davranışsal egzersizlerle, ve etrafımızda bizi olduğumuz gibi sevebilen insanlarla çok çok zayıflayabilir.Sesleri duyulmayacak kadar kısılıp kırk yılda bir çok uç bir şey olduğunda açılacak hale gelebilir. Daha ne olsun zaten?

Faydalı olduğunu umarım…. Sevgiler…

 

Dünyada Görmek İstediğin Değişimin Kendisi Olmak…

Yapıcı olmak ve alttan almanın farkı; yalnızca ilkinde herkesin birden adil olarak ihtiyaçlarının karşılanabilmesidir.

Eğer geçmişinizde ihmal öyküsü varsa, haksız yere sürekli eleştirildiyseniz, kaldıramayacağınız sorumlulukların altında ezildiyseniz, insan ilişkilerinde sık sık ya da yalnızca bazı tetikleyiciler olduğunda sıkıntı yaşayabilirsiniz. Bizim ülkemizde ezilmeden büyümüş olmak, hele ki herkesin çalıştığı bir ailede büyüdüyseniz, zaten neredeyse imkansız. Mesela benim annem kardeşimi 40 günlükken bırakıp işe gitmek zorunda kalmış. Şu an insan hakları ihlali gibi görünen bu dehşet verici zorunluluk yüzünden o kadar çok çocuk ve aile hırpalanmış ki… Hep diyorum, insanı içinde bulunduğu sosyal çevreden koparıp ele alamayız.

Hani yurt dışına çıkınca hep şaşırıyoruz ya insanların sakinliğine, medeniyetine,kibarlığına,sırada beklemelerine,trafik kurallarına uymalarına…

Mesela ben Türkiye’de bir restorana girdiğim zaman eğer ortamda böyle bir ülkeden biri varsa hemen anlıyorum. Yüzü ışık saçıyor. Yolda yürürken karşıdan gelen birini “ne kadar huzurlu bir yüzü var” diye düşündüğüm anda yüzde doksan İngilizce konuşuyor oluyor. İnsanların yüzüne yansıyan bu “huzur ve ışık saçma” ifadesinin bir sebebi var; bu insanlar doğduklarından beri kendilerini güvende hissediyorlar ve geleceğe dair de hem güven hem de umut duyguları var.

Başka bir deyişle, onaran duygular vardır. Serotonin, oksitosin salgıladığımız duygular. Güven,sevgi,gevşemişlik gibi isimler takarız bu duygulara. Bir de kortizol salgıladığımız duygular vardır, başımıza gelecek kötü şeylere hazırlarlar bizi. Şimdi düşünün, 40 günlükten itibaren beynini istila eden kimyasal serotonin ve oksitosin değil de kortizol olan biri yetişkin olduğunda ne hale gelir? Cevap; büyük ihtimalle kafasının içine yaşayan, önceliği kendini korumaya almak olan, sorunlardan bezmiş, bir şekilde bir çözüm bulunabileceğine dair inancını yitirmiş… İlişkilerde sorun çıktığı zaman da, bu sebeple, ya ezmeye çalışan ya da hiç sesini çıkarmayan. Ya ezen ya da ezilen olmak dışında bir seçeneği olduğunu düşünmeyen…

Çoğunluk bu şekilde ise, ülkeyi yönetenler de doğal olarak bu zihniyette olur. Başa geldiklerinde onlar için ezilme devri nihayet bitmiştir, sıra ezen olmaya gelmiştir. Verdikleri en ufak bir ödünü o ezildikleri günlere geri ışınlanacakları bir tehdit olarak algılarlar. Başa kim gelirse gelsin mantık aynıdır. Terapistimin en sevdiğim sözüydü “Her zalimin içinde bir mazlum, her mazlumun içinde bir zalim vardır…”

Çözüm? Benim bilgim bu kocaman soruna çözüm önermeye yetecek düzeyde değil. Siyaset Bilimi yüksek lisansı yaptım yalnızca, üzerinden de on yıl geçti. Ekonomi alanında çalışan hocaların eserleri ve sosyoloji bilgisini birleştirebilenler, tarih bilgilerini de işin içine karatarak bu alanda daha iyi yorum yapabilecektir. Haddimi aşmak istemediğim için çözüm konusunu uzatmıyorum.

