Teşekkür etmek….

Teşekkür edebileceğin ne kadar çok insan varsa, o kadar zenginsin.

İlhami’ye teşekkür etmek istiyorum.

İlhami ben üniversite’de staj yaparken Selçuk Erdem’e ulaşabilmek için Leman dergisine gittiğimde, alt katta, Leman Kafe’nin kapısında gelenleri karşılayan görevliydi.

Kendimi tanıttım, bir “proje” için Selçuk Erdem ile görüşmek istediğimi söyledim, telefonumu bıraktım. O da Selçuk’a iletmiş sağ olsun, sayesinde bugün dünya tatlısı bir kızımız var.

Bugün Penguen’i son kez ziyaret ettim. Penguen’in ilk gününden itibaren yanımızda olan fuar sorumlumuz İlhami, bugün kapıdan çıkarken beni son kez uğurlayan kişi oldu. Boynuna sarılmak, bunları anlatmak, “en başından beri sen şahitsin” demek istedim. Ama ağlamamı durduramayacağımdan korktum.

Sonra Arzu. Yıllardır Deniz Hanııımmm diye karşılar. Dergiden çıkışını çoktan yapmış ama hala yardıma geliyormuş. Orada tutamadım kendimi tabii bir ağlama krizi yaşadım beş dakika kadar.

Aslında terk edilme şemam olduğu için, dergiye hiç uğramamam, böyle bir kaybı hiç umursamıyormuş gibi yapmam gerekirdi. Ama aldığım terapiler işe yaramış olsa gerek ki dolaplarla bile vedalaştım. Arada bir kaç kutu da kalem aşırdım, Günebakan’da bitmişti. Gülsüm’ün hoşgörüsüne sığınıyorum.

Gülsüm genel müdür. Dergi’ye üç yıl önce geldi. Emeklerini ödemek mümkün değil. Senin vizyonun olmasa kim bilir başımıza ne işler açılmıştı….

Ufuk… ah Ufuk ah… Günebakan’da muhasebeci beni dolandırıp da bir yıllık kazancımı elimden alınca vergi borçlarımı taksitlendirmek için günlerce uğraştın… Sen olmasan ne yapardım. Hiç bir mecburiyetin de yoktu üstelik. Seve seve yaptın, yardım etmek istediğin için sadece… Nasıl müteşekkirim sana. Daha önce söyledim ama bugün keşke bir kez daha yüzüne söyleseydim bunları. Ama o zaman deli gibi ağlardım, seni de üzerdim.

Özer Açar… Bugün seninle de konuşamadım. Ben ağlarken nasıl da zor tuttun kendini, fark etmedim sanma.  Günebakan’ı ilk kurarken çok acil iki koltuğa ihtiyacım olmuştu, koşarak geldin, Selçuk’la birlikte taşıdınız o koltukları.

Ailem oldunuz.

Dergi’nin çizerleri ön planda ama sahne arkasındaki bu ekip de en az çizerler kadar önemli. En az!

Bakın şimdi çok acayip biri daha geldi aklıma. Serdar. Dergi’nin grafikeri. Düğün davetiyemiz onun elinden çıkmıştır. Bundan güzel hediye olabilir mi acaba bir çifte?

On beş yılda belki yüze yakın kişi geldi geçti dergiden. Çok küçük bir kısım hariç ben hepsini çok sevdim. Derginin ilk yıllarında henüz Uykusuz ekibi ayrılmadan önce bir ara çalıştım mesela Penguen’de söyleşileri falan organize ettim. Yiğit Özgür, Ersin Karabulut arkadaşım oldu. Ne kadar zeki ve düzgün adamlardır, keşke tanıma şansınız olsa.

Kim bilir burada daha aklıma gelmeyen kimler, neler var…

Hayatımın en zor vedasını yaptım bugün.

Psikologlar da ağlar… 🙂

Zaman ayırıp okudunuz. Müteşşekirim. Sevgiyle kalın.

penguenson

 

 

 

 

Kalbini Korumak

Bir tanıdığım vardı… “Dı” diyorum çünkü çünkü az sonra anlatacağım tutumu dolayısıyla artık görüşmüyorum…

Bir gün adamcağızın biri bir hayvan videosu koymuş, bir pelikanın verdiği balığın peşinden koşması videosu… Bizimki hemen altına yazdı “hayvana acı çektirme, tam bir pisliksin, aç bir hayvanla mı eğleniyorsun?” diye…

Ondan korunmanın tek yolu vardı; cevap vermemek… Daha uyanık olan insanlar kendileri hiç topa girmeyip beğendikleri cevaplara like veriyorlardı.  Ama her açıklamaya cevabı vardı; mesela bunu yapan adam

“Bu pelikan bizim burada iyileştirip baktığımız bir hayvan ve çok iyi besliyoruz, veteriner kontrolünde bakıyoruz, ve bu yaptığım bizim onunla oyunumuz” yazmasına rağmen, durmadı. Aslında dramdan değil de huzurdan beslenen bir insan böyle bir cevap karşısında “ben yanılmışım özür dilerim” demeliydi…

Ondan sonra bir kaç gün boyunca devam eden kavgalar…Sabah uyanıp ilk işi oraya bakmak, kendisine cevap yazan insanların profilini incelemek, oradan bir “açık” aramak ve o şekilde kavgayı sürdürmek…

İnanamamıştım. Tam karşımda, hayatımın (o zamanlar) içinde bir troll vardı.  Ortam huzurlu olduğu zaman uykusu geliyor ancak ve ancak kavga varsa kendini canlı hissedebiliyordu. Ve ne yapıp edip bir kavga yaratıyordu.

Ama kim ne yazarsa yazsın asla ikna olmuyordu… Çünkü onun derdi başkaydı. Bu kavgadan zevk alıyordu. Yüzünde bunu görebiliyordum.

Geçen sene Dijital Topuklar isimli bir seminere konuşmacı olarak katılmıştım ve konu “Sosyal Medyada Kalbini Korumak” tı… Çok sevdiğim BlogcuAnne bulmuştu bu ismi. Linççilerden kendini nasıl korursun?

Yanıtım ; “cevap vermeyerek”

Bunu yapabilmek için;

  1. Kendinizi iyi tanıyın. Karşıdaki “ajitasyon” yani kışkırtıcılık yaptığı zaman bunu fark edebilecek kadar olaylara dışarıdan bakabilmek için mindfulness egzersizleri ile kendinizi eğitin.
  2. “Ben kendimi bildikten sonra kimseyi ikna etmek zorunda değilim” düşüncesini yaşam felsefeniz haline getirin. Diğer adıyla “onay arayıcılık” şeması. Bu tür kışkırtmaları “umursamayabilen” insanların en belirgin düşünme biçimi budur. Herkesi ciddiye almazlar.
  3. “Sevilme” takıntınızdan kurtulun. Yine onay arayıcılık şeması ile ilgili bir şey.
  4. “Mükemmellik” takıntınızdan kurtulun…. Bu tür linçlerde en çok mükemmelliyetçi insanlar yıpranır. Yanlış bir şey yapmaktan zaten çok korktukları için böyle bir tepki aldıkları anda panik halinde savunmaya geçerler.
  5. Kendinizi affetmeyi öğrenin;  her zaman her şeyi en doğru şekilde yapmak zorunda değilsiniz… Siz de saçmalayabilirsiniz, eleştirilebilirsiniz, ve sizi sevmeyen,beğenmeyen “yanlış anlayan”  bir çok insan olabilir. Bununla barışık olduğunuz anda dramdan beslenenler size asla zarar veremez.

Özetle, eğer varsa “YANLIŞ ANLAŞILMAMA”  takıntınızdan kurtulun. Depresyona girmeye en çok meyilli olan insanlar bu takıntıya sahip olanlardır. Herkesi sürekli ikna etme zorlantısı hissederler. Hem kendileri çok yorgundurlar, hem de bu takıntıları dolayısıyla gevşemekte çok zorlandıkları için çevrelerindeki insanları yorarlar.

Başka insanları kontrol edemezsiniz. Ancak kendinize karşı şefkatli ve affedici olarak herkesi ciddiye almamayı öğretebilirsiniz.

Yanlış yapmama takıntısı varsa, kendini koruma şansın yok çünkü…

Faydalı olduğunu umarım… Sevgiler…

 

Özgüven

Özgüven nedir? Başına gelenlerle ve yaşayacağın zor duygularla baş edebilme kapasitene olan inancındır. Nasıl zedelenir? Korkutularak,ezilerek ya da aşırı korunup kollanarak, her türlü zor duyguyu deneyimlemen engellenerek büyüdüysen.

Nasıl gelişir? Özgüvenli bir insanın rehberliğinde, yaş olgunluğunun kaldırabileceği kadar bağımsız olman cesaretlendirildiyse ve en önemlisi yaptığın seçimin sonundan mesul tutulduysan.

Eşini,çocuğunu,çalışanlarını,ailenin diğer bireylerini kendi “boyunduruğu” altında tutmak isteyen kişiler ne yapar bilir misiniz?

Korkuturlar.

Dış dünyanın çok tehlikeli ve baş edilemez olduğunu, herkesin tehlikeli ya da kötü niyetli olabileceğini, ailede olanların kesinlikle aile dışına taşınmaması gerektiğini söylerler. Boyunduruk altına almak istedikleri kişileri dış dünyadan izole ederler, kimse ile görüşmelerini istemez ve böylelikle özgüvenlerini aşama aşama zedelerler. 

Tutunacak bir dalları olursa kendilerini güvende hissedip bu boyunduruk düzenini sorgulamaya başlamalarını istemezler.

Onlara sorarsanız “hepbirlikte” güvende olmanın tek yolu budur; onlar boyundurukları altındaki bireyleri koruma amacındadır. Ancak içten içe aslında kendisi ve boyunduruğu altında olan herkes de biliyordur ki esas niyeti olabildiğince fazla insanı kendi boyunduruğu altında tutarak istediklerini elde etmek ve pozisyonunu korumaktır. “Gün sonunda o ne istiyorsa onun olması” herkesin bildiği ancak bir türlü dile getiremediği “Kral Çıplak!” durumudur.

Ama işler her zaman onların istediği gibi yürümez. Kimi çocuklar pasif mizaçla doğar, kimi çocuklar asi. Pasif mizaçla doğan çocuklar bu sisteme ayak uydurup kendilerini koruyabilirler. Ancak asi ve agresif mizaçtaki çocuklar bu “zorba” düzene kafa tutarlar. Kendileri hırpalanma pahasına bunu yaparlar çünkü yapıları böyledir. Asidirler. Evet, asilik ve agresiflik doğuştan gelen bir mizaç özelliğidir. Sakin ve anlayışlı, sabırlı, sınır çizebilen, özgüveni destekleyen bir ailede bu çocuklar çok iyi liderler haline gelirler.

Ancak boyunduruk altına alınmak istediklerinde kendileri de birer ZORBA haline dönüşürler.

Şimdi bu zorbalık düzeninin kuşaktan kuşağa aktarıldığı, gücü elinde tutanın tutmayana canı ne isterse onu dayatabildiği ailelerin çoğunlukta olduğu bir yer hayal edin. “Lider” tanımları ne olur? “Güçlü” olmaktan anladıkları ne olur? Sakin ve serinkanlı konuşan, herkesin sesine kulak veren, kendisini sorgulayanlara espri ile yaklaşan ve yanıldığı zaman kendini düzelten birini mi güçlü bulurlar? Yoksa gücü eline geçirdiği anda kendi doğrularını her türlü yola baş vurarak başkalarına “dayatan” kişileri mi lider zannederler? O ülkede gerçek liderlik mi vardır yoksa başa her kim geçiyorsa zorbalık sırası ve hakkı ona mı geçer? Böyle ülkelerde “insan hakları,demokrasi,özgürlük” gibi kavramlar her başa geçenin ağzında sakız olur ancak gün sonundaki gerçeklik gücü elinde bulunduranın dayattığı sistemdir. 

