Kendin Olmak

“Kendim olamıyorum….”

Bu cümleyi binlerce kere duymuşumdur. Herkesin “kendin olmak” ile ilgili bir fikri vardır ama tanımla desek bir çok kişi tıkanır. Ne zamanlar kendin olabiliyorsun, ne zamanlar olamıyorsun diye sorsam, bir çok kişi kolayca cevap verebilecektir. Peki o zaman nedir bu kendin olmak?

Tersten başlayalım. Kendin olamamak nedir? “Aslında yapmak istediğin şeyi değil, yapman gerektiğin şeyi sırf başkalarının onayı için yapmaya kendini mecbur hissetmektir”. Burada önemli bir not düşmeliyim. Mod Terapi’de kullandığımız “Sağlıklı Erişkin” modunun bir gereği de kendi ihtiyaçların ile başkalarının ihtiyaçlarını dengeleme becerisidir. Yani elbette her zaman kendi istediğimiz olmaz. Elbette bazen başkalarının ihtiyaçları öncelikli olmalıdır. Elbette sınırlarımızı bilmeliyizdir ve başkalarının da bizim sınırlarımıza saygılı olmasını, sağlıklı çatışma ile  sağlamalıyızdır. Ancak benim burada bahsettiğim “kendin olamamak”, tüm bunların dışında, kimsenin sınırının ihlal edilmediği durumlarda bile sırf onaylanmama kaygısı ile içinden gelen istekleri bastırma durumudur.

Neden sakıncalıdır? Çünkü kendi olamayan kişi için sosyal etkileşimler giderek bir keyif alanı olmaktan çıkar ve bir tehdit alanı haline dönüşür. Ve kalıcı iyilik halinin can damarlarından biri de kaliteli insan ilişkileridir. Depresyonun göstergelerinden biri sosyal çevreden kopma, eskiden keyif aldığı ilişkilerden keyif almama halidir. Hatta depresyonda olan biri “acaba ailemi sevmiyor muyum?” diye sorgulama bile başlayabilir. Her şey o derece yük halini almıştır.

Peki çözüm? Kanıta dayalı psikoterapiler alanında çalışan uzmanların son yıllarda yaptığı çalışmalara bakalım. Toronto Üniversitesi’nden Norman Farb beden duyumlarına odaklı mindfulness çalışmalarının duygusal regülasyon üzerine sonuçlarını incelemiş. Ve bulmuş ki, zor duygular yaşandığı esnada kişi bedeninde neler olup bittiğine odaklanırsa baş edilemeyen duygularını yönetebilmeye başlıyor. Kaygı, öfke, çaresizlik, sıkışmışlık, çökkünlük vb dahil.

Mindfulness çalışmaları fitness çalışmalarından farklı değil. Karın kaslarına sahip olmak için ne yapılması gerekiyorsa duygu regülasyonu yapabilen bir zihin için de aynı şeyi yapmak gerekiyor. Zihnin mekiği mindfulness. Ama şimdi zurnanın zırt dediği yere geliyoruz. Bu bilgiye sahip, içgörüsü olan, geçmiş analizlerini yapabilmiş, bugününe bağlayabilmiş yani neyi neden yaptığını anlamış biri neden kendi için iyi bir şey yapmaz? Neden kendisine zaman ayırmaz? Yani neden kendine iyi bakmak yerine bedenine, zihnine zarar verici tekrarlayan döngüler içinde bulur kendini?

Çünkü yaşam tarzı dediğimiz şey kemikleşmiş bir döngüdür ve değişebilmesi için ya ani bir kriz gerekir, ya da güvenilir bir kişinin uzun süreli rehberliği. Psikoterapi denilen şey böyle ortaya çıkmıştır. Bu soruyla; insanlar neden kendilerine zarar verdiğini bile bile aynı döngülerin içinde yıllarca kalırlar? Neden dengeli beslenmez,spor yapmaz,zararlı maddeler kullanır ve toksik ilişkileri sürdürürler? Çünkü insan zihni tanıdık olanı çekici bulur. Zaten bildiği şey, ona zarar veriyor olsa bile, güvenli gelir. Konfor alanından çıkıp bilinmezliğin tetiklediği güvensizlik duygusuna maruz kalmaktansa zaten hali hazırda “bildiği güvensizliği” tercih eder. Kalitesiz yaşam da burada başlar.

Şimdi bu bilgi ışığında… İsterseniz kendi kendinizin rehberi olun, işe bir günlük tutarak başlayın. Kognitif Davranış Terapisi iyi bir başlangıç olabilir. Kİtaplık bölümünde önerilerimi bulabilirsiniz. Ancak bir çok şey denediniz, ve baktınız ki kendi kendinize olmuyor, yıllardır aynı döngülerin içindesiniz ve bu süreç devam da ediyor… O zaman ertelemeyin! Daha fazla yıl kaybetmeyin. Güvendiğiniz bir uzmanın rehberliğinde kendinize kaliteli yaşamı hediye edin. Hep söylerim, klinik psikolog olmama rağmen, eğer terapiden geçmeseydim Terapi Defteri’ni de kuramazdım, bugünkü kaliteli ilişkilerime giden “sınır çizebilme” becerisini de kazanamazdım. Burada terapistim Pınar Serbest’e de teşekkürlerimi iletiyorum.

 

Umarım faydası olmuştur… Sevgiler…

 

Psikopatlar Mutlu İnsanlar Mıdır?

Psikopatlar istediklerini elde eder ve bundan pişmanlık duymazlar. Bu onların mutlu olduğu anlamına gelir mi?

Öyle olduğunu düşünebilirsiniz; neticede derinlikten yoksun cazibeleri ve patolojik düzeyde yalan söyleyebilme özellikleriyle psikopatlar insanları etkili bir şekilde manipüle ederek istediklerini elde ederler. Bunun yanında insanlara karşı empatiden yoksun ve vurdumduymaz bir yapıda olmaları, normalde mutluluklarını azaltacak pişmanlık hissini tecrübe etmelerine engel olur. Bu nedenle psikopatların mutlu oldukları sanısına kapılabilirsiniz çünkü bu kişiler çoğunlukla kendi ihtiyaç ve arzularına odaklanırlar.

Diğer yandan, psikopatlar kişilerarası ilişki kaliteleri sebebiyle mutsuz olabilirler. Romantik ilişkiler ve arkadaşlık ilişkileri mutluluk için büyük önem taşır. Adeta iyi ilişkileri olmayan mutlu insanalar bulmak zordur. Mutluluğa giden yolda iyilik halimize katkıda bulunan, kurduğumuz ilişki sayısı değil onun kalitesidir. Psikopatların kişiler arası ilişkileri genellikle oldukça yüzeyseldir. Bu kişilerin sık sık öfkeli, düşmanca, dürtüsel davranışlar sergilediğini ve düşük duygusal zekaya sahip olduklarını farz edersek bu hiç de şaşırtıcı değil.

Yani psikopatlar mutlu mu değil mi?

Bu soruyu cevaplamak için Ashley Love ve ben, 400 üniversite öğrencisinde iyilik halinin (mutluluk, yaşam doyumu ve pozitif duygular ) ve kötülük halinin (depresyon ve olumsuz duygular) bileşenlerini değerlendirdik. Ayrıca öğrencilerin psikopati seviyelerini de değerlendirmeye aldık.

Sonuçlarımız gösteriyor ki; rapor edilen psikopati seviyesi artarken öğrencilerin iyilik hali seviyeleri azalıyor ve kötülük hali seviyeleri de yükseliyor. Bu nedenle anlıyoruz ki psikopatlar genel olarak mutlu insanlar değiller.

Fakat bu konuyu daha derinlemesine incelemek istiyoruz: peki psikopatların mutsuz olmasında payı olan sebepler tam olarak nelerdir?

İkinci araştırmamızda, öğrencilerin romantik ilişkilerinin kalitesini ölçtük. Bu durumda da yüksek seviyede psikopati özellikleri gösteren öğrenciler daha düşük kalitede romantik ilişkiler yaşadıklarını belirtmişlerdi. Hem kadınlar hem de erkekler için, yüksek seviyelerde psikopatik özellikler, daha düşük seviyede güven ve bağlılık ile ve genel olarak daha düşük kalitede romantik ilişkilerle bağlantılıydı. Bunun yanı sıra yüksek psikopati seviyesine sahip erkek öğrenciler romantik ilişkilerine dair daha az seviyede romantizm ve doyum yaşadıklarını belirtmişlerdi.

Araştırmamızın sonucu, yüksek seviyede psikopatik yatkınlığı olan kişilerin genellikle mutsuz olduğunu ortaya koyuyor. Bu kişiler daha düşük seviyede olumlu duygular ve yaşam doyumu gösterirken, daha yüksek düzeyde olumsuz duygulara ve depresif özelliklere sahip oluyorlar. Bu bilgiler ışığında bu mutsuzluk bir yanıyla düşük romantik ilişki kalitesi ile açıklanabilir.