Ancak bir psikolog olarak günlük hayatta, bireyler ne yapabilir ile ilgili yazmak istiyorum. En sevdiğim sözlerden biri ile işe başlayalım “Dünyada görmek istediğin değişimin kendisi ol…” (Gandhi).

Analiz ve tespit tabii ki ilk adım. Sonraki adım? Şu ezilmişliğimizle bir yüzleşelim önce. Bir sorun çıktığı anda aklımızdan geçen ilk düşünceyi bulmaya çalışalım. Anahtar bu ik cümlede. Diyelim karşınızda size iş yıkmaya çalıştığını düşündüğünüz bir iş arkadaşınız var. Son derece kendini haklı görerek gelip size iş “kilitleme” hamlesini yaptı. O anda aklınızdan ilk ne geçiyor? “Bana iş yıkmaya çalışıyor” diye düşünürseniz başka, “benden yardım istiyor” diye düşünürseniz başa tepki verirsiniz. İlkinde ya içerleye içerleye kabul eder ve daha sonra başka bir yerde acısını çıkartırsınız (dedikodusunu yapar ya da surat asarsınız), ya da terslersiniz. “Benden yardım istiyor” diye düşünürseniz de kendi iş yükünüzden bahseder, elinizden gelen en fazla yardımı önerir ve ondan sonrası için de içiniz rahat bir şekilde gününüze devam edersiniz.

Ancak “ezilmiş” yanınız devreye girerse karşınızdaki ile sorun çıkmasından ödünüz kopar. Çünkü bu sevilmeme ihtimaline işarettir. Reddetseniz artık sizi sevmeyecek, kabul etseniz de ezilmiş hissedeceksinizdir. “Elimden gelenin en iyisini yaptıktan sonra benimle ilgili ne düşündüğü beni ilgilendirmiyor” diyebilmek zor olacaktır.

Karşınızdakinin size karşı tutumu onunla ilgili değil, sizinle ilgili bir sevilemezlik, değersizlik meselesine dönüşecektir.

Daha dün yaşadığım bir olayı anlatayım. Bir firmas ile telefonda görüşüyorum. Bir fiyat verdi.Ben de başka şirketlerden de teklif alıp geri döneceğimi söyledim.Aklımdaki rakamı sordu. Söylediğimde son derece saygısız bir kahkaha attı. Eski Deniz olsa öfkelenirdi.Bu saygısızlığı üstüne alınırdı. Müşterisi ile nasıl bu şekilde konuşur derdi… Bu sefer ne yaptım? Bir kaç saniye sessiz kaldım. Sonra saygılı bir şekilde “mazot şu kadar,bir günlük yövmiye şu kadar,üstüne de kar koyunca çok mantıklı geldi bana” dedim. Bir sonraki cümlesi aklımdaki rakamı teklif etmek oldu.

İnsan terapi ile değiştikten sonra hayatın ne kadar kolaylaştığını görünce kendine şu soruyu soruyor; “Yahu bu kadar basit miymiş yani… ”

Hem çok basit hem de çok karmaşık… Ne mi? Dünyada görmek istediğin değişimin kendisi olmak…

Faydalı olduğunu umarım. Sevgiyle kalın…

 

 

Etiketleme ile Savaşımız…

Etiketlenmek!!! Psikolojinin en büyük sorunu. Bence ruh sağlığı alanında çalışanların en büyük sorumluluğu etiketlenme ile savaşmak.

Bir örnek: otizmli bir çocuk bir arkadaşına vurduğunda kıyamet koparken, doğal gelişimi  olan bir çocuk bunu yaptığında “çocuktur, her çocuk yapabilir” diyen okul yönetimleri ve veliler. Buna “önyargı” denir.