Çünkü şema kimyası dediğimiz bir şey var, nasıl bir ortamda büyüdüysek aynı ortamı bize sağlayacak insanlara yöneliriz, gerçekte onlarla güvende olmasak da onların yanında kendimizi güvende hissederiz. Maalesef insan beyninin böyle bir oyunu var. Kaç danışanım psikolojik ve fiziksel baskı gördüğü bir ilişki içinde olmasına rağmen “neden devam ediyorsun?” diye sorduğumda bana “Çünkü bir tek onun yanında kendimi güvende hissediyorum” cevabını vermiştir.

Çözüm? Çok sevdiğim bir siyaset bilimci vardır; Robert Putnam. Making Democracy Work isimli kitabında demokrasinin güçlenebilmesi için sivil katılımın etkisinden bahseder. Buna inancım sonsuz. 

Yani, huzurlu ve herkesin hakkının korunduğu bir sistem kurmanın sırrı büyüdüğü zaman “zorba” haline gelme riski olan çocuklara tutunacak dal vermekten geçer. Bunu yapan sivil toplum örgütleri ile çalışmayı, elimden gelen her türlü desteği sağlamayı bu yüzden seviyorum. Bir tanesi Ashoka ve Açık Toplum Vakfının desteklediği Çimen Ev. Burada AÇEV’in de etkili çalışmaları yapılıyor. Amaç çocuklarda okulu bırakma oranını azaltmak, okur yazarlığı, meslek sahibi olmayı desteklemek. “Her mahalleye bir ÇimenEv” uzun vadedeki hedef.

Aktif olarak çalışmadığım ancak sosyal medya yolu ile desteklediğim başka bir kuruluş; Hayat Sende derneği.  

Bu hafta flört şiddeti üzerine çalışan başka bir sivil yapılanma da benimle iletişime geçti, Bilgi Üniversitesi Sosyal Projeler ve Sivil Toplum Kuruluşları Yönetimi Yüksek Lisans öğrencisi bir grup kadın;  40tilkiblog.wordpress.com.

Bu upuzun ve ipince bir yol. Ama olsun. Çünkü zorbalara kafa tutanların başına ne gelir misiniz? Şu;

“Önce seni görmezden gelirler, sonra sana gülerler, sonra seninle dövüşürler ve sonra sen kazanırsın.” Gandhi

En sevdiğim sözlerden biridir. Şimdi korku ve öfkenin karışımı olan bir duygu hayal edin. Bu duygunun tam karşı ekseninde tam zıttı olan, bu duyguyu etkisizleştirme gücü olan bir duygu vardır; neşe ve güvenin karışımı olan duygu.

Sevgi!

(Bu benim kafamdan uydurduğum bir bilgi değil bu arada. Yıllara yayılmış duygu araştırmalarının sonucunda elde edilen bir “veri”. Bu konuda detaylı okuma yapmak isterseni Robert Plutchik’in kitaplarına başvurabilirsiniz.)

Konumuza dönecek olursak;

Zorbalar, sizi korkutarak ve sürekli sınırlarınızı ihlal ederek içinizdeki sevginin yerini korku ve öfkenin kaplamasını sağlarlar. Gizli silahları budur. Herkesi kendilerinin yaşadığı duygusal çöplüğe çekmek isterler çünkü bu onların bölgesidir. Bu yüzden sorgulandıkları,reddedildikleri ya da eleştirildikleri zaman asla sakin ve yapıcı konuşamazlar. Bu onların bilmediği bir dildir. Saldırganlaşarak,karşılarındakinin hassas yerlerini deşerek onları o duygusal çöplüğe, bir tür mafya dizisi ya da beyaz dizi dramına çekmeye çalışırlar. Çünkü bu onların en güçlü olduğu alandır, o çöplüğe girdiğiniz anda kaybedeceğinizi bilirler.

Çözüm? Çok iyi bir poker oyuncusu olmalısınız. Karşınızdakinin bu niyetini öngörüp   o duygusal çöplüğe düşme riskinizi yüksek olarak değerlendirdiğinizde tedbir alabilmelisiniz.

“Blöfünü gördüm” deyip bir adım geri attığınız anda bu “zorba” kişi afallayıp saçmalamaya başlayacaktır, başlangıçta en iyi bildiği şey olan dram yaratma ve karşısındakini yaralama stratejilerini daha çok uygulayacaktır ancak er ya da geç bunun işe yaramadığını gördükçe süngüsü düşecektir.

Ancak bunu hakkıyla yapabilmeniz için maddi manevi bağımsız olmanız gerekir. Zorbaların en büyük silahlarından biri de karşısındakini maddi-manevi olarak kendine bağımlı hale getirmektir. Bu bazen çok açık bir şekilde çocuğu okula göndermemek, eşinin çalışmasına izin vermemek şeklinde olur. Ama bazen de çok fazla imkan sunup, karşısındaki bağımsızlaşmak istediğinde “benim sana sağladığım rahat varken ne gerek var şimdi zorluk çekmene” şeklinde sunulan kaynaklar ya da hizmetler şeklinde olur.

Bu konu bitmez…. Yazdıkça yazasım geliyor ancak bir yerde durmam gerek 🙂

Umarım faydası olmuştur. Yukarıdaki derneklere bir göz atmanıza vesile olduysa, hatta destek olmanıza vesile olduysa ne mutlu bana.

Korku ve öfkenin karşısında içinizin neşe ve güven ile dolması dileğiyle…

Aşağılık Kompleksi

 

Kusurluluk şeması; diğer adıyla aşağılık kompleksi. Geçen gün yazdığım bir tweet çokça paylaşıldı “hürmet görmeyince köpürmek; aşağılık kompleksinin baş göstergelerinden…” diye.

Aşağılık kompleksini aşağılamak için kullanmamıştım aslında. Bu sadece psikolojik bir tanımdır. Ve aşağılık kompleksli olmak ayıp bir şey değildir. Ama üzerinde çalışmayınca hayatı hem kendine hem de çevrendekilere zehir edebildiğin bir olgudur. Ve evet, bizim yaşadığımız ülkede çok yaygın olarak görülen bir olgudur.

Aşağılık kompleksiniz varsa ilişkilerinizde ya ezen taraf olursunuz ya da ezilen. Eşit ilişki kuramazsınız. Her an foyanız ortaya çıkacakmış gibi hissedersiniz. Bunlar o kadar zor duygulardır ki çoğu zaman kendinizi aşırı çalışarak,yiyerek,uyuyarak, dış görüntünüzle uğraşarak,sürekli sosyalleşerek, aşırı spor yaparak  oyalamaya çalışırsınız. Şema terapide buna kopuk avungan mod denir. Dışarıdan bakıldığında bu kişi son derece üretkendir. Hayatının her alanı denge içinde gibidir. Kendisine sorsanız mutludur, hayatı yolundadır.

Bir başka baş etme şekli de “zorba” moddur. Kontrolcülük ve baskı kurarak olmasını istemediğin şeyleri engelleyebileceğini düşündüğün baş etme mekanizması. “Benim kontrolümde olursa terk etmez,benim kontrolümde olursa güvende olurum,kontrol bende olursa bir daha beni ezemez kimse” vb…

Bu kişiler için işler çoğunlukla yolunda gibidir. Ta ki reddedilene kadar. Bu kişiler reddedilmeye karşı aşırı hassastır. Yenilgi almayacaklarından emin oldukları yarışları tercih ederler. Bir ortama girdiklerinde terminatör gibi “burada en üstün kişi ben miyim?” “her şey kontrol altında mı” taraması yaparlar. Gevşeyemezler.

“En ……” hissetmiyorlarsa ya ortamdan uzaklaşırlar ya da öyle hissetmelerini sağlayacak girişimlerde bulunurlar; konuyu ne yapıp edip kendilerine getirirler. Muhakkak bir yanlarıyla “en ….” olmak isterler, bir yönleriyle ön plana çıkmazlarsa kendilerini görünmez hissederler. Bu sebeple çok iyi giyinir,çok yüksek sesle konuşur, sürekli espri yapar ve söz keserler. Bunca rahatsız ediciliklerine rağmen renkli tiplerdir; ta ki onayınızı alana kadar. Onayınızı aldıkları anda gözlerinde bir eşya gibi değersizleşirsiniz.

Önce sizi göklere çıkartır, büyüler ve özel hissetmeniz için çok uğraşırlar. Ancak sizi “garantilediklerini” düşündükleri anda ortadan kaybolurlar, artık o ilgiden eser kalmamıştır.

İşte bu yüzden “aklınızı başınızdan alan” kişilere karşı temkinli olmalısınız. Size tapılacak bulunmaz hint kumaşı muamelesi yapıyorsa bu eşit bir ilişki olmadığı anlamına gelir.

Bazı durumlarda bu durum “karşılıklı tapınma” şeklinde kendini gösterir.

Turgut Uyar aşağıdaki dizelerde o kadar güzel anlatmış ki bu karşılıklı idealize etme durumunu…

 

“Bir biz ikimiz varız güzel, öbürleri hep çirkin.”

Bir de bu terli karanlık.
Sonra bir şey daha var mutlak ama adını bilmiyorum.
Nereden başlasam sonunda o ışıkla karşılaşıyorum:
Yarı çıplak utanmaz bir kadın resmini aydınlatıyor.
Akşam oluyor ya, bir türlü inanamıyorum.
Oturmuşlar iri yapılı adamlar esrar çekiyorlar.
Daha bir aydınlık olsun diye içtikleri su
Sarı topraktan testileri güneşte pişiriyorlar.

Bir korkuyorum yalnız kalmaktan, bir korkuyorum,
Gündüzleri delice çalışıyorum geceleri kadınlarla yatıyorum.

Sonra birden büyümüş görüyorum ağaçları
Kısrakları birden yavrulamış
Havaları birden güneşli.

Kadınlarla yattığım yetse ya,
Bir de kadınlarla yattığıma inanmam gerekiyor.

Hoşlanmıyorum.

Bu dizelerde kopuk avungan mod var,yalnız çocuk modu var,insanlarla bağ kuramama var,sevdiğini idealize etme var… Ve tüm bunları olağanüstü bir beceri ile anlatma var elbette. Yüzlerce sayfa yazsam bu dizelerdeki kadar iyi anlatamam şemaları.

Çözüm? Klişe ama en etkili çözüm bu; içindeki çocuk ile temasa geçmek. Gerçekte neye ihtiyacın olduğunu anlamak ve bunu sana verebilecek kişilere yanaşmak. Gerçekte hayran olunmaya değil sevilmeye,anlaşılmaya,ait hissetmeye,desteklenmeye,yapabileceğimize inanmaya ihtiyacımız vardır.

Umarım faydalı olmuştur. Sevgiler….

 

 

Bilmediğini Bilmek

 

Şerif Mardin’i tanır mısınız bilmem… “Mahalle baskısı” kavramını ortaya ilk atan siyaset bilimcidir.

Ben kendisinden ders alma şansına eriştim, anlattıklarından en çok aklımda kalan iki şey oldu:

  1. Bir teoriyi ya da kavramı orjinalinden oku; o dili bilmiyorsan da metnin çevirisini oku ama mutlaka iyi bir çeviri olsun, ve yorum içermeyen orjinal metin olsun.
  2. Usta-çırak arasındaki “Nexus” kavramı; rabıta diye de çevrilir; “bağ” anlamında kullanılır. Sadece usta çırak arasında değil, bilgi üretenler arasında da vardır; hep vardı.