Çeviri: Deniz Şentürk

Orjinal Metin: https://www.psychologytoday.com/blog/the-happiness-doctor/201701/are-psychopaths-happy

Uyarma ve Ketleme: Beynin Yin ve Yang’ı İki karşıt gücün dengesinden çıkan güzel karmaşa

Çalışan bir sinir sistemi oluşturmak için, sadece iki kuvvet gereklidir: uyarma ve ketleme. Bir hücreden diğerine giden uyarıcı sinyal, ikinci hücrenin ateşlenmesini olası hale getirir. Ketleyici sinyal ise ikinci hücrenin ateşlenme olasılığını azaltır. Beyindeki kimyasal sinapslarda, glutamat ve GABA (gamma-aminobütirik asit) sırasıyla uyarma ve ketleme vericileridir. Kuşkusuz, isimleri hiç de ahenkli değildir; biri ucuz gıda baharatını çağrıştırır, diğeri ise İsveç pop grubunu… Yine de glutamat ve GABA, beyindeki Yin ve Yang’dır. Dopamin, serotonin, norepinefrin ve diğer meşhur beyin kimyasalları, çok daha özel etkileri olan vericiler olarak ünlerini kazanmışlardır; fakat beynin ekmeği ve tereyağı şüphesiz glutamat ve GABA’dır. Prensipte, sadece bir avuç nöron ve iki verici (uyarıcı ve ketleyici) içeren bir sinir sistemi mümkündür.

Sinirsel uyarım ile sinirsel ketleme arasındaki denge, sağlıklı kavrama ve davranış için çok önemlidir. Glutamatın egemen olduğu bir beyin, sadece epilepsi nöbetine benzer şekilde tekrarlanan patlamalarla kendisini uyarabilir. Tersine, GABA’nın egemen olduğu bir beyin ise, beyin alanları arasındaki anlamlı iletişim için gerekli senkronizasyonun az olduğu sessiz fısıltılar yapabilir. Sağlıklı beyin faaliyeti, uyarma ve ketleme arasındaki dengenin karmaşık etkinlik modelleri ürettiği bu iki uç arasındaki orta alanda gelişir. Dolayısıyla, glutamat ve GABA’dan oluşan görünüşte basit bir sinir sistemi, son derece karmaşık bir etkinlik ile sonuçlanır.

Benzer şekilde, bir Petri kabı içindeki kimyasalların görünüşte basit bir karışımı, reaksiyonu uyandıran ve reaksiyonu engelleyen kimyasalların her ikisi de mevcut olduğunda, salınımlı spiral dalgalar gibi oldukça karmaşık kimyasal reaksiyon örneklerine yol açabilir. Belousov-Zhabotinsky reaksiyonu adı verilen bu genel tepki; reaksiyonun karmaşıklığı da benzer ilkeler tarafından belirlendiği için, sinir ağlarının bilgiyi işleyişinde bir model olarak incelenmiştir.

Esnek davranış ve kavramanın altında, beyin faaliyetlerinin karmaşık modelleri yattığı düşünülürse, uyarma ve ketleme arasındaki oran -E(uyarma) / I(ketleme) dengesi olarak anılır- bir beynin zindeliğini değerlendirmek için önemli bir ölçü olarak giderek daha fazla tanınmaktadır. Örneğin şizofreni, zayıf etkinlikteki glutamat reseptörlerinin neden olduğu düşük bir E / I oranı ile ilişkilendirilmiştir. Öte yandan otizm, zayıf etkinlikteki GABA reseptörlerinin neden olduğu yüksek E / I oranı ile ilişkilendirilmiştir. Uyarma veya ketlemenin aşırı fazla olması, epileptik nöbetlere veya beyin komasına yol açabilir. Aslında, otizmi olan bireylerin epilepsiye (nöbetlere neden olan bir durum) sahip olma ihtimalleri ortalama bir şahsa oranla daha fazladır; çünkü otizm ve epilepsinin yüksek E / I oranına sahip olduğunu düşünülmektedir.

Peki uyarma ve ketleme arasındaki sinerji nasıl çalışır? Hem uyarma hem de ketleme, tek başına hareket ederek beyni nispeten basit belli aktivite kalıplarına çekmektedir. Bu ikisi arasındaki denge, bir gaz ve bir sıvı arasındaki sınıra benzer kritik bir durum oluşturur. Beynin dışarısındaki pek çok kritik durum, ucundan dikey olarak koyulmuş ancak konumundaki herhangi bir değişiklik ile düşecek bir kurşun kalem gibi istikrarsızdır. Bununla birlikte şaşırtıcı bir şekilde, beyindeki kritik durumlar genellikle kendini idame ettirmekte ve daha ileri değişiklikler için dirençli bir şekilde durmaktadır. Örneğin, sinaptik girdi bir sinir ağında kritik bir durum oluşturduktan sonra, başka bir sinaptik girdi, iletişim ağını basit ve kararlı bir şekle sokmak yerine bu kritik durumu korur. Bu nedenle, bu fenomene, New York’taki Brookhaven Ulusal Laboratuvarı’nın fizikçileri Per Bak, Chao Tang ve Kurt Wiesenfeld tarafından geliştirilmiş bir kavram olan, kendini organize eden kritiklik veya SOC (Self-Organized Criticality) adı veriliyor.

SOC, beyne belirli bir derece esneklik sağladığı için, beyin fonksiyonu açısından önemlidir. Tıpkı kritik bir maddenin gaz ve sıvı hal arasında esnek bir şekilde geçiş yapabilmesi gibi, SOC da beynin, birçok farklı aktivite bölgesini ziyaret etmesini sağlayabilir. SOC’nin doğada gözlendiği her yerde, enerji üreten yavaş bir işlemin ve enerjiyi dağıtan hızlı bir işlemin sonucu olarak, birçok zamansal ve mekansal ölçekte karmaşık aktiviteler oluştuğu görmektedir. Bu karmaşıklık, ölçeksiz dağılım denilen bir modelle tanımlanabilir. İstatistik sınıfından bildiğimiz normal dağılımın veya “çan eğrisinin” aksine, ölçeksiz dağılımın oranı veya ortalaması yoktur.

SOC’yi daha iyi anlamak için, Bak ve meslektaşları tanıdık bir senaryo tasarladılar: sahilde kum tepesi yapmak. Kum tepesi, kritik bir duruma sebep olan belirli bir eğime ulaşana kadar büyür. Daha fazla kum eklenmesi çeşitli boyutlardaki çığları tetikler. Aslında kritik durum, daha fazla kum eklerken bile devam eder – bu, gerçekten de kendini organize eden bir süreçtir.

Bu örnekte, enerjiyi üreten yavaş işlem (kumun eklenmesi) ve enerjiyi dağıtan hızlı işlem (sürtünme kuvvetini alt eden yer çekimi kuvveti) olmak üzere birbiriyle yarışan iki süreç söz konusudur. Belki bu örnek beyinle alakasız gözüküyor ancak; yavaş işlem olan kum ekleme, sinir ağına uyarıcı sinaptik girdi eklenmesine benzemektedir. Benzer şekilde hızlı işlem olan sürtünme kuvvetini alt eden yer çekimi kuvveti ise, sinirsel ketlemenin üstesinden gelen sinirsel uyarma ve sinirsel çığ patlamalarının tetiklenmesiyle benzerdir. Kum tepesi çığları, elektriksel beyin kayıtlarında gözlenen aynı ölçeksiz dağılımı izler: ortaya çıkan aktivite, hassas E / I dengesinin bir sonucu olarak, tüm ölçek ve frekanslarda gözlemlenir.

Aslında, uyarma ve ketlemenin dengesiz olduğu hastalık durumlarını incelemek için kum tepesi modelini değiştirebiliriz. Kum tanecikleri yerine misketlerden bir yığın oluşturduğunuzu hayal edin. Pürüzsüz misketler birbirine iyi yapışmaz ve bu kırılgan yığın, kritik bir kütleye eriştikten sonra bir Jenga kulesi gibi çöker; kendini organize eden kritikliğe asla ulaşamaz. Bu, aşırı sinirsel uyarılma durumuna benzemektedir: sinaptik ketleme, karmaşık işaretleri ve nöbetleri durduracak uyarıcı patlama fırtınaları için çok zayıftır. Tersine, ıslak kum kullanarak bir kum tepesi oluşturmayı hayal edin. Islak kumun yapışkanlığı çok yüksek olduğu için daha az çığ ortaya çıkar. Bu durum, aşırı sinirsel ketleme durumu ile benzerdir: Uyarıcı dürtü, sinaptik ketlemenin boğucu tutuşunun üstesinden gelemeyerek, karmaşık sinyallere dayanan sinirsel hesaplamaları engeller.

Elektriksel beyin aktivitesi, kafa derisine elektrot yerleştirerek (EEG) kolayca gözlemlenebildiği için, araştırmacılar ve klinik tedavi uzmanları beyindeki hücreleri doğrudan sondajlamadan E / I dengesini çıkarabilirler. Örneğin, epileptiform boşalmalar -yıkıcı heyecan patlamaları- yüksek bir E / I oranının açık işaretleridir. Bu boşalmalar, beynin kritikliği aşarak süper kritik bir hale geldiğini gösteriyor olabilir. Geleneksel olarak epilepsi ile ilişkilendirilmesine rağmen, daha önce hiç nöbet geçirmemiş olan hastaların EEG’lerinde de epileptiform boşalmalar meydana gelebilir. Yeni ortaya çıkan epilepsi spektrum bozukluğu kavramı, panik bozukluk gibi zihinsel hastalıkları epilepsi ile aynı çerçeveye oturtmayı amaçlamaktadır. Kansas City Missouri Üniversitesi’nden Dr. Nash N. Boutros, epilepsiye neden olan aynı yüksek E / I oranını gösterebileceğini düşündüğü için, panik atak hastalarındaki epileptiform boşaltımlarını araştırıyor. Eğer panik bozukluklar ve epilepsi ortak bir nedeni paylaşıyorsa, ikisi de antiepileptik ilaçlarla tedavi edilebilir. Bu tür ilaçların genellikle, nöbetleri tedavi ederken sinirsel heyecanlanmayı azalttığı düşünülmektedir. Bu ilaçlar hastaların hem yüksek hem de düşük duygudurumlar yaşadıkları psikiyatrik bir bozukluk olan bipolar bozukluğun tedavisi için de FDA tarafından onaylanmıştır.