İnsanlar bipolar teşhisi aldıklarını söyleyemiyorlar. Hele ki ilaç kullanma, psikolog yardımı alma, bunlar ülkemizde hala da en yüksek eğitimli kesimde bile “önyargı” ile etiketleniyor. Gelişmiş ülkelerde durum nasıl? Otizm bir öğrenme farklılığı olarak geçiyor mesela. Üstelik bu farklılığın doğal gelişimi olan çocuklar için de bir gelişim fırsatı olduğu düşünülüyor. Gelişmiş ülkelerde her türlü farklılık kucaklanıyor, mesela göçmenler. Londrada bir çok devlet okulunda dünyanın her yerinde gelme, henüz İngilizce’yi öğrenmemiş çocuklar var. Forumlara girip okuduğunuzda velilerin bu renkliliği bir avantaj olarak gördüğünü anlayabilirsiniz. Aralarda tek tük “çocuğum olumsuz etkilenir mi?” endişelerini de okuyabilirsiniz. Ancak küçümseme ve önyargı yoktur onlarda bile. Konuşmaya, ikna edilmeye açıklardır.

Bizim eğitim ve çalışma hayatı sistemimizde ise “farklı olan tehlikelidir” düşüncesi hakim.

Bizi bu önyargı bitirecek. Etiketlenmenin zararını en çok gören iki grup da narsizm ve borderline örüntüler. Durum o kadar vahim ki, güvendiğim meslektaşlarımın bile herkese açık platformlarda “aman bunlardan uzak durun” diye yazılar paylaştığını görüyorum. Elbette borderline,narsist ya da otizm örüntüsünde olan kişilerle yaşam kolay değil. Ancak onlara nasıl yardımcı olunabileceğini yazmak yerine etiketlemeye yol açacak öneriler yazmak insanların zaten yanan canlarına bir bıçak darbesi daha ekliyor.

En sevdiğim psikologlardan biri, Dr. Marshall Rosenberg bütün teorisini etiketlemenin yanlışlığı ve yıkıcılığı üzerine kurmuştur. Tüm kitaplarını tavsiye ederim. En bilineni “Şiddetsiz İletişim”dir.

Peki nereden geliyor bu önyargılar? Teşhis, kategorileme, etiketleme insan zihninin doğal evrimsel eğilimi. Kategorileme yaparak anlamlandırıyoruz, beynimiz kategorilere sokarak organize bir şekilde düşünebiliyor. Hatta kategorileme yapabilmek insan olarak bizi en güçlü yapan yanlarımızdan biri.

Sorun, her zamanki gibi her şeyi ille de bir kategoriye sokma “zorlantısı” hissettiğimiz zaman ortaya çıkıyor. Beynimiz, doğal evrimsel eğilimi gereği bir uyarıcıyı (insan,hayvan,şekil vb..) bir kategoriye sokamadığı zaman anlamlandırmakta güçlük çekiyor. Bu insanca ve doğal eğilimimiz bazen hayat kurtarıcı olsa da (ağzından salyalar akarak koşan bir hayvan tehlikelidir) bazen de önyargılara yol açıyor.

Farklı gelişen, farklı düşünen, duygu regülasyonu yapmakta güçlük çeken insanlar etraflarına yaşattıkları zorluklardan çok daha fazlasını kendileri çekiyorlar, en büyük acıyı onlar yaşıyorlar. Eğer yakın çevrenizde bu şekilde yardıma ihtiyacı olan biri varsa ona destek olabilmek için elinizden geleni yapmaya çalışın. Artık bir çok yaklaşım kişiyi bireysel olarak değil, çevresiyle birlikte ele alarak değişim olabileceği yönünde önerme yapıyor. Biliyorum, çok zor. Biliyorum haksızlık gibi geliyor size. Biliyorum, çevrenizde “normal” örüntüde insanlar ve onların ailelerini gördükçe isyan etmek “bu benim suçum değil” neden ceremesini ben çekiyorum!!! demek istiyorsunuz. Emin olun aynı sizin gibi hisseden milyonlarca kişi var dünyada. Kendinizi tüketmeden, etiketlemeden, elinizden gelen ne ise onu yapın yeter.