Ve her derste kafamıza şunu sokmaya çalışırdı; Türkiye’de insanlar okumuyor. Kavramlar üzerine okumuyor, kitap okumuyor. Onun yerine kavramların içini başkalarından, hocalarından duydukları ile dolduruyorlar.

O zamanlar sosyal medya yoktu. Ama şimdi var ve hocamın ne demek istediğini daha iyi anlıyorum. Psikolojide yeri olan “bağlanma”, “bilinç dışı”, “koşulsuz kabul” gibi kavramları konu ile ilgili hiç okuma yapmamış insanlar yorumluyor, ve hiç utanmadan “bence koşulsuz kabul şu demek…” gibi altı boş cümleler kuruyor.

O konu üzerine kavramı ortaya atan ilk teorisyenden başlayıp,sonra o teorinin eleştirilerini de okuyup,sonr akonu üzerine araştırmaları okuyup,sonra o konu üzerine uzmanlaşmış hocalarla yıllarca çalışmış olursun, ondan sonra bence “koşulsuz kabul” ya da “bilinç dışı” vb şu demek diye kendi fikrin olabilir artık…

Bunu yapamamanın bir sebebi de çocukluğunda sınırlarını öğrenmemiş olmak. Yani haddini bilmemek.

Bu yüzden , “hayır, o kavram o demek değil, aç şunları oku, sen bu kavramı yanlış biliyorsun,bak kaynaklar da burada” dediğinde her seferinde beni şok eden bir şekilde “HAYIR okumayacağım, esas sen yanlış biliyorsun” şeklinde cevaplar geliyor.

Acaba dünyanın başka hangi yerinde insanlar bu derece kitap düşmanı. Dünyanın başka hangi yerinde insanlar bu derece “okumama gerek yok ben zaten biliyorum her şeyi” modunda…

Psikolojide Dunning Kruger Etkisi denen şeye her gün bu kadar çok şahit olunca insanın ağzı açık kalıyor. Aynı duruma düşmemek için her cümlemden önce “eğer yanlış bilmiyorsam” “haddimi aşmıyorsam” diye başlar oldum. Doğrusu da bu.

Ne kadar bilirsen bil, öğreneceklerin bildiklerinden her zaman daha fazladır.

Eskiden muhatap olmuyordum bu insanlarla, zamanıma değmez diye düşünüyordum. Bir süredir farklı düşünüyorum. Çünkü aşağıda yazdığım bağlantıda okuyacağınız üzere, bu kişiler ısrarla eğitildiklerinde fikirlerini değiştirebiliyorlar.

https://tr.wikipedia.org/wiki/Dunning-Kruger_etkisi

Yani mücadele, ısrarla “hayır yanlış biliyorsun” diye diretme işe yarıyor. Bunu yapabilmek için

1.Kişisel saldırılar karşısında çileden çıkmamayı, konuyu tekrar tartışılan konuya yani fikirlere getirmeyi kendinize öğretin

2.Asla kişisel saldırı yapmayın, sadece fikirleri tartışın

3.Yanlış bildiğiniz bir konu olduğunda, ya da istemeden de olsa karşı tarafı kırdığınızda samimi olarak özür dileyebilmek üzere kendinizi eğitin

4.Öfke karşısında sinmemek, ya da karşı atağa geçmemek üzere kendinizi eğitin

5.Konunuza hakim olduğunuzdan emin olun

Bu konuda neden mi yazdım? Çünkü, şu gündemde “elim kolum bağlı” diye düşünme arttıkça umutsuzluk ve mutsuzluk da artacak. Ancak hiç bir zaman elimiz kolumuz bağlı değildir. Bu yazı bunu hatırlatacak bir not olabilir diye inanıyorum.

Sevgiyle kalın…

 

Spartalı Sevgi Kelebeğine Karşı

Ekran Resmi 2017-04-18 12.56.54

Yukarıda bu yazıya ilham olan twitter gönderisini kimliği gizlenmiş şekilde görüyorsunuz. Bu alaycı tutuma ben “spartalı” dedim kendimce. Amazon da diyebiliriz, ya da başka bir şey de. Yazanın “teletabi” diye küçümsediği kişilere de sevgi kelebeği diyeceğim. Çok yaygın olduğunu düşündüğüm bir tutum bu. Bu yazıda amacım sevgi kelebeklerinin de spartalıların da aynı şey olduğunu anlatmak.

Toplumsal bir travma içindeyiz. Depresyon ile başvuranlarda artış olduğunu gözlemliyorum. Bunun etkilerini ilerleyen zamanlarda daha da yaşayacağız. Ortada travmatik bir durum varsa bununla üç şekilde baş edilebilir:

1.Teslim ol; Bir yırtıcı gördüğünde donup kalan hayvanların savunma mekanizmasına benzetebiliriz bunu. Yok sayarak baş etme, olanları inkar etme de diyebiliriz. Sanki bir şey olmamış gibi davranma, dünya yanıyor maymunlar taranıyor tarzında bir tutum. Yukarıdaki yazarın “telatabi” diye tasvir ettiği kişiler de diyebiliriz.

2.Kaç: bu zaten kendinden açıklamalı. Yurt dışı seçeneğini değerlendirmek bu kategoride.

3.Aşırı telafi; sanki tam tersi doğruymuş gibi davranmak. Aslında çok korkmana, ezilmiş, zayıf ve çaresiz hissetmene rağmen sanki çok güçlü ve muktedir hissediyormuş gibi sarkastik konuşma, agresif tutum, ve bu şekilde davranarak kendini avutma.

Baş etme mekanizmaları yerli yerinde kullanıldığı zaman işe yarayabilir. Ancak çoğu zaman işlevsel değildir. Çünkü gerçekçi bir şekilde çözüm arayışından alıkoyar kişiyi.

Şimdi sevgili Spartalı-Amazon kardeşim, sana bir haberim var; o sevgi kelebeği ne kadar etkisiz ise sen de en az onun kadar ETKİSİZSİN ETKİSİZ!

Şu an ülkenin içinde bulunduğu duruma merhem olmak için somut olarak ne yaptın? Bir sivil toplum örgütünde mi çalışıyorsun üç kuruş maaşa? Çalışma zamanından arta kalan saatlerde bir yerde gönüllü müsün? Kaç tane sivil toplum kuruluşuna üyesin?Hadi üye olamıyorsun diyelim, kaç tane sivil toplum örgütüne gezmenden tozmandan, kıyafetinden kuaföründen birikiminden ayırıp da düzenli bağış yapıyorsun? Sen gerçekte konuşup etrafa saldırmaktan başka düzenli olarak bu vatan için ne yapıyorsun? “En azından bağırıp çağırıp etrafa saydırıyorum, bu da bir şeydir” diyorsun, o şekilde sesini duyurup bir etki yaptığına inanmak istiyorsun ama nafile. Beynin içten içe gerçeğin farkında. Aslında sen de etkisizsin.

O sevgi kelebeği diye küçümsediğin kişilerden emin ol bir farkın yok. Beynin gerçeği biliyor. Aslında kendini kandırdığını biliyor. Bu yüzden fibriomiyaljin var, migrenin var, irritabl bağırsak sendromun var… Bu yüzden sigarayı bırakamıyorsun, bu yüzden boynun tutuluyor ikide birde.

Gel bırak bu küstahlığı. Sevgi kelebeği senden daha iyi bu ülke için, çünkü onu somut bir şey yapmakla ilgil ikna etmek daha kolay. Sen bir de başkalarından akıl almayacak kadar tahammülsüzsün zayıf olmaya. Kendini affetsen, bir yumuşasan, bilge yanına kulak versen bu ülke için gerçekten bir şeyler yapmaya, elini gerçekten taşın altına koymaya başlayacaksın. Zaten o zaman etrafa sataşmaya zamanın da olmayacak.

Ne sevgi kelebeği olalım, ne de Spartalı! Zaman, kendinle yüzleşme zamanı. Zaman, dürüst ve cesur bir şekilde “gerçekten yapabileceğimin en fazlasını yapıyor muyum, gerçekten elimi taşın altına koyuyor muyum, yoksa konuşmaktan başka bir şey yaptığım yok mu?” sorusunun cevabını verme, şu kibiri üzerinden atma zamanı.

Çalışmaya devam…

Sevgiyle…

Boyun Eğicilik Şeması

Diğer adıyla “sınır çizememek” .

Bu bir sistem sorunu. Ve evet, klişe ama gerçek, bu bir eğitim sistemi sorunu. Kabul görmek,sevgi almak,kendini psikolojik ya da fiziksel şiddetten koruyabilmek, ait hissetmek, değer görmek için boyun eğmek,idare etmek, kendi ihtiyaçlarını ya da duygularını dile getirmekten vaz geçmen gerektiği bir sistemin sorunu.

Kendini, ancak ve ancak gücü elinde bulunduran kişiyi idare edebildiğin ölçüde var edebildiğin bir sistemin sorunu.

Müdahele edilmesi gereken bu sisteme boyun eğerek ile uyum sağlamış kişiler değil, sistemin kendisi.

Bir ülkedeki sistem o ülkenin diline de işler. “Çocuk gibi azarlanmak” mesela… Çocuğu paylamak, saygısızca haklamak o kadar doğal bir şey ki bizim için. “Beni çocukmuşum gibi azarladı” diyoruz mesela birine gücendiğimiz zaman.  Çünkü çocuksan ve yapmaman gereken bir şey yaptıysan, güç hiyerarşisinde aşağıda olduğun için sana saygılı davranmak zorunda değildir karşındaki. Bunu o kadar doğal kabul etmişiz ki…

Bir eğitim sistemi hayal edin. Çalışkanlar ve tembeller kümesi var. Sıra dayağı var. Sınıfta bir kişi “yaramazlık” yaptığı zaman tüm sınıfın azarlanması,hakaret görmesi ya da sıra dayağına çekilmesi var.

“Eti senin kemiği benim!!” var yahu!!!! Çocuk bir kurbanlık koyun yani!!!  Ve düşünün bu sadece doğal değil, üstelik olması gereken, doğru olan. Çünkü kurbanlık koyun olursan bu sistemden sağ çıkabilirsin ancak ve ebeveynler bunu altı yaşından itibaren öğretmelisin çocuğa ki ileride hayatta kalabilsin diye inanmış.

Aynı sistem çoğu zaman evde de var. Annenin babanın sevgisi çocuk uslu olduğu, davranması gerektiği gibi davrandığı sürece var. Kız çocuğuysan zaten her an patlamak üzere olan tehlikeli bir bombasın, ergenliğe yaklaştığın andan itibaren artık evin diğer bireylerinin hizmetine koşması gereken bir objesin. Anne-babalar bunu sana öğretmezler ise evde kalmandan korkarlar. Evde kalan kadın demek ailenin itibarı iki paralık oldu demek.

Çok başarılı bir danışanımın çalıştığı şirketteki bir üst düzey yönetici çatışma yaşadıkları bir durumda;  “Siz evli değildiniz değil mi?” diye gülmüş pis pis sırıtarak.

Medeni bir ülkede yüzbinlerce lira tazminat öder bu şirket. Bu sistemde çalışan bir kadın olarak kendini var etmek ile, kadınlık ve insanlık haklarının yasalarla korunduğu ülkede çalışmak arasında “stres yönetimi becerileri” kıyaslanamaz bile. Böyle bir kişi bana “stresi yönetemiyorum” diye geldiği zaman önce bunu değerlendiriyorum; ortada gündelik hayatın akışında olabilecek olağan bir stres faktörü mü var, yoksa hakların açıkça ihlal ediliyor, taciz ediliyorsun, sömürülüyorsun ve bünyen haklı olarak buna doğal bir tepki mi veriyor?