Yakın gelecekte, sinirsel uyarılabilirliği değiştiren ilaçlar, hasta bir beyindeki E / I dengesine yön vermede başarılı olabilir. Gerçekten de, pek çok ruhsal öğretinin bir “iç denge” ye ulaşmayı savunması gibi, karşıt güçler arasındaki fiziksel denge, sağlıklı bir beyin için elzemdir. Beyinde gözlemlenen karşıtlıklar arasındaki sinerji bize, karmaşıklığın bir denge gerektirdiğini hatırlatıyor. Ampirik (deneysel) kanıtlar beyin boyutunun ya da beyin kütlesinin, beyin zindeliğindeki en iyi ölçüt olmadığını gösterirken, E / I dengesi onların yerine bir gösterge olabilir. Bir gün, doktor ofisinde yapılan standart muayene sadece nabzınızı, boyunuzu ve ağırlığınızı almayı değil; aynı zamanda E / I oranınızı gösteren bir EEG okumasını da içerebilir.

Orjinal Kaynak: https://www.psychologytoday.com/blog/consciousness-self-organization-and-neuroscience/201701/excitation-and-inhibition-the-yin-and

Çeviri için dogalbiryasam.com ekibinden Barış ve Begüm’e teşekkürler.

Boş Meydanı Suistimal Eden Kadar, O Meydanı Boş Bırakan Da Sorumludur..

Geçen gün bir meslektaşım, Serpil İçer,  instagramda bir gönderi paylaşmış ve beni de etiketlemiş. Aramızda geçen yazışmayı hiç değiştirmeden paylaşıyorum:

ekran-resmi-2017-01-17-07-54-49

serpil.icer  : Mini bir karikatür denemesi 😊 Ertelemenin kacinilmaz oldugu aniden gelen planlar (bkz. eksisozluk: Aniden gelen hayatı duzene sokma dürtüsü), oynadigimiz kucuk oyunlar… ne guzel de aldatiyoruz kendimizi degil mi? Nerede bu sekilde bir coskuyla plan yaptigini fark ettin, birak ve “o an” yapabilecegin ne varsa yap. Plan yapma, yap. Yarin degil, simdi diyerek de psikolojik sloganimizi suraya birakalim ve merhemi biraz da kendi kelimize sürmekle baslayalim. Not: Sloganlar ve bu tarz hatirlaticilar, harekete gecirir ama cabuk tükenir, yani sloganlara gercek icsel motivasyonunuzu saglama konusunda bel baglamayin. Gercek motivasyonunuzu, harekete gectiginizde ve o hareketinizde kisisel bir anlam yarattiginizda bulabilirsiniz. Bu nedenledir ki, boyle “yap et” diyen ve yapsaniz gercekten ise yarayabilecek oneriler bircok zaman ise yaramaz. Cunku harekete gecmek yerine planlara, motive edici cumlelere verirsiniz kendinizi. Bunlar arac degil sizi oyalayan amaclar oluverir. Once kendinizi sinsice kandirdiginizi kabullenmekle baslayin. Bu da dahil tum onerilerin ici bostur ve icini sizin doldurulmaniz gerekir.

(Benim geri bildirimim ve sonrasındaki yazışmamız):

  • terapi_defteriDeğişim, kalıcı iyilik hali, her gün yapılan küçük davranış değişiklikleri ile mümkündür. Sizin de dediğiniz gibi, içgörü değişim için yeterli değildir. Psikoloji bir bilim dalıdır ve psikoterapi yöntemlerini üzerine yoğun eğitim almış ve bir ömür boyu da aldığı eğitimleri sürekli yenileyen uzmanlarca uygulanmalıdır. Bilimsel yöntemlerle desteklenmeyen, süpervizyonlarla kendini geliştirmeyen bir danışman er ya da geç danışanın zararına olabilecek yaklaşımlarda bulunacaktır.
  • terapi_defteriSiz de psikologmuşsunuz. O halde son cümlenize bir düzeltmem olacak; EMDR, KDT, Mindfulness bazlı KDT gibi bilimsel kanıta dayalı yöntemleri uygulama konusunda uzmanlaşmış psikologların önerileri somut ve uygulanabilir teknikler içerir. Ve içi de doludur. Sizin öneriniz de “harekete geç” olmuş. Ve bence içi dolu bir öneri olmuş. Bu tür önerilerden faydalanıp hayatını zenginleştiren çok danışan var. Ama kendini motive edici cümlelere verip harekete geçmeyen de var. Ama harekete geçmeyen bu kişiler bu öneriler olmasa da büyük ihtimalle ertelemeye, yani baş etme mekanizması olarak kaçınmayı kullanmaya devam edecekler. Uzmanlar olarak uygulanabilir yöntemlerden bahsetmek, ufuk açıcı psikoloji bilgileri ve motivasyon cümleleri yazmak danışanlara faydalı. Sizin bu gönderinizi ve çiziminizi de çok beğendim. Keşke devam etseniz. Sevgiyle kalın.
  • serpil.icer Yorumunuz icin cok tesekkur ederim Deniz hanim mutlu oldum 😊  Onerinin yarari konusunda biraz fazla karamsar olabiliyorum. Bu yuzden de sanirim simdiye dek bu tarz bilgileri paylasma istegim hep olsa da yazmaktan kactim. Ama dediklerinizi okuyunca kendimle uzun bir tartismaya giristim ve kendi icimde ikiye ayrildim:) Bir yanım yorumunuza hak vermemek elde degil diyor, en basta ben bu tarz onerilerin kiside nasil bir kivilcim yaratabilecegini kisisel olarak biliyorum. Sizin kitabiniz, tweetleriniz ve simdiye dek okudugum ‘ici dolu’ tecrubelerin urunu cok guzel oneriler iceren bircok psikoloji kitabinin bende biraktigi izleri yadsiyamam. Ancak kisinin köklerinin bilincdisinin derinliklerine dek uzandigi sorunlari icin boyle oneriler, gercekten ne kadar etkili? Ve zaten bircok kisinin asil sorunu bu gruba girmiyor mu? Yetersiz ve tarafli gozlemlerim bir yana, Yalom un Varoluscu Psikoterapi kitabindaki “Amerikan Tarzi Sorumluluk Ustlenilmesi” (s399) kismi beni fazla etkiledi sanirim. Bu bolumde gercekten yararli onerilerde bulunan bircok degerli uzman 2 haftalik bir calisma programi hazirliyor. Amac kisinin “degismez” aliskanliklarini degistirmek. Arka arkaya yapilan sunumlardan olusuyor. Gercekten cok dogru “öz” bilgiler oneriler iceriyor cogu. Yalom bu calismanin ise yararligini tartismaya aciyor ve beni cok etkileyen bir soz soyluyor: “Özgürlükten kaçma isteginin kökleri Fromm un bize ogrettigi gibi derinlerdedir. Sorumluluktan kacmak ve otoriteye basvurmak icin her careye basvururuz, bunun icin sorumlulugu kabul etmis gorunmemiz gerekse bile.” Bu sanirim benim asil cekindigim seyi anlatiyor. Bu tarz oneriler “bilen” bir kisiden “ustten/dikey” geliyor, bu nedenle tabiatinda bir tehlikeyi barindiriyor. Kisisel dogrudan bir iliski icerisinde sunulmuyor. Ve cogu insan icin bir sure iyilestirici olsa da gercekten etkili mi? Ozgurlukten kacma istegimize etki edebiliyor mu? Kafami kurcalayan bunlar. Tesekkur ediyorum tekrardan yorumunuz icin 😊
  • terapi_defteri😊 rica ederim. Sizin gibi sorgulayan meslektaşlarla yazışmak bilgi paylaşımında bulunmak çok doyurucu. Keşke bu güzel çizimlerinizi bilgilerinizle birleştirip paylaşsanız, başkalarını bilemem, ama bana kesin faydası olur. Sevgiyle kalın 😊
  • serpil.icerNe kadar tatli bir uslubunuz var ne kadar mutevizisiniz her zamanki gibi 🙂 Yorumunuzun verdigi mutlulukla bundan sonra paylasmamam elde degil. Sevgiler Deniz hanim 😊😊😊
  • terapi_defteri çok sevindim buna 🙂 böyle araştıran sorgulayan psikologlar yazmayınca meydan boş kalıyor, o boşluğu da psikoloji bilgisi olmayan koçlar, secret’çılar, kişisel gelişimciler dolduruyor. Bence bol bol yazın çizin ☺️
  • serpil.icerCok tesekkurler haklisiniz kesinlikle sirf meydani bos birakmama adina bile yazmak lazim:)) Yazmak hele psikoloji yazmak beni cok besleyen cosku veren seyler. Hem de tum kafami kurcalayan seylere ragmen sosyal medyada, “bu mesafe”den yapabilecegimiz de en fazla bu. Daha fazlasi diye diretmek yerine elimizde olana ve yapabileceklerimize odaklanmak daha mantikli sanirim. Psikoloji konusmayi cok seviyorum, hele sizinle bunlari konusmak beni cok mutlu etti. Kafamdaki tartismayi netlestirmeme cok yardimci oldu. Sagolun ve hep yazin Deniz hanim 😊
  • terapi_defteri 😊 sevgiler, güzel sözler için teşekkürler.
  • terapi_defteri izin verirseniz bu yazışmamızı, çiziminizle birlikte blogumda yayınlamak isterim. Sonra da psikologların neden daha çok ve daha sade yazmaları gerektiğini anlattığım bir yazı yazmayı düşünüyorum. “Meydanı boş bırakmamak” temalı 😊
  • serpil.icerOnur duyarim Deniz hanim, cok mutlu olurum 😊

 

Benim için son derece besleyici bir fikir alışverişiydi. Tepeden bakmak, kişinin kendi üzerindeki soumluluğu bir otoriteye yükleme dürtüsü acıktığımızda yemek yeme dürtümüz kadar doğal. Ve bazı uzmanlar bu dürtüyü suistimal edebilirler mi (istemeden, son derece iyi niyetle de olsa?) Evet… İşte bu yüzden süpervizyon almak çok önemli. Tecrübeli terapistler daha az tecrübeli olanların bu tür tuzaklara düşmelerini engelleyebilirler. Yardım etme, kollama, çözüm üretme isteiğimiz rehberlik etme becerimizin önüne geçtiği zaman danışana faydadan çok zarar verebiliriz. Mesleğimizin doğasında bir ömür eğitim ve kendini sürekli düzeltip sorgulamak var.