İşin bize düşen en büyük sorumluluk kısmı önyargılarla savaşmak. Bir arkadaşım mesela sınıfta otizmli çocuk istemiyordu “sınıfın düzenini bozuyor” diyordu. Oysa sınıf düzenini bozan bir çok çocuk olabilir. Onlarla ilgili bir şey yapma ihtiyacı hissetmiyordu. Ama  söz konusu “otizm” olunca veliler aralarında imza bile toplayabiliyor “ya o , ya biz, yoksa okuldan alırız” diyorlar. Sınıfta devlet korumasında olan bir çocuk varsa da benzer tepkiler olabiliyor. Benim en çok canımı acıtan da bu. Korunmaya muhtaç çocuklar için çalışan her kim varsa saygım sonsuz. Bu ülkenin en büyük sorunu bence bu “önyargı” meselesi. Durumun vehametini göstermek için yazdığım bu can yakan örnekler için affınıza sığınıyorum.

Çevrenizde bu şekilde “farklı gelişen,farklı düşünen,farklı öğrenen,farklı duygulanım yaşayan” birileri varsa onlar için üzülmek yerine onların güçlü yanlarını görerek işe başlayın. Mesela bipolar kişiler çok yaratıcı olurlar, narsistik örüntüde olanlar etkileyici satışçılardır, liderlik becerileri güçlüdür, borderline örüntüdekiler çok renkli deneyimler yaşatabilirler dostluklarıyla. Daha neler neler…

Farklılığım, en güçlü yanım!!! demek için yapıyorum bu mesleği. Umarım biraz da olsa birilerine merhem olabilmişimdir bu yazı ile. Ve umarım önyargıları kırmak konusunda bir arpa boyu yol alınmasına katkım olmuştur.

Aşağıda en sevdiğim çizerlerden biri olan Gemma Correll’in etiketlenmekle savaşmak için empati kurulmasına katkıda bulunma amacıyla yaptığı çizimleri bulabilirsiniz. Ve siz de deneyiminizi ya da bir yakınınızın deneyimini resmetmek isterseniz seve seve sosyal medya hesaplarımda paylaşırım. Hatta teşvik ediyorum, lütfen yapın.

 

“Bordeline Kişilikte şöyle hissedersin; her an ayağının altındaki halı çekilecekmiş gibi…”

border

“Depresyon; berbat bir gemilerin batıyor olması hissiyatı…”

depress

 

Sert Kabuk

Doğada en sert kabuğu olan canlılar içi en yumuşak, zarar görmeye en açık olanlardır. Mesela midye.

Ego, aşağılık kompleksi gibi kavramlar küçümseyici, hakaret amaçlı kullanılıyor diye gözlemliyorum. Bu yazı bu yanlış anlaşılmayı düzeltmek için var. Çünkü bu kavramlar yalnızca ve yalnızca “insanca” durumları tanımlamak için var. Aşağılık kompleksi ile baş etmek için “aşırı telafi” yöntemini kullanıp sanki herkesten üstünmüş ve hiç bir zaafı yokmuş gibi yaşayan, hayatı yakınları için zindan eden zorbalar yok mu? Elbette var. Ancak bu onların yardıma ihtiyacı olduğundan başka bir anlama gelmiyor. Bu yardım bazen çok net sınır çizmek de olabilir, bir süre ilişkiye ara vermek de.

Mesleğe ilk başladığımda “asla çalışamayacağım” danışan gruplarını listelemiştim. Listenin başında çocuk tacizcileri geliyordu. Ve hayvanlara işkence edenler, ve tabii ki insanlara… O zamanlar çok daha katı tanımlarım ve hassas noktalarım vardı. Ancak yaptığım seans sayısı arttıkça her türlü duygunun insanca olduğu ve aslında bu insanların da çok fazla yardıma ihtiyacı olduğunu anlamaya başladım. Bir çocuk tacizcisinin geçmişine baktığınızda çok büyük ihtimalle kendisinin de ağır tacize uğradığını görürsünüz. Şu soruyu kendine sormakta fayda var; Ne malum aynı şeyleri yaşasaydın belki sen de böyle olacaktın, hatta belki çok daha fazlasını yapacaktın?”