Şu  “Z” kuşağı ile ilgili çok soru alıyorum. “Biz bunlarla nasıl baş edeceğiz, her şeyi hakları görüyorlar, hemen yükselmek istiyorlar, hemen zam istiyorlar, parayı soruyorlar” diye. Daha bu cumartesi günkü eğitimde konuştuk. Benim buna cevabım şu; doğru olanı onlar yapıyor.

Ve çok da iyi yapıyorlar. “Benim bir hayatım var, mesaiye kalamam” diyorlarmış. Ne zaman yükseleceğim? diye soruyorlarmış… Eğer istedikleri gibi bir imkan sağlanmaz ise, ya da birazcık daha iyi bir koşul bulurlarsa hiç korkmadan iş değiştiriyorlarmış. Şirketler ellerinde eleman tutmak istiyorlarsa bu taleplere uyum sağlamak zorunda mı kalacaklarmış yani şimdi tüh tüh!!!

Yıllar önce çalıştığım bir şirket şöyle bir sömürü stratejisi bulmuştu; gelen elemenalara ya üç yıllık bir sözleşme imzalatıyor ve eğer üç yıldan önce işten çıkarlarsa “verdikleri eğitim” karşılığı 30 bin TL tazminat talep ediyor, ya da bu sözleşmeyi imzalamazlarsa sigorta yapmıyordu. Ben bir ay içinde bu saçmalığa dayanamayıp ayrılmıştım. Patron öfke nöbeti geçirmişti. Yaptığı şeyin aslında emek sömürüsü olduğunu bir türlü kabul etmiyordu. O şirkete ne mi oldu? Foyaları meydana çıktı ve bunu yapan yöneticiler ciddi şekilde yargılandılar. Neyse ki bazen adalet yerini buluyor.

En çok aldığım sorulardan biri de şu; umut var mı? Vallaha bunları duyunca var diyorum ben de.

 

Her zaman diyorum, umudum ’90 ve sonrası doğumlular diye. Küreselleşme bir şekilde işe yaradı, bir şekilde ülkenin “boyun eğicilik şeması” sistemini dengeleyen bir etki yaptı galiba.

Sabancı Üniversitesi’nde Siyaset Bilimi Yüksek Lisansı yapmak hayatımda verdiğim en doğru karardı. Bu eğitimi almasaydım bugün klinik psikolojiye indirgemeci yaklaşabilirdim. Gelen danışanlarıma farkında olmadan sanki her şey onların suçuymuş gibi davranabilirdim. Oysa insan içinde bulunduğu ortamdan bağımsız değerlendirilemez. Zeitgeist (zamanın ruhu) denen bir şey var ve bu ruh, istesek de istemesek de hepimizin birden içine işliyor bir yerde.

Diyeceğim o ki, yalnız değilsiniz.

Ve yine diyeceğim o ki, daha iyisini hak ediyorsunuz. ’90’lılardan ilham alabilirsiniz 🙂

Sevgiyle kalın…

 

 

 

Mecburdum… Mu?

Bu yazıyı mecbur olduğu için oy kullanamayanlara adıyorum.

 

İnkar… kaçınma…. Yok sayma… Bahane bulma…

İnsanın başına ne gelirse hakikati yok saymaktan gelir.

“Elimde değil…”

Bir hocam bu bahaneye şu şekilde yaklaşmamızı önermişti;

“Peki, bu nasıl bir elinde olmama? Bir erkeğin çocuk doğuramaması gibi bir elinde olmama mı?”

Bu kognitif bir müdaheledir. Kişi “elbette, öyle değil” diyecek, belki biraz bozulacaktır.

Zaten kognitif davranış terapisinin en çok eleştiri alan yanı da danışanların kendileri ile empati kurulmadığını hissedebiliyor olmalarıdır.

Bu durumda imdadımıza Carl Rogers yetişir. Hümanist yaklaşım; insan ihtiyacı odaklı olmakla birlikte en çok eleştiri aldığı yan ancak Carl Rogers’ın şahsı tarafından uygulandığı zaman tam anlamını bulabilecek olmasıdır. Montessori ile ilgili de aynı yorum yapılır. Bir yaklaşım o modeli bulan kişinin adı ile anılıyorsa büyük ihtimalle onun tarafından uygulandığı zaman bir anlamı olacak  yoksa esas etkisi kaybolacaktır diyenler vardır. Katılmamak elde değil.

Şema terapiyi bu yüzden seviyorum. Yeni bir şey icat etmeden, her yaklaşımın  en çok işe yarayan yanlarını anlamlı bir şekilde entegre ediyor. Baş etme mekanizmaları da var, yüzleştirme de, terapi ilişkisi de.

Gelelim yazının başında bahsettiğim “mecburdum” meselesine.

Mecburdun da sen bunu yapmasaydın biri mi ölecekti?  Sen mi ölecektin? Birilerinin tüm geleceği mi kararacaktı?

Çoğu zaman cevap “hayır”. Ancak “mecburdum” yaptığın seçimin sorumluluğunu üzerinden atabilmek için çok kestirme ve kolay bir yol. Kısa vadede için rahat edebilir. Ama beyninin içten içe bu riyakarlıktan haberi vardır. Bu tutarsızlık farkında olsan da olmasan da seni içten içe yer. Belki sigara içersin, Belki kendini uyuşturmak için başka yollar ararsın. Ama bu çelişki er ya da geç kendisini ya fibromiyalji,ya irritabl bağırsak sendromu, ya ülser, ya migren ya da kanser olarak kendini gösterir. Alice Miller’ın dediği gibi “Beden asla yalan söylemez”.

Kendine karşı dürüst olmaz isen beyin bunun hesabını senden er ya geç sorar.

 

Sevgi Kelebekleri

Aşağılayıcı bir terim aslında değil mi? Hayatın gerçeklerini inkar ederek yaşayan, hayatın gerçeklerinin farkında olmayan saf insanlar için kullandığımız bir deyim. Kimdir bu sevgi kelebekleri?

Bir kere erkek olduğun zaman otomatikman yırtıyorsun; kelebek deyince insanın aklına otomatikman dişil bir figür geliyor çünkü. Bu yüzden erkekler “önemli olan sevgi, sevgi olduktan sonra her şey halledilir” gibisinden konuştukları zaman, hele ki biraz da başarılılarsa, “işte her yönden aşmış bir adam, hırsına yenik düşmemiş” gibisinden hayranlık geri bildirimleri almaları muhtemel.

Peki aynı şeyi bir kadın yaptığında?

Eğer koşulsuz sevginin ne olduğunu bilmeden büyüdüyseniz yetişkinliğinizde “sevgi olduktan sonra her şey bir şekilde halledilir” diyen insanları saf bulup yargılayabilirsiniz.

Daha da derine inersek, koşulsuz sevginin ne olduğunu bilmiyorsanız, tıpkı hayatında kırmızı rengi hiç görmemiş birinin kırmızıyı gördüğünde anlamlandıramayıp tanıyamaması gibi, siz de hakiki sevgiyle karşılaştığınızda anlamlandıramaz, neye uğradığınızı şaşırır ve bir türlü bu sevginin gerçek olduğuna inanamazsınız.

Hakiki sevgi diyorum, koşulsuz değil. Çünkü Alice Miller’ın “Yetenekli Çocuğun Dramı” isimli çok sevdiğim, hatta belki psikolojide en sevdiğim kitap olan eserinde yazdığı üzere;

Koşulsuz sevgi yalnızca çocuklukta ebeveynin tarafından sana verilebilecek olan, zaten sadece çocuklukta ihtiyacının olduğu, ve ebeveynin tarafından alamadıysan da bir daha alamayacağın, ancak alamadığın zaman da boş yere bir ömür aradığın, kaçtığı zaman kaçmış olan bir trendir. Koşulsuz sevgi treni çocuklukta kaçtığı zaman içinizde bir ömür bir türlü ne olduğunu anlayamadığınız bir boşluk, bir yas ve üzüntü hissi olur. Karşınıza çıkan romantik partnerlerden ya aşırı beklentili ve talepkar olursunuz ya da hep mesafeli ve gerektiğinde bile destek istemeyen bir yapıda.

Çözüm? Alice Miller der ki; bu trenin kaçmış olduğu gerçeğini kabullen. Koşulsuz sevgi alamadığın çocukluk, aslında çok güzel geçebilecekken annenin-babanın depresyonu,geçimsizliği,hastalık,ya da başka türlü sıkıntıları sebebiyle kaybolmuş yıllardır, ve bu kaybolan yılların yasını tutmadan geleceğine hafif yürüyemezsin. Sırtında hep bu kaçmış trenin öfkesini taşır, her ilişkinde bu treni yakalamayı ümid edersin. Ve kendi elinle şimdiki yıllarını da kaybedersin. 

Önemli bir parantez açmak isterim; koşulsuz sevgi alamadığını kabullenmek çok ama çok zordur. “Ebeveynlerim beni sevmedi” demek gibi bir şeydir bu, ve bunu yüksek sesle söylemek çoğu danışanımın yapamadığı bir şeydir. Aslında ebeveyninin seni sevdiği, ama ancak onun istediği gibi bir çocuk olunca sevdiği gerçeğini kabullenmek, sonra da ebeveynini “daha iyisini bilmediği için öyle yaptığı” için affedebilmek yıllar sürer. Ebeveynler kendilerinde olmayan bir şeyi çocuklarına veremezler. Ve koşulsuzca sevme becerisi koşulsuzca sevile sevile öğrenilen bir şeydir.  Koşulsuzca sevdiler, ama koşulsuz kabul görmedim evet” der bir çok danışanım. Sanki ikisi çok farklıymış gibi… Bununla yüzlemek çok zor ve serttir, çoğu zaman danışanda öfke tepkisine bile yol açar. Ancak yukarıda da yazdığım üzere, bu gerçeği kabullenmedikçe iyileşme olmaz.

Kendi çocukluğunda koşulsuzca sevilmemiş bir ebeveyn, bunun farkında olup yardım almadığı sürece aynı döngüyü kendi çocuğu ile de sürdürecek, hatta büyük ihtimalle çok iyi ebeveynlik ettiğini iddia edecektir. “Ailem sınıfta kaldığımda beni bir yıl eve kapatmasaydı,dövmeseydi,baskılamasaydı ben serseri olurdum,okulu bitiremezdim vb…” gibi cümleleri çok sık duyarım. Koşulsuz sevgi ile çocuğa rehberlik etmenin nasıl bir şey olduğunu hiç deneyimlemediği için, koşulsuz sevgiyi “öyle şeyler Norveç gibi fantastik ülkelerde olur, ütopik şeyler söylüyorsunuz” derler. Oysa, yanı başımdaki küçük kasaba ve köylerde koşulsuz sevgiyi verebilen anneler, öğretmenler görmüşümdür.  Vahşi rekabetçi kent hayatının da bu becerimizi öldürdüğünü düşündüğümü not olarak düşmek isterim.

Evet, dışarıdan gelecek koşulsuz sevgiye bir yetişkinin ihtiyacı yoktur. Olsa kimse hayır demez, o ayrı. Ama ihtiyacı yoktur. Bir yetişkinin en önemli özelliği kendine bakabilmesidir. Yetişkinlerin dünyasında her şey karşılıklıdır ve öyle de olmalıdır. Bu çetele tutmayı gerektirmez. Ama sınırlar vardır. Herkes sınırları dahilinde, yakınlık ilişkisi çerçevesinde bir şeyler bekler, yapar. Ve hiç kimse ama hiç kimse sonsuza dek bir başkasını hiç bir şey beklemeden sırtında taşımaz. Ancak doya doya koşulsuzca sevilmediyseniz bu size zalimce, vahşice ya da çıkarcılık gibi gelir. Oysa değildir. Herkesin kendine iyi bakabildiği yetişkinler dünyasında kimse kimseye yük olmadan, el ele destek olarak keyifli ve güçlü bir bağ içinde yaşamaktır kaliteli hayat.