Bu şekilde sürekli sorgulayan, kendini geliştiren, mesleğini ciddiye alan uzmanların “tepeden bakan” olmamak adına ya da “yüzeysel” olmak kaygısı ile birikimlerini paylaşmaktan kaçındığı da oluyor. Oysa psikoloji ve yaşam tarzı değişikliği bir noktada herkesin danışmanlık ihtiyacı hissedeceği bir alan. Mesleğini ciddiye alan uzmanlar bu ihtiyacı karşılamayınca meydan boş kalıyor ve o boşluğu da psikoloji eğitimi olmayan koçlar, secret’çılar, enerjiciler, ağzı iyi laf yapan psikoloji meraklıları doldurup suistimal ediyor. Ve bundan da yine psikoloji alanı zararlı çıkıyor.

Bizler birikimlerimizi ne kadar çok paylaşırsak, ne kadar çok dayanışma içinde olursak, alanımıza ne kadar çok sahip çıkarsak bu şekilde suistimal edenlere de o derece az yönelim olacak. Sade ve anlaşılır, teknik dilden ve akademik üsluptan ziyade sıcak bir dil ile paylaşılan yazılar danışanların hayatına zenginlik katıyor ve alanımızı tanıtıyor.

Meydanı boş bulduğunda suistimal eden kadar o meydanı boş bırakanlar da sorumlu. Bu yazıyı sadece psikoloji alanı için yazmadım aslında. Hayatın her alanına uygulayabiliriz bunu. Suistimal etmek isteyenler hep olacak. İş yerinde, insan ilişkilerinde, okulda… İnsan üstüne düşeni yaptığından emin olduktan sonra da bu şekilde suistimal edenlere karşı öfke duyup kendini hırpalamak yerine zamanını daha çok üretmeye ayırabiliyor. Sevgili Serpil İçer Hanım da umarım paylaşımlarına devam eder, ve güzel çizimleriyle psikoloji bilgisini birleştirip bir kitap yapar. Baş destekçilerinden olacağım. Meslektaşlar olarak birbirimize ne kadar çok destek olursak alanımız o kadar çok güçlenir ve danışanlara zarar veren fırsatçılara da böylelikle alan kalmaz.

Umarım faydalı olmuştur. Sevgiler.

Dünya Vatandaşı Yetiştiren Okul

İlkokul öğretmeni travması en sık karşılaştığım konulardan biri. Kimi yıllar boyunca sözlü ya da fiziksel şiddete maruz kalmış, kimi bunun tehditi ve göz dağı korkusu ile yaşamış, kimi öğretmenin kuzusuymuş ama diğer arkadaşlarının gördüğü muamele karşısında hem travmatize olmuş hem de suçluluk içinde büyümüş.

Okul öncesi eğitim ve ilkokul, çocuğun ileride kuracağı hayat için belkemiği. Bu belkemiğinin olmazsa olmaz bir unsuru var; empatik iletişim yani duygusal zeka ve farklılıklara saygı.

Duygusal Zeka isimli kitabın yazarı Daniel Goleman şu soruyu sorar; neden bazı yüksek IQ’lu, çok yüksek eğitimli insanlar kendilerinden çok daha düşük eğitimli insanların yanında çalışırlar? Her iki kişinin de dürüst yollarla hayatını kazandığını varsayarak, cevap duygusal zeka, yani EQ olarak açıklanıyor.

Nedir bu duygusal zeka? Kişinin içinde bulunduğu her an ne hissettiği, ortamın gerçekliğinin ne olduğu, kendi ihtiyaçlarının ne olduğu, karşısındakinin ihtiyaçlarının ne olduğu, ve her iki tarafı da mağdur etmeden bir çözüm arayışı içine girme olgunluğudur. Başka bir deyişle liderlik etme becerisidir.

Liderlik etmek, yani;  girişimci olmak, yenilikçi olmak, yaratıcılık, insanları motive edebilme becerisi, insanlara ilham olabilme, herkesin içindeki potansiyelin en fazlasını kullanabilmesi için destek olabilme…. liste daha uzar gider. Bir çocuğun yetişkin olduğunda tatmin olduğu bir hayat sürebilmesi için matematik ve fizik denklemlerini çözmekten, ikinci bir dilden bile daha fazla bu becerilere ihtiyacı var.

Peki bu becerileri kazanmanın önündeki en büyük engel nedir bilir misiniz? Bireycilik,rekabet,hırs… Yani şimdiki eğitim sisteminin üzerine kurulu olduğu temel ilkeler.

Klinik Psikolog Marshal Rosenberg, Çatışma Ortamında Barış Dili isimli kitabında eğitim sistemini eleştirir;

“Okullar, daha donanımlı koyunlar yetiştirmek üzere kurulmuş bir sistem içindeler. Bu donanımlı koyunlar daha yüksek maaşlarla günde sekiz saat kendilerine anlamsız gelen işlerde ömürlerini tüketip her gün ben ne yapıyorum diye sorgulayacaklar.”

Tanıdık geliyor mu? Bana geliyor. Çünkü ben de bir süre böyle işlerde çalıştım. En iyi okullardan en iyi derecelerle mezun itaatkar koyunlardık. En az sorgulayıp en çok çalışan en hızlı yükseldi bol sıfırlı maaşlarına kavuştu. Ben alternatif bir eğitim almamış olmama rağmen kendimi o sistemden kurtardım.

Çünkü ben evimde alternatif bir eğitim almıştım.

Evimizdeki alternatif eğitimin omurgası da şuydu; önce  insan sevgisi! Önce insan ilişkileri! Önce insana saygı. Önce “farklılıklara” saygı.

Önceliği tüm bunlara veren bir okul aradık kızımız için yıllar boyunca. Bir ara umudumuzu tamamen yitirmiştik. Son anda imdadımıza kardelen gibi bir okul yetişti. Türkiye’nin şu durumunda alternatif eğitime sarılmış bir Don Kişot. Şu an İstanbul’da benim bildiğim iki tane böyle okul var. Bunlar özel okul. Bu sebeple etik açıdan doğru bulmadığım için isimlerini yazmayacağım.

Bir okulun yukarıda saydığım prensiplere öncelik verip vermediğini, farklılıklara sadece lafta değil, uygulamada da önem verip vermediğini anlayabilmeniz için çok kestirme bir yol var:

Gölge öğretmen kabul ediyorlar mı? diye sorun. Telefon açın, ve verecekleri cevabı dinleyin. Almanız muhtemel bazı cevaplar;

1.Biz “öyle” çocuk kabul etmiyoruz.

2.Hayır,böyle bir uygulamamız yok. Ama değerlendiriyoruz (tepkilerden korkmuştur)

3.Burada mutlu olamaz.

Gölge öğretmen, öve öve bitirilemeyen Finlandiya’daki okul sisteminde özel gereksinimli öğrenciler için mutlaka sağlanan bir kaynak. Burada bu kaynağı okul sağlayamayabilir, bunu anlarım. Ancak ailenin sağlayacağı bir gölge öğretmeni kabul etmiyorsa, bilin ki farklı olanı okula katkı sağlayacak bir zenginlik olarak değil, bir yük olarak görüyordur.

Burada esas önemli olan kısma geldik; farklı olanı yük olarak mı görüyor, okula katkı sağlayacak bir zenginlik mi?

Eğitim uzmanı arkadaşım Ali Koç’un dediği gibi; şu an tüm dünya ayrıştırma yerine birleştirmeye gidiyor. Farklı yaş gruplarını bir arada okutmayı konuşuyor. Farklı gelişim düzeylerini entegre etmeyi planlıyor.  Çünkü normal gelişimi olan bir çocuk gelişim geriliği olan, öğrenme güçlüğü çeken, koltuk değneği ya da tekerlekli sandalyede olan, hiperaktif olan arkadaşına yardım ettiği zaman dünya vatandaşı olacak. Empatiyi, verebilmeyi,çözüm geliştirmeyi ama en önemlisi uzlaşmayı öğrenecek.

Uzlaşma becerisi geliştirmiş bir çocuğun hayatta kalamayacağı ortam yoktur.

Aksi türlü yıllar boyunca bir akvaryum içinde büyüyüp gerçek hayatın farklılıkları ile karşılaştığı zaman sudan çıkmış balığa dönecek. Dönüp dolaşıp o herkesin birden aynı olduğu konfor alanına sığınmak isteyecek.

Özetle, dünya vatandaşı yetiştiren okul, farklılıkları kucaklayan, özellikle isteyen okuldur. Aksi türlüsü, en az sorun çıkaracak türden, zahmet vermeden kolayca sisteme entegre edebilecekleri, yani kendi uygun gördükleri tornaya kolayca sokabilecekleri bir çocuk arayışındadırlar. Nice “çocuk odaklı” okulun çocuk odaklılığı sadece laftadır.