Anlayacağınız “egom” törpülendi. Başka bir deyişle içimdeki o kırılgan ve yumuşak parça güçlendi. Artık eskisi kadar sert bir kabuğa ihtiyacım yok. Bu ne demek?

Her şey “ego” yüzünden oluyor diyenler var ya… hani egoyu terbiye etmenin her derde deva olduğunu söyleyenler…İşte o “ego” olmasa içerideki o kırılgan ve yumuşak parça hemen eziliverir. O yumuşak parçayı güçlendirmedikçe istediğiniz kadar dışarıdaki o sert kabuğu törpüleyip inceltin, işe yaramayacağı gibi insanın özgüven duygusunu daha da zedeleyebilir bile.

O “yumuşak” parça içimizdeki kırılgan ve yaralı çocuktur. Belki büyürken tek başına kalmıştır. Belki ders ve başarı baskısı altında ezilmiştir. Belki hayatta kalma modunda olan bir ailede büyümüştür, kolayca zarar görebileceğine çok inanmıştır, kendini güvende hissetmiyordur. Belki çok eleştiri aldığı mükemmelliyetçi bir ailede büyümüştür ve bir açık vermemesi gerektiğine inanmıştır. Belki her şey yolunda gitmiştir ve sadece mizacı gereği çok kolay etkilenebiliyordur. Belki sorun ailede değil ilkokul öğretmeni ya da bakım veren başka bir kişi ile yaşadıklarındadır…

“Ego” çok geniş anlamda kullanılan bir kelime haline geldi. Freud ilk kullandığında şimdiki yaygın anlamından farklı bir tanım yapmıştı. Yargılayıcı ve ahlakçı süperego ve dürtüsel id arasında gerçeklik dengesi kuran yanımız demişti ego için. Burada çok özet yazıyorum, elbette… Ancak günümüzdeki yaygın kullanımı çok kafa karıştırıcı. Çünkü bazı insanlar böbürlenmek için de “ben çok egolu bir adamım” gibi cümleler kurabiliyor. Sanırım demek istediği “güçlü ve özgüvenli bir adamım, kendimi ezdirmem” oluyor. Bu cümleyi duyduğum anda da (artık) gözümün önüne hemen midyenin içindeki  o yumuşak parça geliyor.

Oysa, eskiden olsa sadece kabuğu  yani “egoyu” görürdüm. Sonra da o kabuğu kendime tehdit olarak algılardım; “fırsatını bulursa beni ezer bu insan” diyen otomatik düşünceme kendimi kaptırırdım. Ve o kabuğu kırmak için elimde ne kadar kesici alet varsa kullanırdım. Sonuç; ego savaşları. Oysa bu savaşlardan kimse kazançlı çıkmaz.

Çare? Çare, kabuğun içine hapsettiğin o yumuşak yanınla birlikte yaşamayı öğrenmek. Zaafları, beceriksizliklerini ve en önemlisi sevilemez yanlarını yanına almak. Bu sonuncusu çok kritik. Hepimiz az çok beceriksizliklerimizle barışabiliriz, insanca bulabiliriz. Ama iş “sevilemez” “rahatsız edici” “insanları uzaklaştırma potansiyeli olan” yanlarımızla yüzleşmeye gelince “egomuz” kendini korumak için hemen kumandayı devralır. Yani savunmaya geçer.

Şimdi gelelim en önemli kısma; bunda hiç bir sakınca yoktur! Egomuz olmasa sürekli ağır depresyonda olurduk, hakkımızı savunamazdık. Sorun ne zaman ortaya çıkar bilir misiniz? Sadece ego ile yaşadığımız zaman. Örneklendireyim; fırtına varken kalın kaban giymek sizi korur ancak bahar geldiğinde de giymeye devam ederseniz hasta olursunuz. Ego da rekabetin olduğu, kendinizi korumanız gereken ortamlarda işinize yarar.