Haftasonundan önce biraz ağır kaçtı sanki… Ama içimden bu geldi. Umarım sevmişsinizdir. Sevdiyseniz sorun yok 🙂

Sevgiyle kalın…

Konfor Alanı ve Bahane

Konfor alanı…. Alışkın olduğun zihninin, beyin kimyanın kendisini dengede hissettiği durum. Homeostosis de denir. Herkesin kendini dengede hissettiği bir kimya denklemi vardır. Eğer çocukluktan beri sürekli hayatta kalma modundaydıysanız, ya da yalnız, ya da istismara uramış, kimyanız da yıllar boyu bedeninizin maruz kaldığı çeşitli hormon ve nörotransmitter dengesine göre bir sisteme oturur. Ve yetişkinlikte de kişi aynı biyolojik dengeyi sürdürecek şekilde hayatını sürdür. Bu biyolojik açıklama.

Şema terapide buna şemaların kendini yaşatma ilkesi deriz. Başka terapi ekolleri de kendi jargonları ile bu olguyu isimlendirirler… Ama işin derinine inen her ekol çocukluktaki yaşantıların yetişkinlikte de sürdürülmesi eğilimini kabul eder.

Buna konfor alanı da diyebiliriz. Hali hazırda bir efor sarfetmeni gerektirmeyecek olan durum. Otomatik beynimizle rahat rahat idare edebildiğimiz durum. Selçuk Şirin bu haftaki bir makalesinde bu olguyu çok güzel açıklamış:

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/selcuk-sirin/referandum-sonucunu-belirleyecek-hesap-40415099

Bazen gündelik dilde bunu “aklım bir şey istiyor, kalbim başka bir şey” diye de kullanırız. Dediğimiz şey; kendim için iyi olanla kendime zarar verecek olanın farkındayım ancak nedense kendim için iyi olanı değil, zararlı olanı seçesim var. Şema terapi dilinde “şemalarıma yenik düştüm” deriz buna.

Bir yanda istikrarlı,sakin,birlikte bir bina inşa eder gibi bir hayat inşa edebileceğiniz bir ilişki varken canınız bir roller coaster gibi inişli çıkışlı olan ilişkiye yönelmek istiyor, diğerini sıkıcı, hatta “ot gibi” buluyorsanız, muhtemelen terk edilme/istikrarsızlık şeması söz konusudur.

Konfor alanı da sürekli “kalbini” dinlemektir. En sık kullanılan bahaneler;

1.Ben böyle mutlu oluyorum

(oysa mutluluk uzun vadedeki amaçların ulaşılmasının toplamıdır, anlık bir şey değil)

2.Şu an hazır değilim

(ne zaman hazır olacaksın? sorusunun cevabı çoğu zaman yoktur, kişi bu soru karşısında öfkelenir, ağlamaya başlar ya da fiziksel olarak hastalanır)

3.Başka seçeneğim yok

(aynı durumda olan ve yapan nasıl yapıyor? diye örnek verdiğinizde öfke,”ama onlar…” diye başlayan cümlelerle gerekçelendirme…)

4.Para yok

(yürümek,evde mekik çekmek,nefes egzersizi yapmak,arkadaşını eve çaya çağırmak,yazmak,bir parkta oturup çiçekleri izleyerek mindfulness çalışması yapmak bedava dediğinde “öyle olmuyor işte!!!” diye karşı çıkma…)

5.Elimde değil

(peki bu nasıl bir elinde olmama durumu?bir erkeğin ne kadar isterse istesin çocuk doğuramaması gibi mi bir elinde olmama durumu?yoksa sadece çok mu zor geliyor? dediğinde yani o kadar değil tabii ama, deyip burun kıvırma durumu)

Ve daha niceleri… Bu yazıyı bahanelerine sıkı sıkıya yapışanlar için yazmadım. Çünkü onlar bu yazıyı zaten okumazlar. Onlar ya her şeyi zaten çok iyi biliyorlardır, ya böyle şeylere inanmazlar, ya da bu şekilde onları gerçeklerle yüzleştiren kişilere karşı aşırı öfke duyarlar. Bu yazıyı okuyanlar ya kendi konfor alanlarından çıkmaya karar vermiş, bir şekilde konuyla ilgili farkındalığı olan kişilerdir diye tahmin ediyorum.

Öncelikle zaman ayırıp okuduğunuz için çok teşekkür ederim. Size bir önerim olacak. Madem bu çetrefilli ve aynı zamanda keyifli ylculuğa çıkmaya karar verdiniz, yanınıza bu yolculuktan keyif alacak insanları almaya çalışın. Farkındalığı yüksek, gelişmesi gereken alanların farkında olan, bahane üretmeyen, elinden geleni KENDİNİ DÖVMEDEN yapan birileri ile bu yolculuğunuz çok daha keyifli olacaktır. Bu yolculuğun verimli,keyifli ve zengin geçmesinin anahtarı;

“ŞEFKATLE,YARGILAYIP ETİKETLEMEDEN,ELİNDEN GELENİN EN İYİSİNİ YAPARAK”

Hayatı bahaneler üzerine kurulu insanlar ise sizi aşağı çeker. Bir gün onlar da elbet fark edeceklerdir, bir kriz bir şekilde er ya da geç zorlayacaktır sorgulamaya. Yargılamayın. Henüz orada değillerdir sadece… Ancak sizi aşağı çekmelerine, bu güzel yolculuktan alıkoyup durağan bahaneler köyüne yerleşme konusunda ikna etmelerine de izin vermeyin. O yol daha kolay gelebilir. O yolda olduğunuzu nereden anlarsınız? Buluşmalarınız karşılıklı yakınma, şikayet, başkalarını suçlama,başkaları hakkında konuşma dedikodu yapma,ne kadar mağdur,haklı ya da süper olduğunuzla ilgili karşılıklı alkış ve şişinme seanslarına dönüşüyorsa bilin ki kırmızı alarm.

Bu yazıyı çok severek yazdım. Umarım siz de severek okumuş ve yararlanmışsınızdır.

Sevgiler…

 

Tüylü Tırtıl Travması

Gecenin bu vaktinde uykumun kaçıp da üzerine blog yazısı yazmama vesile olan travma. Şimdi tam mevsimi. Bilen bilir. Çam kesesi tırtılı da denirmiş. Bu hafta kızımın okulunda türemiş, dokunulmadıkça bir zararı olmazmış. Ama dokunursanız vay halinize.

Şimdi dört  beş yaşlarında bir çocuk olduğunuzu hayal edin. Bir bakıcınız var sizi parka götürüyor ve bir şekilde bu tırtıllardan biri içinize giriyor. Bütün gün sırtım kaşınıyor diyorsunuz ama bakıcı ciddiye almıyor. Gel bakayım sırtına bile demiyor. Gel oje süreyim sana falan diyor. Çünkü çocuk ciddiye alınmaz. Sonra siz akşama kadar içinizde bu tırtıl ile nefes yollarınız tıkanana kadar geziyorsunuz. Akşam anne gelince t-shirt’ü çıkarıp fark ediyor.

Başka bir ciddiye alınmama durumu daha anlatayım. Çocuksunuz, ateşlendiniz ve başınız ağrıyor. Bakıcı kadın sizi sürekli azarlıyor “çocukların başı ağrımaz” diye (bu seferki başka), sonra ortaya çıkıyor ki menenjit olmuşsunuz, bir hafta sonra hastaneye gitseniz belki kalıcı bir sakatlığınız olacak.

Ve evet, bu şekilde ciddiye alınmadığı için, “çocuk o geçer” zihniyetinde olunduğu için kaç çocuk sadece ihmal yüzünden kalıcı bir zarar gördü kim bilir… Ben kıyısından döndüm kaç kere. Paranoyak bir annem olduğu için. Menenjit olmama rağmen, griptir geçer diyen doktorları dinlemeyip hastane hastane “çocuğum başım ağrıyor diyor” diye gezebildiği için.

Çocuklarınızı dinleyin ve ciddiye alın ve onları ciddiye alan bakıcılarla bırakın. Bunu bir klinik psikolog olarak değil, zamanında bunları yaşamış bir çocuk olarak söylüyorum. Bir çocuk bir şey yapıyorsa, söylüyorsa mutlaka bir ihtiyacı vardır.

 

Bipolar

Bipolar bozukluk genetik ve tıbbi nedenlerle ortaya çıkan, depresyon ya da mani dönemi olarak adlandırılan duygudurum dalgalanmalarına sebep olan, bu dalgalanmaların yaşam boyu devam ettiği psikiyatrik bir bozukluktur. Her hastada depresyon ve mani dönemleri farklı sıralarda ve yoğunlukta gelişebilir. Hastalığın yoğunluk ve şiddetine göre bipolar bozukluk çeşitli alt gruplara ayrılmaktadır. Bipolar 1 mani dönemlerinin oldukça belirgin olduğu alt tip iken, Bipolar 2 ise depresif dönemlerin oldukça belirgin olduğu alt tipleridir.

Mani dönemi ani başlayan, aşırı keyifli olma, enerjik olma, kendine güven artışı, uykusuzluk, düşünce ve konuşma hızlanması, girişimcilikte artış, kontrolsüz davranışlar, aşırı para harcama ve diğer keyif verici etkinliklerde aşırı ve kontrolsüz artışın olduğu, günler, haftalar bazen de aylarca süren bir dönemdir. Hastanın ona bu durumun yanlışlığını anlatan yakınlarıyla arası bozulur, öfkelenir. Daha sonra üzüleceği davranışlarda bulunur ve kararlar alabilir. Bunları yaşarken çoğu kez bunun bir hastalık olduğunu fark etmez, kabul etmez. Şiddetli tablolarda hastaneye yatarak tedavi etmek gerekir.

Depresyon dönemi ise mani döneminin tersine kişinin yoğun üzüntü ve mutsuzluk hissettiği, enerjisinin, motivasyonunun, yaşama karşı isteğinin azaldığı, uykuda ve iştahta belirgin bozulmaların olduğu, karamsarlık ve umutsuzluk yaşadığı, unutkanlık, halsizlik halinin kişinin günlük yaşamını sürdürmesini engellediği, kişiye acı veren bir yaşamdan çekilme durumudur. İntihar düşünceleri ve girişimleri de depresyon döneminin önemli bir parçasıdır.

Başlangıç sıklıkla 15-35 yaş aralığında olur. Depresyon dönemi ile başlama sıktır. Böyle başladığında kolaylıkla tanınamaz, mani dönemi yaşandığında daha kolay tanınabilir. Doğru tanı konana kadar uzun süre geçebilir. Kişilerin eğitim, meslek ve aile yaşantıları tedavisiz dönemlerden olumsuz etkilenir. Hastalığın alevli dönemi yatıştığında kişiler normal yaşamlarına devam edebilir ama duygudurum dalgalanmaları devam edebilir ve ilerleyen zamanda hastalık dönemleri tekrar eder. Bu nedenle bipolar bozuklukta bu dönemleri durdurmak için koruma tedavisi kullanmak gerekir. Bu hastalık dönemlerinin çoğunlukla yaşam boyu sürdüğünü unutmamak ve bu hastalarda düzenli takibi kaçırmamak gerekir.

Bipolar bozuklukta hastalığın mani ve depresyon dönemlerinde bu dönemleri yatıştırmaya yönelik tedaviler verilir. Koruma tedavisinde ise hastalığın tekrar etmesini engelleyici, duygudurum dengeleyici ilaçlar kullanılır. Bu ilaçlar bazı kişilerde belirgin yan etkiler yaratabilir ve kişi bu yan etkilerle de mücadele etmek zorunda kalabilir. Bu nedenle uzun soluklu tedavide uygun, etkili ve yan etki yaratmayacak ilaçları bulmak önemli. İlaç tedavisinin yanında psikoterapi, ailelerin de katılacağı psikoeğitim, destek grupları önemli yararlar sağlar.