Umarım faydalı bir yazı olmuştur. Sevgiler.

 

 

Kitaplık

Biblioterapi; kitap ile terapi.

En sık aldığım sorulardandır; kendi kendime, terapi görmeden de “yapabilir miyim?”. Benim öncelikli olarak merak ettiğim şu olur; yapmak istediğin ne? Zor bir çocukluk geçirdin ve geçmişin yükünden mi kurtulamıyorsun? İlişki kurmakta zorlanıyor ve kendini anlayamadığın bir şekilde aynı döngünün içinde mi buluyorsun? Olan olayla ve durumla orantısız ve ilgisiz bir duygulanım içine giriyor ve kendini bir türlü dengede hissettiğin haline geri getiremiyor musun? “Huzurum yok” mu diyorsun?

Neden kendi kendine bunlarla uğraşasın ki? Kendi kendine yapmazsan da ancak birinin yardımı ile yapabilirsen bu ne anlama geliyordur? Zayıf olduğun anlamına mı? Terapi pahalı diye düşünüyorsun belki, ama 2010’da çıkan meslek yasası sağ olsun, hem güvenilir hem de işini iyi yapan genç psikologlar da artık var.

Acaba kolay çözüm peşinde misin? Acaba birinin sana yardımcı olabileceğine mi inanmıyorsun? Ya da kolay kolay kimseye güvenemiyor, kimsenin seni anlamayacağına mı inanmış durumdasın?

Yani acaba seni esas ihtiyacın olan terapiye başlamaktan alıkoyan bir araç haline mi geldi kitaplar,eğitimler,sosyal medya hesapları vb…?

Acaba kitaplar, bazı sosyal medya hesapları,seminerler, eğitimler kolay çözüm peşinde olanlar için birer araca dönüşebilir mi? Bazı meslektaşlarım bu riski hiç almamak adına hiç bir yerde yazmazlar, konuşma yapmazlar, görünmezler.

Ben bu görüşe katılmıyorum. Bu mantıkla hiç bir psikoloji kitabının yazılmamış olması gerekirdi. Siyah-beyaz düşünmenin kimseye faydası olmuyor. Ancak bunun la birlikte iş çığrından çıkabiliyor ve en tecrübeli terapistlerin bile çıkardığı kitapların kapaklarında “hayatınızı değiştirecek kitap”, “X yöntemi ile hayatınızın kontrolünü elinize alın”, gibi söylemler yer alabiliyor. Sonra kitabı açıp okuyorsun ve içinde “bu anlattıklarımı düzenli yaparsan bir işe yarar ancak” diyor. Ama kapakta öyle demiyordu? Kitabı okuyacağım ve hayatım değişecek diyordu?

Bu sebeple, bu kitapları her ne kadar yine de öneriyor olsam da, bir çekince ile öneriyorum. Çekincem de hiç bir kitabın tek başına okunur okunmaz kalıcı bir değişikliğe yol açmayacağı yönünde. Çekincesiz önerdiğim kitaplar da olacak elbette. İlk sırada da Irvin Yalom’un kitapları var. Hiçbirinin kapağında öyle sloganlar bulamazsınız. Ancak bitirdiğinizde damağınızda kalan lezzet çok daha uzun süreli olur.

Kitaplar birer yardımcı araç olmaktan çıkıp kişinin esas ihtiyacı terapiye gitmesini erteliyor olabilir. Bir seçenek daha; sadece kafasının içinde yaşayan, bedeni ve duyguları ile irtibatı kesmiş, yani konfor alanı analiz yapmak, okuyup yorumlamak olan birini de daha fazla bu konfor alanında tutan bir araç olabilir. Üstelik kitap okumak asla kötü bir şey olamaz gibi geldiği için de çevreden de bu konu ile ilgili uyarı göremeyebilir.

Böyle bir çok danışanım oldu. Bazı danışanlarıma kitap önerirken onlara “siz lütfen artık okumayın” diyorum. Bazı danışanlarımı çeşitli seminerlere ve eğitimlere yönlendirirken bazılarına “bu kadar çok eğitim ve seminere katılmak acaba harekete geçmenizi, konfor alanınızdan çıkmanızı geciktiren bir baş etme yöntemi olabilir mi? ” diyorum. Kendi seminerlerimde de bu konuya mutlaka değiniyorum. Katılımcılar arasında kitapları ve seminerleri aslında bir kaçış olarak kullanan varsa bu sayede gerçekten ona iyi gelecek olana yönelmesi için bir kapı aralamaya çalışıyorum. Burada da bir paradoks oluyor tabii. Seminere gelen kişinin seminere değil de başka bir şeye yönelmesinin yine ancak bu konularda çalışan birinin semineri ile olabileceği… Ama işte psikolojinin en sevdiğim yanı bu, hep çok karmaşık, hep çok yönlü ve çoğu zaman tek bir doğru yok. İnsanın zihnini esnetmesi için daha iyi bir alan düşünemiyorum.

Özetle, diyeceğim o ki, elbette okuyalım. Okuyalım ancak okurken emin olalım ki kitapları hayatımıza zenginlik katacak bir araç olarak kullanıyoruz, bir kurtarıcı ya da kendimize iyi gelecek uygulamaları yapmaktan kaçacağımız sığınaklar olarak değil. Bazen elbette sığınak iyidir. Ama bazen…

Aşağıda beni fayda gördüğüm kitaplardan bazılarını bulabilirsiniz. Listeye daha eklenecek çok kitap var, muhakkak aklıma geldikçe buraya yazarım. Ders kitabı olanları buraya koymuyorum. Umarım faydalı olur.

0000000303230-1

İnsanın Anlam Arayışı

Bence, tüm zamanların en iyi psikoloji kitabı. Yazarı Viktor Frankl Auschwitz Toplama kampından sağ kurtulmayı başarmış bir savaş mağduru psikiyatrist. Bir insanın başına gelebilecek en kötü şeylerin tümünü birden deneyimlemiş. Ve bu deneyimlerin üzerine bir psikoterapi ekolü yaratmış: Logoterapi. Kendi dilimle anlatarak kitabın güzelliğini bozmak istemem. “Bir kitap okudum, hayatım değişti” denilecekse, o kitap bu kitap olabilir.

Ekran Resmi 2017-09-01 11.13.29

Irvin Yalom’un tüm kitapları. Hele ki Nietzsche Ağladığında… Burada tuhaf bir yönümü de sizinle paylaşayım madem yeri geldi. Benim aşırı bağlandığım bazı kitaplar var. “Aşırı” diyorum çünkü bu kitapları dönüp dönüp tekrar okuyorum, ara ara gidip satın alıyorum. Kendimi tutmasam bir kaç kitaptan onlarca olabilir evimde. Ama tutuyorum ve yalnızca bir kaç tane var (şimdilik). Bunlardan biri de Nietzsche ağladığında. Diğerleri her ne kadar derin psikolojik analizlerle dolu olsa da psikoloji ile birebir bağlantılı değil. Biri Yüzyıllık Yalnızlık, Marquez. Diğeri Büyücü, Fowles. Bu yazarların da tüm kitaplarını öneririm.

 

0000000228062-1.jpg

Evinizdeki Terapist

Bir Kognitif Davranış Terapisi klasiği.  Kolaylıkla uygulanabilecek teknikler ile kendinize yardımcı olabilmeniz için iyi bir rehber.

 

0000000359631-1

Şiddetsiz İletişim

“Dünyada görmek istediğin değişimin kendisi ol” mantığını benimsedikten sonra insanın etrafında olup bitenler karşısında kendini çaresiz hissetme duygusu kayboluveriyor. Hepimizin her gün kendine sorduğu soru “barışa nasıl katkıda bulunabilirim?”. Önce kendin barış içine yaşayarak. Önce kendin etrafına barış saçarak. Şiddet dilini bir kenara bırakarak. Bu yaklaşımın temsilcileri ücretsiz eğitimler de veriyor. Facebook sayfalarından kendilerine ulaşabilirsiniz. Şiddetsiz iletişim tekniklerini öğrenmek benim yaşam kalitemi, özellikle de kızımla olan ilişki kalitemi arttırdı. Eğitimi alan diğer kişiler iş yerinde, sokakta, insan ilişkilerinde kendilerini kolayca ifade edebilmenin ve çatışmadan kaçmadan, ama ortamı da tatsızlaştırmadan sorunları çözebilmenin tadını çıkarıyorlar. Bence size de faydalı olabilir.

0000000642733-1.jpg

 

Mizahtan daha iyi terapi olabilir mi? Kapağın esin kaynağının kim olduğunu söylememe gerek yok sanırım 🙂

Ekran Resmi 2017-09-01 11.34.04

Yetenekli Çocuğun Dramı

Koşulsuz sevgi nedir? Koşulsuz kabul nedir? İç dünyanda olup bitenlere değer verilerek büyümek ne demektir?  Yazar der ki, bunlara sahip olamadan büyüdüysen ya “insan üstü” olma çabasına girersin,  yani kendinde insanca yorgunluklara, zaaflara, zayıflıklara tahammül edemediğin, sürekli çalıştığın bir yetenekli çocuk olursun, ya da “insan altı” ilan edersin kendini; “ben zaten yapamam” deyip potansiyelinin altında bir hayat sürersin. Yine, hayat değiştirebilecek kitaplardan biri. Dili biraz ağır ama değer. Yukarıda yer alan diğer iki kitabını henüz okumadım ancak çok methedildiği için buraya koyuyorum. Okunacaklar listemde varlar.