Ancak olur olmadık her yerde kullanılınca ayağınıza dolanır. Mesela samimi ilişkilerinizde devrede olduğu zaman insanlar sizden çekinmeye başlar. Rahatsız oldukları yanlarınızdan bahsetmek istemezler. Ve bu yakınlaşmanızı engeller. Başka bir zararı da potansiyelinizi gerçekleştirmek alanında olur. Psikolojide “self serving bias” diye bir kavram vardır; “kendine hizmet eden yanlılık”. Bir çok insanın başarı konusunda başına her ne geliyorsa bu insanca yanlılıktan gelir. Açayım; yüksek not alınca “ben aldım” düşük not alınca “öğretmen verdi” diye inanmak. Yani başarılarını kendine başarısızlıklarını ise dış etmenlerle, kendine yapılan haksızlıklarla açıklama eğilimi.

Bu yanlılık geçici bir süre insana kendini iyi hissettirebilir. Ancak uzun vadede sorumluluğu alıp harekete geçmenin önünde engel olduğundan potansiyelinin varabileceği en üst noktaya varmak çok zorlaşır.

Bir de bunun diğer ucu vardır. Her türden başarısızlığı ve aksaklığı kendi sorumluluğu olarak görmek, kendinden bilmek. “Locus of control” (kontrol merkezi) denen bir kavramdan da bahsetmek isterim; hayatta yaşadıklarımızla ilgili kontrolün ne kadar kendi elinizde, ne kadar dış faktörlerde olduğuna dair inancımız duygu durumumuzu ve yaşam tarzımızı belirler. Çok güçlü bir “iç kontrol” odağınız varsa isterseniz her şeyi değiştirebileceğinize inanırsınız. Başarılarla ilgili kendinizle gurur duyarsınız ancak başarısızlıklarla ilgili sürekli şu cümle ile kendi kendinizi hırpalarsınız;

“Düşünebilmeliydim, akıl edebilmeliydim, yapabilmeliydim….”

Bu sebeple, iç kontrol odağı güçlü insanlar dış kontrol odağı güçlü insanlara nazaran depresyona girmeye daha meyillidir. Sorumluluk duyguları güçlüdür, çevrelerinde güvenilir insanlar olarak bilinirler ancak “eğlence” onlardan sorulmaz. “Ciddi” insanlardır. Mesleklerini de genellikle bu güçlü yanlarını kullanabilecekleri şekilde seçerler (hukuk). Ancak gevşeyemezler. Bu kişilerin en etkili merhemi dış kontrol odağı güçlü insanlarla arkadaşlık etmektir. Yani “akışa bırak” modunda olanlarla. Akışa bırakabilen insanlar da rahat ve eğlencelidir, onların yanında kendiniz gibi olabilirsiniz. Ancak başınız sıkıştığında akıl danışmak için ilk tercihiniz olmazlar.

Kalıcı iyilik hali ne biliyor musunuz? Yukarıdaki iki tip kontrolün ortasında olabilmek. Bazı şeyler elimizde, bazıları değil… Sorumluluğun bazen büyük bazen küçük bir kısmı bizim elimizde, bazen hiç değil.

Ancak bunu yapabilmek yalnızca bir sonuç. Neyin sonucu? Yazının başında bahsettiğim o “yumuşak” parçayı güçlendirebilmenin, yani “sevilemez , çekilmez” yanlarınla yaralanmadan yüzleşebilmenin bir sonucu. Bu yüzleşmeyi de lütfen kendinizi güvende hissettiğiniz bir ortamda, çok güvendiğiniz kişilerle yapın. Sizin iyiliğinizi istediğinden emin olduğunuz kişilerle. Bu bir terapist de olabilir, bir arkadaşınız da… Aksi türlüsü yüzmeyi okyanusta öğrenmek gibi olur. İçinizdeki yumuşak parça bir daha dışarı çıkmamak üzere o sert kabuğun içine kapanabilir.