Bipolar bozukluk hastalığının toplumda yeterince tanımadığını söyleyebiliriz. Toplumda hastalara karşı olumsuz bir yargı var olmaya devam etmektedir. Oysa bipolar tanısı almış kişiler uzun sağlıklı dönemler de yaşar. İyi bir tedavi ile mesleki ve sosyal açıdan başarılı olabilirler. Umutsuzluğa kapılmamak, hastalığı önce yakınları ile paylaşmak, bipolar tanısı alan kişiye destek olmak gereklidir. Bipolar hastalar çok yaratıcı ve üretken olabilirler. Yeter ki görmezden gelmeyelim

Psikiyatrist Filiz Şükrü

Yürek

 

En sevdiğim kişilik kuramcısı Alfred Adler’den alıntılarla başlayalım;

“Normal olan yegane kişiler çok iyi tanımadıklarınızdır” (“The only normal people are the ones you don’t know very well.” )

Kimsenin çocukluğu mükemmel olmadığı için herkesin şemaları vardır diye de yorumlayabiliriz bunu. İnsanları normal-anormal,hasta-sağlıklı,kendi baş edebilen-edemeyen olarak ikili kategorilerle etiketlemenin yıkıcılığını ilk vurgulayan kuramcılardandır.

Hepimiz insanız ve insan olmanın doğasında yetersiz hissetmek var demiştir Adler. Kompleksli olmak sorun değil, sorun bu kompleksler ile baş etmekte kullandığın yöntemler. Kendi kompleksleirni örtmek için birilerini eziyor da olabilirsin, birilerine faydalı olmaya çalışıyor da olabilirsin, kimseyi umursamadan sadece başarı ile tatmin oluyor, ya da kendini hiçe sayıp başkalarının ihtiyaçları için yaşıyor da olabilirsin…

Tüm bunların karışımı da olabilir. “Sorun” dediğimiz şey nerede başlıyor o zaman? İlişkilerde, üretkenlikte,özbakımda kişinin kendisine ya da çevresine yıkıcı zararlar veriyor olduğu noktada ortaya çıkıyor. İlişkiler kaotik olabiliyor mesela. “Her evde olabilen” kavgalardan,tatsızlıklardan bahsetmiyorum. Sinir krizlerinden,şiddetten,kırılan sehpalardan,moraran bedenlerden, komşu şikayetleri yüzünden eve gelen polislerden ama en önemlisi ve en yıkıcısı olarak bunları “olur her ailede böyle şeyler” olarak görmekten bahsediyorum.

Eğer şemalarla kaçınarak baş edilmesi söz konusu ise tüm bunlar olmaz. Soğuk bir ev ortamı vardır.

İNSANLAR BÖYLE EVLERDE BİRBİRİYLE “GEÇİNMEZ,SEVMEZ” BİRBİRİNİ “İDARE EDER,TAHAMMÜL EDER”….

Ve böyle evlerde büyüyen çocuklara yetişkinliklerinde çocukluklarını sorduğunuzda “iyi bir çocukluk geçirdim” derler. Ama içlerinde anlamlandıramadıkları bir boşluk olur. İnsanlarla yakınlaşmak, ilişkilere emek vermek ya yük gibi gelir ya da sürekli alttan alan,veren taraf olurlar. Ya da ilgiyi hep karşı taraftan beklerler ve birileri başlatıp ısrar etmediği sürece de incinmemek adına, tedbir olsun diye ilişkiye giremezler.

Oysa Adler’in dediği gibi;

“Hayattaki en büyük tehlike çok fazla tedbir alarak yaşamaktır”  (The chief danger in life is that you may take too many precautions.)

O kadar seviyorum ki bu sözü. “Hayat, sen tedbirler alırken kaçan fırsatlardır” diye düşünürüm hep. Tedbirli olduğum için kaçırdığım fırsatları düşünüp dövünürüm bazen. Çevremdeki dostlarımın tedbirleri yüzünden kaçırdıkları fırsatları, harcadıkları yetenekleri de düşünüp üzülürüm. Oysa çoğu zaman kaybedilecek şey rahatının bozulmasıdır.

Rahatını koruyabilmek için yaşayabilirsin, ya da kendin olarak yaşabilirsin. Bir tekneye atlayıp karı koca beş yıl dünyayı gezenler var, ufak birikimleriyle. Bana gelen danışanlardan genç yaşlarında istifa edip az birikimleriyle iki yıl gezen sonra dönüp tekrar çalışmaya başlayanlar var… Yurt dışında takip ettiğim bloggerlar var, her şeylerini satıp bir yere yerleşen. Ve kendi arkadaşlarım var Bodrum’da mesela. Çok küçük paralarla yaşayarak. Ama öyle “çılgın” hayat falan değil. Dibine kadar yaşayarak, altıda kalkıp günün tadını gerçekten çıkararak.

Karar alırken kumanda merkezinde korku varsa kırk yaşına geldiğinde elinde avucunda olan şey o korkuyu zaptetmek için yaptığın hapishaneden ibaret oluyor.

Kumanda merkezinde olması gereken “sağduyu”… Evet, cesaret değil, sağ duyu. Bu yüzden bu işin formülü yok. Konfor alanından çıkmaya hazır olmadığın bir duygu durumunda olabilirsin mesela. Ya da doğal yetenek ve eğilimlerin dolayısıyla beş yıl ara vermek sana uygun olmayabilir. Bir başkası için mucizeler yaratan bir tarz senin felaketin olabilir. Bu yüzden zor bu işler. Çünkü her zaman dediğim gibi, insan zihni evren gibi bir şey, kimse daha çözmüş ya da formüle oturtmuş değil. Herkesin kendi özel yolculuğu söz konusu, doğru yanlış çoğu zaman kişiden kişiye değişiyor. Bir danışan için doğru olan bir öneri başka biri için yıkıcı olabiliyor. Bu yüzden “şunu yapın bunu yapın” gibi kesin yargılar içeren her derde deva “tavsiyeler” bir işe yaramıyor.

Adler’in en sevdiğim sözü ile yazımı bitirmek istiyorum. Umarım faydalı olmuştur;

“YÜREĞİNİZİN GÖTÜRDÜĞÜ YERE GİDİN AMA GİDERKEN YANINIZA BEYNİNİZİ DE ALIN.”  (“Follow your heart but take your brain with you.”)

Sevgiler…

 

 

 

Pazartesi Sendromu

Kendine anlamlı gelen bir iş yapmak…

Ortaokuldan beri tek derdimdi. Bunu ne zaman dile getirsem etrafımdan aldığım tepki “biz seviyor muyuz da çalışıyoruz, çalışmaya mecburuz…” gibi birbirine benzeyen söylemlerdi.

Bugün bu “mecbur olma” kavramı üzerinde durmak istiyorum. Mecbur olmak ve mecbur hissetmek arasındaki farkı konuşmak istiyorum.

Yıllar önce bir arkadaşım eşim Selçuk Erdem için şöyle bir yorum yapmıştı; Selçuk başarılı çünkü bencil. Annesinin babasının ne hissedeceğini düşünmeden kendi istediği şeyin peşinden koşmuş.Ben bunu yapamıyorum,bencil olamıyorum.O yüzden (sanatta) başarılı olamıyorum…”

İnsanın kendini aklama kapasitesinin ne kadar geniş olduğunu o gün anlamıştım. Ve bir şey daha anlamıştım; kendi hayatının sorumluluğunu, yaptığın seçimlerin doğurabileceği sonuçları göğüsleme cesaretini toplayabildiğin ölçüde özgürsün.

Danışanlarım kadar çevremdeki arkadaşlarımın da en temel konularından biri bu “sevdiğin işi yapmak”. Kafe açma,bar açma,butik açma,butik pastacılık yapma,Kaş’a, Bodrum’a yerleşme hayalleri… Çoğu zaman ertelenen… Ben bir çok durumda danışanlarımı gerçeklerle yüzleşmeye davet ederim.

“Bu istediğini gerçekten istiyor musun, yoksa esas derdin hali hazırdaki sıkıntılarından kaçmak mı? Mesela insanlarla baş etmekte zorlanıyorsun ve bundan bir kaçış olarak mı kafecilik-pastacılık yapmak istiyorsun? Senin tutkun, anlamlı bulduğun, damarlarında dolaştığını hissettiğin ilgi alanın gerçekten kafecilik mi? Yoksa hayatında baş edemediğin sorunlardan kaçabilmek için aklına ilk gelen kurtuluşa mı yapıştın?”

Bu gerçekle yüzleşmek bazen aylar alır.

ÇÜNKÜ İNSAN ZİHNİ GELECEKTEKİ OLASI MUTLULUK HAYALİNİ BUGÜNÜNÜN MUTSUZLUĞUNA AĞRI KESİCİ YAPMAYA MEYİLLİDİR.

Bu tuzağa düşmemeyi öğrendiğin anda işler birden kolaylaşır.

Kaş’a yerleşemiyorsun çünkü şirketinin sağladığı güvenlik duygusu,düzenli maaş,araba,sağlık sigortası,tazminat vb. daha önemli senin için. Bu güvenliği bırakamıyorsun. Sürünmekten korkuyorsun. Ve evet sürünmek bir olasılık gerçekten.

İki şey yapabilirsin; bu güvenliğin tadını çıkarabilirsin mesela. Beş yıl ve daha fazla tecrübesi olanların senede bir buçuk iki aya yakın tatilleri oluyor bayramlarla birlikte. Çalışmadan maaş aldığın bu zamanların tadını çıkar mesela. Sadık bir çalışan ol, ve yıllar sonunda işten çıkarılsan bile alacağın tazminatla ortada kalmayacağını bilmenin güveni içinde hayatın diğer alanlarında stressiz bir şekilde zevklerine yönel.

Ya da sürünmeyi umursamamayı öğret kendine. Siyah beyaz düşünceden kurtularak daha kolay olur bunu yapmak. Dışardan sigortanı ödeyip geleceğin için yatırım yapabilir, bir yandan da en minimal şekilde yaşama hazırlıklarına şimdiden başlayabilirsin. Daha küçük bir eve taşınıp, olabilecek en az eşya ile yaşayıp,hiç bir şeyi atmadan dönüştürerek yaşayabilirsin. Tatillerde yurt dışı seyahatleri,her fırsatta uçağa atlayıp bir yere kaçmak yerine olduğun yerde kafanı tatile yollamayı kendine öğretebilirsin. Çünkü kendi işini yapmaya başladığın anda hayatına girecek bir kavram olacak;

“Belirsizlik”

Kendi sevdiği işi yapanların dünyasında her şey her zaman belirsiz. Bugün var, yarın yok… Kimileri için bu bir motivasyon kaynağı bile olabilir. Çocukluğundan itibaren krizle yaşamaya alışmış kişiler için belirsizlik bir yaşam tarzı haline dönüşmüş olabilir. Bazen de tam tersi olur; çocukluktan beri belirsizlik ve kriz deneyimlendiyse belirsizliğe en ufak bir tahammül bile gösterilemez.