 

0000000061030-1

Duygusal Zeka

Psikoloji dünyasındaki en etkileyici kitaplardan biri. Herkes duygusal zekadan bahseder ama çok az kişi gerçek içeriğini bilir. Bu kitap çok keyifli ve akılda kalıcı örneklerle duygusal zekanın önemini vurguluyor. “IQ tek başına yetersizdir” diyor.  Ufuk açan, aydınlatan bir kitap. Dünya Ekonomik Forumu da yeni bir “iş yerinde önemli beceriler” listesi yayınladı, 2020 yılı için. Bu listede daha önceki listelerden farklı olarak bir madde var; Duygusal Zeka. Ve giderek de daha önemli olacak. Duygusal Zekaya önem eren okullarda yetişen, ayrıştırma değil kaynaştırma mantığını öğrenen, rekabet değil dayanışma becerileri gelişmiş olan bireyler ileride çok daha başarılı olacak. Okul seçerken de bu unsurlara dikkat edebilirsiniz. Mesela gölge öğretmen uygulamaları var mı, empati ve farklı olan, farklı gelişen öğrencileri sınıfa kaynaştırmak için nasıl bir çalışmaları var diye sorabilirsiniz. Başucu kitaplarımdan. Umarım siz de benim kadar faydalı bulursunuz.

 

0000000692796-1

Terapi Defteri

Şimdilerde İngilizce bir kitap okuyorum, bir klinik psikolog yazmış , Deepak Chopra. Kitabın adı “Büyücünün yolu”. Psikoloji jargonundan uzak, enteresan bir kitap. Ve her bölüm de bir aforizma ile açılıyor. Yazarı da diyor ki etkileyici bir aforizma insanın değişim yolculuğunda kapıları hızlıca aralayabilir. Ben de buna inananlardan olduğum için kısa ve öz cümlelerle bu kitabı yazdım. Hatta Terapi Defteri zaten bu mantık ile kuruldu. Umarım beğenirsiniz.

 

 

 

 

Empatik İletişim ve İnsan Doğası

İnsan doğası iyi midir kötü müdür?

Uluslararası İlişkiler ya da Siyaset Bilimi bölüm derslerinde olmazsa olmaz konularından biridir.

Hobbes ve Locke karşılaştırılır. Hobbes der ki insan doğası kendi haline bırakıldığında vahşidir, otoriter bir yönetim ile sosyal bir kontrat yapılmalıdır ki bu vahşi doğamızdan korunalım. Locke ise tersi bir görüş savunur; insan doğası uzlaşmacı ve işbirlikçidir der. İlle de eli sopalı bir yöneticiye ihtiyacımız yok, kendi kendimizi idare edebiliriz der. Sonra başlar münazaralar.

Eğlenceli ve öğretici olduğu kadar ağzı en iyi laf yapan, polemik dilini en güzel kullanan, okuduklarının niteliği ya da derinliği olmasa da atıp tutma becerisine sahip iyi pazarlamacıların galip geldiği tartışmalardır bunlar. Ama yine de severdim. Güzel zamanlardı.

Mesela derslerden birinde hocam Meltem Müftüler Baç sormuştu; insan doğası nasıldır? Eğer cevap “koşullara göre değişir” ise kötüdür demek ki dedi.

Yani, insanlar duygusal stresin çok ağır olduğu bir ortamda kırılıp değerlerinden vaz geçip, önüne geleni pataklamaya meyilli ise o zaman doğaları kötü demektir. Ancak koşulların izin verdiği ölçüde iyi olabiliyorlar demektir.

Fakat bence bu tam tersi şekilde de tartışılabilir. Yani çevresel koşulların olumlu olduğu durumda o pataklama isteği duyan kötücül yan ehlileşebiliyorsa neden doğamız iyi değil de kötü olsun ki? Uzayıp gitmişti konuşma.

Siyaset bilimine masterdan sonra devam etmememin sebeplerinden biri de bu uzayıp giden tartışmalardı. Kimi çok sever, çok da iyidir bu konuda. Ama ben daha çok uygulamacı tipte bir insanım. Sahayı sokakları tercih ettim.

Psikoloji de imdadıma yetişti sağ olsun. Düşüncem şudur ki; insan doğası nasılsa öyledir. Yüz şeklimiz, saç rengimiz boyumuz posumuz ne kadar farklı ise şiddete de şefkate de eğilimimiz o derece farklıdır. Bu demektir ki bir yandan hepimiz aynıyız, hepimizin yaşamak için proteine, suya vitamine, oksijene ihtiyacı var… Ama bir yandan da beş parmağın beşi bir değil; öğrenme biçimlerimiz, etrafımızda olup bitenlerden etkilenme derecelerimiz ve mizacımız gereği geliştirdiğimiz savunma mekanizmalarımız farklı.

Çözüm ne? İşin sırrı ortak ihtiyaçlarımıza kulak verebilme becerisini geliştirmekte. İster yüz kilo olsun, ister kırk herkesin proteine ve vitamine ihtiyacı var ya… İşte ister agresif yapılı olsun ister uysal, ister analitik becerileri güçlü olsun ister dürtüsel herkesin ortak ihtiyacı güvende hissetmek, kendini ifade edebilmek, ait olmak, olduğu kişi olarak kendini var edebilmek, anlaşılmak ve kabul görmek vb…

Bu ihtiyaçlar giderilebildiği ölçüde sakinleşebiliyor, makul bir şekilde çözüm odaklı olabiliyoruz. Hem kendisinin hem de başkalarının duygusal ihtiyaçlarına duyarlı, çözüm odaklı bireyler yetiştirmek mümkün.

Böyle düşünen bir topluluğa rastlamış olmak 2016’nın en güzel hediyelerinden biriydi benim için. Ashoka Türkiye’ye bunun için teşekkür ederim. Ve bana hediye ettiği Şiddetsiz İletişim topluluğunu duyurup çalışmalarında aktif olarak yer almak da bundan sonrası için hedeflerim arasında.

Siz de dünyanın daha hoşgörülü, anlayışlı ve çözüm odaklı bir yer haline gelmesine katkıda bulunmak istiyorsanız bu harekete katılabilirsiniz. Etkinlik takvimi aşağıdaki bağlantıda;

https://www.facebook.com/groups/239161648963/

Yapılabilecek çok şey var.

Umarım faydalı olmuştur. Sevgiler…

Çatışma Sanatı

Başlık oksimoron değil mi? Çok sevdiğim bir kelimedir “oksimoron”. Ne olduğunu anlayana kadar canım çıkmıştı ilk duyduğumda. Birbirine zıt anlam içeren, bu yüzden bir araya geldiğinde anlamsız ve absürd bir tamlama olan iki kelime. Coşkulu üzüntü mesela…

Çatışma sanatı da insanda benzer bir duyguyu tetikliyor. Çatışma gibi negatif duyguları barındıran bir kelime sanat gibi şifalı bir etkinlikle nasıl bir arada düşünülebilir ki?

Kelimeleri değiştirebiliriz. Uzlaşma sanatı diyebiliriz. Sağlıklı Çatışma Sanatı diyebiliriz. Az sonra anlatacaklarımı daha iyi temsil eder bu şekilde kullanırsam aslında. Ama bu şekilde kullanmak istemiyorum. Neden mi?

Çünkü insanlar arası farklılıklar oldukça, ihtiyaçlarımız birbiri ile çatıştıkça, hayattan farklı şeyler istedikçe, kompleksler, kırılganlıklar, arzular, tutkular oldukça çatışma da olacak. Çatışma, en az yemek içmek kadar doğal bir parçası insan olmanın.

Mesela karı koca arasındaki çatışma… Bir taraf daha fazla özgürlük ihtiyacındayken diğerinin daha çok ilgiye ihtiyaç duyması kaynaklı olabilir. Ebeveyn çocuk arasında da aynı şekilde; birinin özgürlük ihtiyacı diğerinin bakım verme ihtiyacı ile çakışabilir. Evet, bakım almak kadar bakım vermek de bir ihtiyaç insanlar için. En azından büyük üstad Adler öyle demiş. Evrimsel psikoloji açısından baktığımızda da; kendimizi sosyal gruplar içinde var ederek evrimleştiğimiz düşünülürse, bakım verme ihtiyacı içinde olanların sosyal olarak daha güçlü olup hayatta kalma olasılığını arttırdığını söyleyebiliriz.

Zaten böyle olmasa kendini feda davranışı bu derece yaygın olmaz ve alkışlanmazdı. İnsanlar olarak kendi ihtiyaçlarımızı başkalarına bakım verebilmek adına ikinci plana atabilme becerisine sahip olmasaydık bugünkü konumumuza erişemezdik. Gerçi bugünkü konumumuz çok mu iyi? Sapiens kitabının yazarı Yuval Noah Harrari’ye göre hayır! ; evrimsel açıdan bir zafer elde etmiş durumdayız doğru, çünkü evrim, başarıyı nüfus olarak artıp artmadığın ile ölçer ama mutlu olunup olunmamasıyla ilgilenmez. Tabii bu bambaşka mecraların bitmek tükenmek bilmeyen binlerce ciltlik tartışma konusu.

Çok dallanıp budaklanmadan kendi konuma döneyim. Çatışma sanatı.

Yani NE KENDİNİ YOK SAY, NE DE BAŞKASINI.

Kendini ya da başkasını yok sayarak çatışmaları çözmek en kestirme yol. Çocuk söz konusu olduğunda da en sık baş vurulan ve ergenlik çağına gelindiğinde de büyük kavgaları tetikleyen yöntem aynı zamanda.