Her zamanki gibi bir kitap önerisi ile bitirelim; Alice Miller, Yetenekli Çocuğun Dramı.  “Ego” diye tanımladığımız şeyin olası kökenleri ve olası merhemler için en sevdiğim kaynaklardan biri. Ben çok faydalandım. Umarım sizin de işinize yarar.

 

“Hayır” diyebilmek (mi?)…

Mutluluğun formülünü “hayır” diyebilmekle açıklayan teoriler var. Yani bireysellikle. Ne kadar bireysel olursan o kadar mutlusun derler. Bireysel olabilmek için de sınır çizebilmelisin ve sınır çizebilmenin yolu da hayır diyebilmekten geçer diye iddia ederler. “Sınır çizme” konusunun bu yüzden yanlış anlaşıldığını düşünüyorum.

Oysa insan olmanın getirdiği bir çok zaaftan biridir reddedilmekten hoşlanmamak. Hiç kimse reddedilmeyi sevmez. Seçenek verilse herhalde hepimiz her istediğimiz olsun isteriz, hem de istediğimiz anda. Oysa hayatın gerçekleri buna izin vermez ve zaten “büyümek” dediğimiz şey bununla barışma sürecidir.

Hayır diyemeyenler de karşılarındakinin hoşuna gitmeyecek bir şey yapmak istemezler. Ve bu da son derece insancadır. Sevilmek, kabul görmek isteriz.

Ancak sorun sevilip kabul görmek uğruna hiç bir zaman kendi önceliklerimizi belirleyemediğimiz zaman ortaya çıkar. Başka bir sorun da diğer uçtur; karşımızdakinin ihtiyaçlarını gözetmeyip hep kendi önceliklerimizi bastırdığımız zaman.

Bu çok zor bir denge. İnsan ilişkilerindeki tüm çatışmalar da bu dengeyi kurmaya çalışırken olur.  Bu dengenin kurulmasının en zor olduğu insanlar da haklılık şeması güçlü insanlardır. Verdiğiniz her ödünde bir adım daha fazlasını isterler.  Bu yazıyı biraz da bu durumda olanlara faydalı olma umudu ile yazıyorum.

“Hayır” dediğiniz anda makul bir insan bile otomatik olarak savunmaya geçebilir, ki haklılık şeması olan biri zıvanadan çıkar.  “Hayır” demeliyim!!! diyebilmeliyim!!! diye kendinizi hırpalamak, ve diyemediğinizde “Ne kadar eziksin!” diye tekrar kendinizi cezalandırmak yerine şu soruyu sorun;

“Neye evet diyebilirim? Buna şu an evet diyemem ama ne zaman neye evet diyebilirim? Bir düşüneyim…”

Bu son anda kalmanız beklenen bir toplantı olabilir, gitmek istemediğiniz bir iş seyahati, ya da pazarlık-uzlaşma gerektiren herhangi bir insan ilişkisi. İnsan ilişkisinin olduğu her yerde çatışma,uzlaşma,pazarlık hep olacak. Bu “evet diyebilme” becerisini kendinize kazandırırsanız çatışmadan eskisi kadar korkmayacağınızı düşünüyorum. Hatta daha büyük bir iddiam bile var; uzlaşma becerileriniz geliştikçe, çatışma insalarla sizi daha çok yakınlaştıracak bir beceri haline bile dönüşebilir.