Durum ne olursa olsun, dönüp dolaşıp bağlanılacak yer şurası; halinden sürekli şikayet ederek, istediğin hayatı yaşayabileceğin günlerin hayalini kurarak, öğle yemeklerinde patronu ya da diğer çalışanları çekiştirerek bir ömür geçmez. Bu yazının olmasını umduğum en büyük faydası şu;

Memnuniyetsizliğinin,mutsuzluğunun sorumluluğunu başkalarına, dış dünyaya attığın müddetçe kaliteli yaşam, kalıcı iyilik hali sana uzak. Etraf bir ömrünü sadece kayınvalidesini,annesini babasını şikayet ederek geçirmiş, kendini kurban ilan etmiş, ve çocuklarını sürekli aynı “çektiği çileler” ile boğan insanlarla dolu…

Bu tuzağa düşmeyin, “kurban” olmak sizi sorumluluktan kurtarır ama aynı ölçüde yaşamınızın kumandasını da elinizden alır. Yaşamınızın kumandasını geçmişinize,ailenize,patronunuza ya da dünyanın haline vermeyin.

Değişim için ilk adım; “Evet, ben bunu yapıyorum gerçekten…” demek. Gerisi için kitaplardan faydalanabilir ya da terapi desteği alabilirsiniz. Kitaplık isimli bölümde önerilerimi bulabilirsiniz.

Faydalı olduğunu umarım… Sevgiyle kalın…

 

Çocukla “Kaliteli Zaman” Miti…

Okul öncesi çocukların duygu durum, aile içi ilişkiler, hiperaktivite ve dikkat eksikliği,duygu regülasyonu,agresif davranışlar gibi çalışma alanlarında etkinliği olan Filial Terapi eğitiminde “Çocukla Kaliteli Zaman Geçirmek” konusunu Dr. Volker Thomas ile irdelemiştik. Bu eğitimden yola çıkarak öğrendiklerimi, kendi annelik deneyimim ve danışanlarımla olan tecrübemle de harmanlayarak sizinle paylaşmak isterim.

Dr. Volker Thomas demişti ki; “Kaliteli Zaman” denen şey yanlış anlaşıldı. Bir çok kişi kaliteli zaman denilen şeyi çocuğa durmadan bir şey öğretmek olarak yorumladı. Birlikte lego yapmak,yapboz yapmak,ince motorunu geliştirebileceği etkinlikler yapmak,oyun kurmasını ve liderlik becerilerini geliştirebileceği sosyal etkinliklere ve oyun gruplarına götürmek… Tüm bunlarda hiç bir yanlışlık yok. Yanlışlık bunları yaparken çocukla ilişki halinde olmamak, kafanın başka bir yerde olması…

ADETA BİR GÖREV LİSTESİ! UYGULANMADIĞINDA SUÇLULUK DUYULAN BİR GÖREV LİSTESİ! UYGULANDIĞINDAYSA RAHATLAMIŞLIK VE ÇOCUĞUN İÇİN  YAPMAN GEREKEN HER ŞEYİ YAPMIŞ OLMANIN RAHATLIĞI…

Her uzmandan, her kafadan ayrı bir ses çıkıyor. Anneler olarak kafamız karıştı da karıştı… Anne karnındayken klasik müzik dinlemekten tutun da, çift anadille yetişen çocuk daha zeki diye daha üç yaşından sadece İngilizce konuşulan yuvalara yazılmak için sıraya girmeye varana kadar girilen endişe denizi. (Yeri gelmişken bir not düşeyim; çift anadilli olabilmek için ebeveynlerden birinin anadili yabancı dil olmalı ve çocukla doğduğundan beri o dili konuşuyor olmalı. Yoksa çocuğu isterseniz bir yaşında sadece İngilizce konuşulan bir okula yollayın, çift anadilli bir beyne sahip olamaz. Çok iyi İngilizce konuşabilir, o ayrı.) Ancak başka bir çok ihtiyacının karşılanması gereken bu küçük yaş döneminde dil öğrenme baskısı ile karşılaşan çocuğun sosyal-duygusal gelişimi ne durumda olur, o konuda bilgimiz yok.

Çok büyük paralara çok iddialı bir eğitim sunduğunu söyleyen bir okulun müdürü ile bu tartışmayı yapmıştım. Konu ile ilgili bilgisi olmayan velileri “çift anadilli” çocuk yetiştirme iddiası ile nasıl tavladıklarını görünce midem kalkmıştı.

Kendi tecrübem ve aldığım eğitimlerin sonucunda vardığım sonuç şu; kaliteli zaman geçirmek için ille de çocuğa onu geliştirecek bir şey öğretmeye gerek yok. Daha zor bir şeye ihtiyaç var; O anda tüm dikkatin ve konsantrasyonun ile çocukla ilişki halinde olmak. Çocuk kendi oyuncaklarıyla oynarken siz kek yapıyor olabilirsiniz mesela… Ya da birlikte bir şeyler izliyor bile olabilirsiniz… Ekranı bebek bakıcısı gibi kullanıyorsanız çocuğa zararlı olan budur. Ancak ailece çok eğlenerek izlenilen bir film çocuğun anı haznesinde olumlu bir kalıp yargıyı tetikleyecektir.

Her yazımın sonunda olduğu gibi bu yazımın sonunda da somut bir çözüm önerisi ekleyeceğim. Çocukla ilişki halinde zaman geçirebilmek için ne yapmak gerekir?

1.Başlamadan önce; Mükemmelliyetçilik ve siyah beyaz düşünce ilişki halinde olmanın en büyük düşmanıdır. Bu yazıyı okurken “hemen çocukla hep ilişki içinde kalmanın yollarını öğrenmeliyim” dediyseniz siz de bu düşünme biçiminden çekiyor olabilirsiniz. İşin sırrı şu; hiç kimse sürekli şimdi ve burada olamaz!!! Hayatını sadece meditasyon yapmaya adamış Budist Rahipler bile bunu yapamaz… Çünkü insanız.

2.İlk adım kendinizle ilişkinize odaklanmak. Kendinizle zaman geçirirken ne kadar “buradasınız”? Spor yaparken, yemek yerken,yürürken, temiz ve güneşli havanın tadını çıkarırken? Yoksa kendiniz için yaptığınız şeyleri bile öyle olması gerektiği için mi yapıyorsunuz?

3.Özbakımınız ne durumda? Kendinizi tüm gün hırpalayıp akşama posanız çıkmış şekilde mi eve gidiyorsunuz yoksa gün içinde irili ufaklı molalar alıp akşama da enerjiniz kalacak şekilde kendinizi dinlendirerek mi günü geçiriyorsunuz? Yoksa “her zaman en yüksek performansımda olmalıyım” diyen baskıcı bir ses ile mi yaşıyorsunuz?

YÜZLEŞMEK DEĞİŞMENİN ÖN ŞARTIDIR.

4.Bir başkası ile ilişki içinde olabilmek için kendin ile kurduğun ilişkinin kalitesi önemli bir belirleyici olacaktır. Kendini sevmeyen, kendine tahammül edemeyen bir insan kafasını sürekli bir şeylerle meşgul etme ihtiyacı hissedecektir. Böyle bir yanınız olduğunu düşünüyorsanız işe en yakın arkadaşınızı kendiniz yapma yolculuğuna çıkarak başlayın.

5.Deney yapmaya çekinmeyin; çocukla oyunlarınızı ve rutinlerinizi çeşitlendirin. Tüm haftasonunuz kurslarda geçiyorsa bir haftasonu sanki tüm “bunları yapmaya mecburmuşsunuz” gibi olduğunuz hissiyatına rağmen spontan bir program yapın. Eğer ilişki halinde olmaya alışık bir yaşam tarzınız yoksa dopdolu bir program yapınca kendinizi güvende hissediyor olabilirsiniz. Bu tuzağa karşı uyanık olun.

6.Günlük tutun; çok basit, ancak en etkili tekniklerden biridir; ne yaparken nasıl hissettiğini ve sonrasında da nelerin ne şekilde değiştiğini not etmek. Hiç ummadığınız sebep-sonuç ilişkileri ile karşılaşıp istediğiniz değişiklikleri yapabilmek için altın anahtarlar bulabileceğiniz bir yöntem.

7. Ya hep ya hiç mantığından yani siyah beyaz düşünceden kurtulmanın önemini ne kadar vurgulasam azdır. Yeterince iyi ebeveynliğin bana kalırsa en çarpıcı adımlarından biri bu… Siyah beyaz düşüncenin, yani katılığın olduğu yerde sevgi de yeşeremiyor…

ANCAK;

Siyah beyaz düşünceden kurtulma işini de lütfen ya hep ya hiç mantığı ile yürütmeyin. Tamamen kurtulamayabilirsiniz, olabilir böyle bir şey… Olabildiği kadar,elinizden geldiği kadar, adım adım… Hepsi olacak, merak etmeyin.

Faydalı olduğunu umarım…. Sevgiyle kalın..

 

 

 

 

Tahıl Beyin

Ekran Resmi 2017-03-16 07.54.04

Bu kitap bir nörolog tarafından yazılmış. Beslenmenin beynimiz üzerindeki etkisini araştıran bir nörolog tarafından. Bu kitabı hamile olmadan önce okumuş olmayı çok isterdim.

Yazarın bilimsel çalışmalar ile desteklediği beslenme modeli insan bedeni ile uyumlu olmayan gıdaların tetiklediği enfeksiyonların bizi er ya da geç hasta ettiği üzerine. Son yıllarda en çok duyduğumuz terimlerden birini ele alaım; insülin direnci… Yazara göre insan bedeni çok az karbonhidrat ile yaşamaya uygun. Günümüzde tükettiğimizin onda biri kadar bir miktardan söz ediyor. Ve gluten! Gluten aslında bir çeşit zehir diyor…

Buğday,arpa,çavdarın yanı sıra hayatımızda rutin olarak yer alan şampuanlar,kremler, ve daha neler neler toksinlerle dolu… Zaten bu yüzden gelişmiş ülkelerde kanser oranı gelişmekte olan ülkelere kıyasla daha yüksek… Sonra çocuklarda görülen rahatsızlıklar. Otizm, hiperaktivite ve dikkat bozukluğu, çeşitli öğrenme güçlükleri, depresyon, ilerleyen yaşlarda alzheimer, parkinson vs…

Biz bu hafta ailece glutensiz ve şekersiz beslenme programına başladık. Daha iki gün oldu ama şişkinliğim ortadan kalktı. Eşim dün tüm gün boyunca enerjisini yüksek tuttuğunu söyledi. Henüz kızımızda bariz bir fark görmedik. Esas etki dört haftanın sonunda görülürmüş.

Zor mu? Zor… Biz de buğdayı ve karbonhidratı hayatımızın merkezine almış bir aileymişiz meğerse. Oysa çok sağlıklı beslendiğimizi zannederdim. Organik ürün tüketiriz mesela, buğdayı da sadece tam buğday unu olarak.. Oysa yanılmışım. Meğer farkında değilmişim ama oldukça kötü besleniyormuşuz…

İlk iki gün yiyecek bir şey bulamama gibi bir psikoloji içindeydim. Ama şimdi, henüz üçüncü günde olmama rağmen, daha önce hiç aklıma gelmeyen tarifler yaratmaya başladım bile…

Artık giderek ikna olmaya başladım. Başımıza ne geldiyse bu sanayi devrimi yüzünden geldi… Atalık tohumlar kayboldu, toprak kirlendi, hayvanlar bir eşya gibi fabrikalarda işkence ile üretilmeye başlandı…

Bundan elli yıl önce herkesin kendi tarlasında bahçesinde bir şekilde erişebildiği sağlıklı gıdalar artık lüks tüketim maddesi haline geldi. Bunda bir yanlışlık var.

Ve bu yanlışlığın bedelini zehirlenerek ödüyoruz. Bozulmasın ve ucuza mal olsun diye genetiği değiştirilmiş gıdalar yiyoruz.