“Güç bende!” bu yüzden gerekirse göz dağı vererek sana kendi istediğimi yaptıracağım! sinyalini verdiğiniz anda karşınızdakinin yaşı ve konumu ne olursa olsun tetikleyeceğiniz duygu öfke ve içerleme olacaktır. Ve bu öfke de er ya da geç bir şekilde size geri dönecektir. Karşınızdaki uysal ve işbirliği yapar görünse de uzun vadede biriken bu öfkesi ya ergenlikte ya da yetişkin olduğu zaman sizinle ilişkisine zarar verecektir. Yani göz dağı ile ilişki kurulan herkes kendini güçlü hissettiği ilk anda aynısını göz dağını veren kişiye yapmaya başlayacaktır. Bir çok danışanım bu sebeple ebeveynlerine karşı dindirmekte güçlük çektikleri bir öfke içinde hisseder kendini.

Çözüm? “Gözdağı veren-alan” döngüsünden kendini çıkarmanın ilk adımı uzlaşma ustası olmak. Kolay bir şey değil. Bir insanın uzlaşabilmesi için öncelikle kendisini iyi tanıması gerekir. Neye izin verebilir neye izin veremez? O gün ve o an için ne kadar adım atabilir, karşısındaki için kendisini kötü hissetmeden verebileceğinin en fazlası nedir? Yani kendisinin ihtiyaçları nedir?

Bunun yanı sıra kendini karşındakinin yerine koyabilme becerisi de gerekecektir. Yani başkalarının ihtiyaçları üzerine düşünebilme, onları anlayabilme.

Sonra da sıra kendini ifade etmeye gelir.

Gerçekte nasıl ve ne kadar yapılabilir bunlar? Değişimin olmazsa olmaz üç aşamasını hayata geçirerek;

1.Antreman
2.Antreman
3.Antreman

Karın kası yapmak istediğinizde ne yapmanız gerekiyorsa zihin, duygu durumu ve davranış değişikliği için de mantık aynı. Prof. Dr. Tamer Damcı hocamın Bir Yol Var isimli kitabında çok keyifli bir giriş yazısı var; hiçbir şey fizik kanunlarından bağımsız değil. En temel fizik kanunu da “her şey bozulur”. Bozulmayı engellemenin ya da yavaşlatmanın yolu da karşı bir kuvvet uygulamaktır. Mesela yıllar içinde kas kuvvetini kaybetmek istemiyorsanız spor yapmalı, zihin sağlığınızı kaybetmek istemiyorsanız da mindfulness çalışmaları yapmalı, yeni deneyimler yaşamalı ve beyninizi zorlayacak yeni uğraşlar edinmelisiniz.

Yeni yıl için faydalı olabilecek bir yazı yazmak istedim. Umarım amacıma ulaşabilmişimdir. İyi seneler dilerim. Sevgiler.

Bütün Yük Omuzlarımda…

Ne sık duyarım bu cümleyi… Çok sık da hissetmişliğim vardır. Ta ki aslında bunu kendi kendime, gereksizce yaptığımı fark edene kadar.

Bütün yük omuzlarındaymış gibi hisseden birine “sen bunu kendi kendine yapıyorsun aslında, belki de kimsenin senden tüm bu yaptıklarını beklediği falan yok, kendini mutlu etsen yeter” dediğinizde bir öfke tepkisiyle karşılaşırsınız. Bu kişilerin verecekleri muhtemel yanıtlar;

1.O öyle olmuyor işte…
2.Mümkün değil…
3.Benim elimde değil…
4.Onu yaparsam kıyamet kopar…
5.Onu yapmazsam kıyamet kopar…
6.Bu benim kişiliğim…
7.Benim “yapım” böyle…

Başkalarının tepkisinden, öfkesinden korkmak, yani çatışmadan kaçınmak. Ya sessiz kalıp uyum sağlamak “benim için fark etmez” demek ya da hep kendi istediğin olsun istemek. Uzlaşmayı bilememek. Çatışmadan kaçmak aynı zamanda uzlaşmadan da mahrum bırakır insanı.

Çözüm odaklı gidelim. Bir soru ile başlayalım. Bir sihirli değnek olsa ve bir anda bütün yük omuzlarınızdan gitse hayatınızda neyi farklı yapıyor olurdunuz? İşe gitmezdim! bir cevap olamaz bence. Çünkü “sorumluluk” yetişkin olmanın bir parçası. Sorumluluğu omuzlarda yük haline getirmeden yaşantıyı sürdürebilmenin yolunu arıyoruz bu soru ile. Bu yüzden cevaplar yapıcı olmalı.

Mesela;
1.İşe gittiğimde hemen bilgisayarı açıp haldır haldır çalışmaya başlayacağıma önce bir çay içer, sevdiğim bir iki kişiyle sohbet ederdim…
2.Öğle yemeğini yavaş yavaş yiyip kendime küçük bir tatil gibi gün ortası dinlenmesi yapardım…
3.Kendi üstüme düşeni yaptıktan sonra olacakları akışına bırakabilirdim…
4.Birisi benden tavsiye istemediği sürece ona fikrimi söylemezdim…
5.İnsan ilişkilerinde akıl hocası rolünü reddeder, arkadaşça dinleyici olurdum.
6.Kimsenin gönüllü terapistliğini yapmazdım.
7.Eğlenmeyi,rahatlamayı,geyik yapıp oyun oynamayı bir lüks değil ihtiyaç olarak görürdüm.
8.Haftada bir kaç kere sadece kendim için bir şeyler yapardım. Sevdiğim bir hobi edinirdim.
9.Beden sağlığıma yatırım yapardım.

gibi…

Kalıcı iyilik hali, bütün bunları dallandırıp budaklandırıp küçük alışkanlıklar haline getirmekle mümkün. Çalışma masanı düzenleyip sevdiğin bir obje, resim ya da çiçekle dekore etmek, üzerine içinde kendini iyi hissettiğin giysiler giymek, arada ellerine güzel kokulu bir krem sürmek, bunaldığın zaman çok sevdiğin bir arkadaşını arayıp beş dakika konuşmak, arada öğle yemeğini yarım saat uzatmak ve keyifli bir aktiviteye katılmak… Damlaya damlaya göl olurun psikolojiye uyarlanmış hali yani.

Başka bir deyişle, kalıcı iyilik hali dediğimiz şey gökten zembille inen bir şey değil. Her gün, sahip olunan küçük alışkanlıkların değiştirilmesine kendini adadığın ve emekle inşa ettiğin yeni yaşam tarzına diyoruz “kalıcı iyilik hali” diye. Bu yüzden yapması zaman alıyor. Yavaş oluyor. İki ileri bir geri oluyor. Ama merak etmeyin, oluyor. Hem de çok güzel oluyor.

Faydalı olmuştur umarım, sevgiler…

Zayıflığa Tahammül…

Çocuk olamadıysan…
Mesela ağlamaya başladığın zaman “sebepsiz ağlayanın annesi babası ölürmüş” denildiyse.
Mızıldanmaya başladığında “huysuzluk yok” diye çıkışıldıysa…
Şımardığın zaman “böyle yaparsan kimse seni istemez, sevmez” diye korkutulduysan…
Ders çalışmak istemediğin zaman tamirciye verilmekle tehdit edildiysen…
Oyun oynamak bir ihtiyaç değil de ancak sorumluluklarını yerine getirdikten sonra hak edebileceğin bir lüks idiyse…
Muhtaç ya da bağımlı olma işaretleri gösterdiğinde kendini yük gibi hissettiysen…

Yaş olgunluğunun gerektirdiği kadar bağımlı ve muhtaç olup, aynı ölçüde de bağımsız olmana izin verilmediyse…

Aşırı korunup kollandıysan…
Yani hata yapıp üzülmene, kendin düşüp kendin kalkmana izin verilmediyse….

Hatta iyice kafanı karıştıracak şekilde ailede bir kişi aşırı koruyup kollayıp bir başkası da sürekli yapabileceğinin çok üstünde bir beklenti içinde idiyse…

Mesela ilkokulun son sınıfında girdiğin bir sınav için “hayatını belirleyecek” denildiyse sana…

Okuma yazmayı diğerlerinden geç öğrendiğin için “bundan bir şey olmaz… ” denildiyse, ya da herkesten önce öğrendiğin için “özel” olduğun vurgulandıysa… Ve de bu gurur bayrağını aile adına bir ömür taşıma yükümlülüğünü üzerinde hissettiysen…

“Hayatını kurtar..” “…. okulunu kazanırsan hayatın kurtulur!” denilerek büyüdüysen.

Yani, çocuk olman gereken yaşta çocuk olamadıysan; çocuk olmak zayıf olmakla ve zayıf olmak da yük olmakla ve sevilmemekle eşdeğer hale geldiyse kafanda…

İşte o zaman hep çocuk kalıyorsun. Hayatın beklenmedik zorlukları karşısında kendini zayıf, yetersiz, seçeneksiz ve çaresiz hissediyorsun. Oysa yetişkin olmanın en güzel yanı ne yapıp edip bir çare, bir yol bulabilecek donanıma erişmiş olmak.