Evet diyebilme, yani sağlıklı çatışma becerilerini geliştirebilmek için;

1.İnatçı çocuk modunuzla yüzleşin; işin en zor kısmı budur. Eğer eleştirilerek,”ezilerek”, ihmal edilerek,yalnız hissedip tek başınıza çok şeyi üstlenerek büyüdüyseniz güçlü bir inatçı çocuk modunuz olabilir. Zamanında bu “inatçı çocuk” modunuz sizi ayakta tutmuştur, bir çok şeyin tek başınıza üstesinden gelmenize olanak sağlamıştur. Ancak yetişkinlikte inatçı çocu modunuz devam ediyorsa,  bazen uzlaşılabilecek şeylere “hayır” derken bazen de sırf bir sebeple karşınızdakinden çekindiğiniz için kendinizi çok zorlayacak da olsa “evet” derken bulursunuz kendinizi.  İnatçı çocuk modu yalnızca çocukken, yani başkalarına muhtaçken ve bu muhtaçlık ilişkisinde ihtiyaçlarınız karşılanmıyorken işinize yarayacak bir moddur. Bir yetişkin olarak ise çoğu zaman ayağınıza dolanır. Bu yüzden inatçı çocuk modunuza zamanında size verdiği hizmetler için kendisine teşekkür ederek veda edin. Mindfulness teknikleri bu aşamada işe yarayacaktır. Detay içn Mark Williams, “Farkındalık” isimli kitaptan yararlanabilirsiniz.

2.Bir yanılgı daha; “insan mutlu olmak istiyorsa önceliği kendine vermeli”; Fedakar olunmalının zıttı. Oysa öncelik “insan ilişkisi” olduğu zaman kalıcı iyilik haline gitmek daha olası. Bir çok araştırma insan ilişkileri alanında beceri geliştiren insanların hem daha mutlu hem de daha başarılı olduğunu gösteriyor. Daniel Goleman’ın kitapları bu konuda aydınlatıcıdır, detaylı okuma yapmak isterseniz faydalanabilirsiniz.

3. “Neye evet diyebilirim?”  konusunda samimi olun. “Şunu yapamam demeden önce; senin için şunu yapmayı çok isterim, içmden gelerek yapabileceğim, elimden gelenin en iyisi bu…” dediğiniz zaman karşınızdaki eğer makul biriyse memnuniyetle uzlaşacaktır. Eğer inatçı çocuk modunda biriyse de o an için bir bahane üretip “bunu daha sonra konuşalım” deyin. Hiç kimse sürekli makul ve olgun bir yetişkin modunda olamayacağı gibi, sürekli inatçı çocuk modunda da olamaz. Bu şekilde davranarak karşınızdakinin içinde zaten olan sağlıklı erişkin modunun ortaya çıkmasını cesaretlendirirsiniz. Bunun kolay olacağını söylemiyorum. Yoğun çaba ve emek ister. Bu yüzden ilişkide olmaya mecbur olduğunuz ya da istediğiniz insanlarla uygulayın. Yoksa tükenirsiniz.

4. Karşınızdakinden yardım isteyin; “senin için … yapamıyorum ancak ne yaparsam işin görülür?” Ya da senin için şu anda bunu yaparsam şöyle bir zarar göreceğim, bunu nasıl telafi edebiliriz? diye sorun.

Bazı durumlarda tüm bunların ne yaparsanız yapın işe yaramayacağını biliyorum. Çalıştığım ilk şirketten ayrılma sebebimdi. Travmatize olduğum bir sekiz ay geçirdim diyebilirim. Yazılan rapordaki noktanın büyüklüğüne takılan bir patron vardı. Evet, doğru okudunuz noktanın büyüklüğü…. Noktanın puntosunu beğenmez değiştirirdi… Dolayısıyla her gece dokuz on gibi çıkardık. Ama özellikle cuma akşamları, çünkü kendisi cuma gecelerini yalnız geçirmekten hoşlanmazdı ve ertesi gün de istediğimiz gibi uyuyabileceğimiz için kalmamız gerektiğini düşünürdü.  Aradan on beş yıl geçti hala hatırladıkça tüylerim diken diken olur bazen. Böyle bir insanla uzlaşmak mümkün değildi. Oradan ayrılmak dışında seçeneğim yoktu.

Bazen de tek seçenek bitirmek. Öyle olmadığı zamanlar için, uzlaşma ve işbirliği yapma becerinizi ne kadar geliştirirseniz o kadar eğlenceli bir hayatınız olur…

Umarım faydalı olmuştur…