Annemin çocukluğunda kışın domates diye bir şey yokmuş. Ne varsa onu yermişsin. Doğa sana ne hediye ediyorsa teşekkür edip tadını çıkarmaya bakarmışsın. Şimdi canın ne zaman ne çekerse onu yeme isteği, insanın doğasında olan fethetme ve istediğine “şimdi ve burada” sahip olma dürtüsü bizi bugünlere getirdi… Zehirleniyoruz, farkında değiliz…

Eskiden nasıl ki evlerin içinde sigara içilmesi doğaldı, insanlar çocuklarıyla birlikte yolculuk ettikleri arabada sigara yakarlardı.. Şimdi nasıl bu kabul edilemez bir şey? İşte bundan en çok yirmi yıl sonra şeker ve sanayi tipi karbonhidrat da aynı kategoride olacak. Nasıl ki şimdi “kırk yılda birden bir şey olmaz” diye çocuğa bir nefes sigara vermiyorsak, ya da yanında asla sigara içilmesine izin vermiyorsak, aynı şekilde kırk yılda bir de olsa şeker ve paketli gıda da vermemek gerek diye inandım bu kitabı okuyunca.

Felaket senaryosu üretmeden, paniğe kapılmadan okuyun bu kitabı… Gerçeklerle sakin sakin yüzleşelim isterim… Sevgiyle kalın.

“Elim Kolum Bağlı” Duygusundan Kurtulmak

Psikolojide çok az konuda kesin sonuca varılabilir. Çünkü insan zihni evren gibi, sınırsız,sonsuz ve henüz kimse tarafından tam anlaşılamamış bir olgudur. Bir kaç konu dışında…. Bunlardan bir tanesi en temel ihtiyaçlarımızdan birinin güvenli bağlanma olduğu. İkinicisi hayatın ilk yıllarının geri kalan yıllar üzerinde çok etkili olduğu. Bir başkası da insan psikolojisi bulunduğu ortamdam bağımsız incelenemeyecek olması.

En etkili olan en yakınınızdakiler. Her sabah uyandığınızda ilk gördüğünüz ve yatmadan önce de son kez iletişimde olduklarınız. Sonra bütün gününüzü birlikte geçirdiğiniz kişiler… Belki iş yeri, belki birlikte zaman geçirdiğiniz diğer insanlar.

Ve bulunduğunuz topluluk. Nasıl bir mahallede yaşadığınız mesela… Sonra şehir. Ve tabii ki ülke.

Göç üzerine yapılan araştırmalar en çok göç alan ülkeleri incelemiş. Göçmenler için en belirleyici kriter ekonomik olarak güçlü bir ülkeye gitmek değil; bu yüzden Suudi Arabistan, Kuveyt, Birleşik Arap Emirlikleri gibi yerleri tercih etmiyorlar, ki belki daha az ötekileştirilecekler. Huzur ve güven hissedebilecekleri batı ülkelerini tercih ediyorlar.

Selçuk Şirin Hocam “Bir Türkiye Hayali” isimli son kitabında der ki, Türkiye güven araştırmalarında sınıfta kalıyor. Birbirimize güvenmiyoruz. Birbirimize güvenmedikçe de mutsuzlaşıyoruz.

Bu yazıyı hemen şimdi bir şeyler yapmak isteyenler için yazıyorum. Marshall Rosenberg’in Çatışma Ortamında Barış Dili isimli kitapta yaptığı öneriyi uygulamaya geçirdim. Deneyimimi sizinle paylaşıyorum bu yazıda:

Bağcıyı dövmenin değil üzüm yemenin peşinde olan topluluklarla iletişime geçin. Bir katkı sağlamak için çalışan, şikayet etmek ve felaket senaryosu üretmek yerine elinden gelen bütün enerjisini bir arpa boyu da olsa SOMUT fayda sağlamak için harcayan.

Eskiden yanlış anlaşılır, reklam gibi algılanır diye korkarak isim vermiyordum. Bu sabah bir karar aldım. Önce ben okurlarıma güvenerek işe başlayacağım. Yanlış anlaşılmasını göze alacağım ve burada iyi işler yaptığını düşündüğüm kişileri, kurumları paylaşacağım.

Eğitim alanından başlayalım. Başka Bir Okul Mümkün, Yeni Okul ve Fide Okulları… Alternatif eğitim için benim deyimimle Don Kişot gibiler . Ya da kardelen. İyi ki varlar.

AÇEV, TEGV,ASHOKA, HAYAT SENDE DERNEĞİ ve bu derneklerle bağlantılı projeler…

Ortak Gelecek İçin Diyalog Derneği, Doğruluk Payı…

İhtiyaç Haritası… http://www.ihtiyacharitasi.org/hakkimizda

Daha yeni bir projede çalışmaya başladım. Sosyo ekonomik açıdan dezavantajlı mahallelerde okula gitme oranını arttırmak için çalışan bir yer Çimen Ev. Çalışmalarımız ilerledikçe sosyal medyadan ihtiyaç listesi duyuracağım.

Ashoka ile de Fark Yaratan Sınıflar diye bir projeye başlayacağız. Amaç yukarıda bahsettiğim şekilde alternatif eğitim veren okullar gibi sınıflar kurmak isteyen öğretmenlere destek olacağımız bir platform yaratmak. Alternatif  eğitimden Türkiye’nin her yerindeki çocukların faydalanmasını sağlayacak bir kapı aralamak. Özel gereksinimli çocukların sınıflara kaynaştırılması da bu projenin temel taşlarından olacak. Benim için öncelikli konulardan biri. Çok heyecanlıyım.

Şimdi bir hayal edin. Herkes ama herkes kendi için önemli olan böyle bir konu seçmiş ve elinden gelenin en fazlasını vermeye başlamış. Bu ayda 10 TL bağış da olur, giyilebilir durumdaki eşyalarını bağışlamak da olur, çocuklara ders vermek de… Ama sosyal medyada duyurmaktan daha fazlası ve en önemlisi DÜZENLİ olarak… Bir kerelik değil. Bir yaşam tarzı olarak sivil topluma katılmaktan bahsediyorum.

YAŞAM TARZI OLARAK SİVİL TOPLUMA SOMUT KATILIMDAN!

Bu tür yerlerle bağlantı içinde oldukça kendinizi güvende hissetme duygunuzda bir iyileşme olduğunu fark edeceksiniz. Çünkü “elim kolum bağlı” duygusundan kurtulacaksınız. Özgüveniniz de artacak. Sosyal çevre olarak bir destek ağında olduğunuz duygusu yaşam kalitenizi arttıracak. Benim deneyimim bu şekilde oldu. Beni düzenli takip edenler bilir, kendi üzerimde denemeden hiç bir şeyi önermem 🙂

Faydalı olduğunu umarım, iyi haftalar, sevgiler…

Bir Bütün Balık

İzmirliler Çipura’yı çok sever. Bizim ailenin de favori balığıydı. İstanbul’a ilk geldiğimde en şaşırdığım şeylerden biriydi Çipura’nın o derece makbul olmayışı. Bizim eve de arada alınırdı. Ama annem her seferinde dört kişilik ailemize üç adet balık alırdı. Kendisi dışındaki herkese birer tane. Muhteşem bir sofra kurar, çok lezzetli Girit otları salataları hazırlar ve her birimizin balığını pişirir ve bizi sofraya çağırırdı. Biz de sofraya oturur ve balıklarımıza tam dalacakken annemin tabağının boş olduğunu görür ve sorardık “senin balığın nerede?”

“Nasıl olsa sizin yediklerinizden bir sürü artacak siz tam sıyırmayacaksınız, bana o artanlardan bir sürü balık çıkacak, hem ben öyle daha çok seviyorum, en güzel yeri balığın oralar, kemiğe yakın kısımları” derdi.

Oysa biz bilirdik. Kendine bir bütün balığı hak görmediği için almazdı. Paramız olmadığından değil. Orta halli bir aileydik ama  bir tane daha balık alabilecek durumumuz vardı. Zavallı annem, kendince ev ekonomisi ya da fedakarlık yaptığını düşünüp kendisini o şekilde iyi hissederken aslında bizim yediklerimizin boğazımızdan geçmediğini, o özenle hazırlanmış sofralara hep bir buruklukla oturduğumuzu hiç anlayamadı.

Oysa ben tercih ederdim ki üç değil iki balık alınsın, her birimiz yarım balık yiyelim ama kimse artıklarla beslenmesin, kimse hizmet eden, kendini feda eden taraf olmasın, sofralarda hep birlikte eğlenelim, varsın bir kaç meze eksik olsun, bulaşıklar sabah kalksın…

Ama o terk edilme şeması yok mu işte o lanet olası terk edilme şeması. İnsana bunları yaptırıyor işte. Bir buçuk yaşındayken annesi terk etmiş bir insan herhalde çevresindekiler ona ne kadar sevgi garantisi verirse versin bir türlü ikna olamıyor. Yaptığı fedakarlıklarla aklınca terk edilmemeyi garantiliyor.

Bundan çıkardığım dersi burada paylaşmak istiyorum. Belki şimdi kendisi de bu hata içinde olup da farkında olmayan annelere bir kapı açar ümidi ile. Ve bunu bir klinik psikolog olarak değil, bir evlat olarak yapıyorum. Bir çocuğun en büyük ihtiyacı kendisini değerli bulan ve seven bir anne. “Kendisini” derken hem çocuğu hem de annenin kendisini kast ediyorum.

Ve buradan oldukça iddialı bir şey söylüyorum; kendisini sevmeyen bir anne çocuğunu da sevemez. Ona çok iyi hizmet edebilir, koruyup kollayabilir, görevlerini tamamıyla yerine getirebilir belki… ama hakkıyla sevemez.

ÇÜNKÜ KENDİ KENDİNİZE NE VEREBİLİYORSANIZ ÇOCUĞUNUZA DA ANCAK ONU VEREBİLİRSİNİZ…

KENDİNİZE VEREMEDİĞİNİZ, YANİ KENDİNİZDE OLMAYAN BİR ŞEYİ ÇOCUĞUNUZA DA VEREMEZSİNİZ…

Bu hem iyi hem de kötü haber. Kötü haber, çünkü farkındalığı olmayan biri için iş çok zor. İyi haber, çünkü kendini sevmek öğrenilen bir şey.

Nasıl mı? Kendine bir bütün balığı layık görerek mesela… Kendi kendine zarar verici davranışların varsa, özbakımını ihmal ediyorsan işe buradan başlayarak… Başkasının onayını almak,havalı olmak,statü sahibi olmak,gösteriş,iş yeri gerektirdiği için,eşin istediği için ya da öyle olması gerektiği için falan değil!!!

KENDİNİ GERÇEKTEN BU GÜZELLİKLERE LAYIK GÖRDÜĞÜN İÇİN!

Gerçekten kendini layık görmeden yapılan özbakım er ya da geç bir şekilde sona erer zaten.

Özbakım ne çok şeyin göstergesi… Sürekli ayna karşısında olmak ve kaygı ile spor salonundan çıkmamak kadar kendini salmış olmak, yorgunluğunun acısını zararlı yemeklerden,sigaradan ya da başka zararlı maddelerden çıkarıyor olmak da bir çok şeyin göstergesi… Kimse mükemmel değil. Benim de öğle yemeği yerine lokum yediğim zamanlar oldu…  Ama mücadelemi bırakmadım, “ben böyle bir insanım” deyip geçmedim, bir gün geldi ve o duyguyu hissettim;

ÖZSEVGİ….

Kendini içgüdüsel olarak toksik olan her şeyden koruma içgüdüsü… Toksik duygulardan, toksik gıdalardan ve toksik insanlardan… Kumandada özsaygı ve özsevginin olduğu, artık yalnız olmadığını, üzgün,yorgun,öfkeli hissedebildiğin kadar her şeyin bir şekilde yoluna gireceğini de hissedebildiğin o güzel “bütün hissetme” duygusu… Bütün hissetme…

Hadi şimdi gidin kendinize kocaman bir balık alın 🙂

Sevgiler…