Ama doya doya çocuk olamadıysan; yani bağımlı ve muhtaç olmanın çok doğal olduğu zamanlarda bir an önce kendini kurtarman beklendiyse, ya da tam tersi kendi ayakların üzerinde durman ve bağımsızlığın aile bütünlüğüne bir tehdit gibi algılandıysa…

İşte o zaman kendini “kurban” gibi hissetmeye başlayabilirsin. Mutsuzluğunun sebebi başkaları olur. Aile, geçim sıkıntısı, çocuklar, vb… Aynı sıkıntılara sahip olup senden farklı seçimler yapmış olan binlerce örnek de gösterilse bu somut verileri yok sayarsın “Ama…” deyip hepsine bir gerekçe bulursun… Kendi mutluluğunun sorumluluğunu üstlenmektense kurban olmanın konfor alanında olmak daha kolaydır çünkü…

Oysa hiçkimse bu konfor alanında sonsuza dek kalamaz. Er ya da geç bir sarsıntı bu alandan çıkmaya zorlar. Kimi için boşanma, kimi için işten atılma, bazıları için otuz ya da kırk yaşına gelmiş olmak ve kimi için de beklenmedik bir sağlık sorunu…

Özetle diyeceğim şu ki; yaşantıların, çevresel koşulların psikoloji üzerindeki etkilerini analiz edebilecek düzeye erişildiyse, kendi mutluluğunun sorumluluğunu üstlenecek olgunluğa da erişilmiş demektir.

Yeni yıl için yazdım 🙂 Umarım faydalı olmuştur. Sevgiler…

Özsaygı, Ezberini Bozmaktır…

Ezberini bozduğun hayat anlamlı hayattır!

İşte 2017 için mottom. Bu motto dahilinde, OKKB SPEKTRUMUNDA biri olarak, şimdiye kadar aşmakta zorlandığım, ama kaliteli bir hayat yaşamamın önünde engel olan, yani işlevsel olmayan davranışlarımı, seçimlerimi değiştirmeye karar verdim.

Önce OKKB yi açayım; Obsesif Kompulsif Kişilik Bozukluğu. Bazı sosyal medya hesaplarında benimle ilgili “narsist” diye yazıldığını gördüm. Bu fikre kapılanlar sanırım doğrucu davut ve sert olan yanlarımı baz alarak yazmışlar. Oysa narsistik spektrumda olan kişilerin esas derdi özel olmaktır. Herkesten daha özel ve ayrıcalıklı, ve bir şekilde de mutlaka üstün. Ortamdaki “en ….” olmadıkları sürece kendilerini değersiz hissederler. Oysa OKKB’li olan kişi diğer insanlardan aşağıda ya da üstün olmakla ilgilenmez.

Kendi için koyduğu içsel standartları vardır. Ve bu standartlar da erişilmez standartlardır. Bu tipteki kişilerin en belirgin özelliği rahatsız edici derecede detaycı, mükemmelliyetçi ve zaman zaman gereksiz denebilecek kadar da dürüst olmalarıdır. Oysa narsistik örüntüdeki kişiler istediklerini elde edebilmek için karşılarındakini manipüle etmekten ya da yalan söylemekten çekinmezler. OKKB’li için ise dürüstlük, verdiğin sözü tutmak, ve konulan kurallara kati surette uymak kendilerini adadıkları yaşam biçimidir. Etrafta baş öğretmen gibi gezerler. Bu tutumları “narsistik” gibi algılansa da aslında gerçekle hiç ilgisi yoktur.

“Spektrum” meselesini de açayım. Herkes üç aşağı beş yukarı bir ya da bir kaç özelliği ile belli bir kişilik bozukluğu spektrumuna sokulabilir. Bozukluk demeyi hiç sevmiyorum ama ders kitaplarında geçtiği şekli ile burada yazıyorum. Yani dönüp dolaşıp, ne normaldir ne anormaldir tartışmasına bağlayacağız bir şekilde. Ben OKKB spektrumundayım, yani zaman zaman baş öğretmenliğimle hayatı hem kendime hem etrafımdaki insanlara zehir edebiliyorum, gereksiz yere bazı şeyleri ciddiye alıyorum, rahatlamakta zorluk çektiğim için boynum tutuluyor. Ancak tüm bunların şiddeti son iki senede bariz biçimde azaldı.

Bu azalma sonucunda da daha önce yapmayacağım bazı şeyleri yapmaya başladım. Mesela “sırf eğlencesine bir şey yapmak” üzerinde çalışmaya başladım.

Söylemesi kolay yapması zor. Sırf eğlencesine bir şey yapmayalı o kadar uzun zaman oldu ki. Film, dizi izlerken bile “ben bunu analiz edip blogda yazayım” diyen bir noktada buldum kendimi. Ya da spor yaparken. Spor yapıyorum, hocam bir şey söylüyor, hemen o söylediğini instagrama nasıl koysam diye kafamda kurgular yaparken bir bakıyorum beş tekrar yapmışım ama bedenimi hiç hissetmeden, o anı kaçırmışım.

Yaptığın her şeyi bir şekilde amaçlı bir sonuca bağlama, işe yarar bir hale getirme takıntımın ne kadar saçma düzeylere ulaştığını iki hafta önce, liseden uzun zamandan beri görüşmediğim bir arkadaşımla görüşmeye başlayınca fark ettim.

Bu arkadaşım (adına Ali diyelim) benden oldukça farklı bir kişilik. Bir kere çok dışa dönük. (Psikolog olunca dışadönük olursun gibi bir algı var oysa genellikle tam tersidir. İçedönük, kendi kendine çalışabilen, okuyan, yazan insanların işidir psikologluk). Sonra duygularını çok açık ifade ediyor. Bir şeyi istiyorsa ısrar ediyor. Önceliği “doğru”yu yapmak değil, içinden geleni yapmak. Mesela hiç çekinmeden “benimle ilgilen” diyebiliyor. Karşısındakinin yanlış anlayıp anlamaması da umrunda değil.

“Sınır” anlayışı değişik. Bir OKKB’linin asla yapmayacağı şeyleri yapıyor. Bilgisayarımdan benim iznim olmadan müzik açtığında çok sinirlendim mesela. “Alanıma girdin, alanıma girdin” diye atar yaptım. “Ne alanına girmesi be müzik açtım alt tarafı” dedi. Başka profilde biri olsa ya çok özür diler, ya da zaten benim katılığımdan çekinip baştan ellemezdi bilgisayara.

Şimdi bu şekildeki arkadaşlıklarımı arttırmak istiyorum. Her şeyi ciddiye alan baş öğretmenlerle her ne kadar entellektüel olarak çok besleyici zaman geçirsem de gerçekte hayatım zenginleşmiyor aslında. Entelektüellik insanın tek başına da yapabileceği bir şey. Arkadaşlarla öncelik birbirini duygusal olarak beslemek olmalı diye düşünüyorum. İnsanı duygusal olarak besleyen, hayatını zenginleştiren, yeni ufuklar açan arkadaşlıkların da özsaygıya katkı sağladığına inanıyorum.

Macera devam edecek…

Anne-Çocuk Uyumu

İlkokula başladığımdan beri farklı bir çocuk olduğumu hissediyordum. Harika anlamında değil. Farklı gelişen, diğer çocukların rahatsız olmadığı şeylerden rahatsız olan bir çocuk. Her kumaşı giyemeyen, yüksek sesten çabuk rahatsız olan, uyuyabilmek için ille karanlık ve sesiz bir ortama ihtiyaç duyan, ve bedeninde kendini rahat hissedemediği için, uyum sağlamakta zorluk yaşadığı için, ama en çok da anlaşılamayıp yaramaz diye yaftalandığı için öfkeli…

Ailemin arkadaşları hala “yaramazlık” hikayelerimi anlatırlar, benim gibi bir çocuk görmediklerini söylerler. Düz duvara tırmanan cinsten diye açarlar… Tabii bir de kız çocuk olmamın etkisi var. Benim yaptıklarımı bir erkek çocuk yapıyor olsaydı büyük ihtimalle ya daha hoş görülecek ya da belki alkışlanacaktı. Anneme de buradan teşekkürlerimi yollamalıyım. “Senin kızın yaramaz” diyen yerlere bir daha götürmediğini, çocuk dediğin şeyin zaten yaramz olması gerektiğini söylerdi hep.

Uyum sorunu… en zorlandığım konu da bu oldu. Bana bir hediye de kazandırdı tabii, tek başıma çalışabilmeyi, kendi kendime çok şeyin altından kalkabilmeyi öğrendim. Bu sayede bugün zorlanmadan tek başıma çalışabiliyorum.

Tek başınalığı aşmayı da daha yeni yeni öğreniyorum. Çok etkili bir yöntem de buldum kendime bunu aşmak için. Tek başına olmaktan nefret eden insanlarla arkadaşlık ediyorum. Kendim gibi yalnız kurtlardan uzaklaşıyorum. Ne yapmam gerektiğini düşünmeyi bir kenara bırakıp yapmam gerekenleri yapmaya başladım. Otuzbeş yaş sonrasında hayat çok daha güzelleşti.

Akademik olarak başarılı olduğum için çok dayak yemeden ilkokulu atlatabilmem büyük şans. Ama altını çiziyorum “çok” yemedim. Bir kaç kere evrile çevrile şiddete uğradığım oldu. Gerekçeler de sırada düzgün oturamamam, sınıfta çok konuşmam vb…

Yıllar sonra kızım oldu. Ve tüm bu yaşadıklarımı onda gördüm. Başka hiç kimsenin duymadığı sesleri duyup, kimsenin almadığı kokuları alıyoruz birlikte. Mis gibi “duyu bütünleme bozukluğu” 🙂

Anne çocuk uyumu diye bir şey de var yani. Anne-çocuk deyince iki yabancıdan bahsediyoruz sonuçta, birbirini tanımayan. Benim böyle bir sorunum olmasaydı belki kızımı anlamakta güçlük çekecektim. Durduk yere kaşınmaya başladığında anlam veremeyip belki korkacaktım. Biz birlikte kaşınıyoruz hatur hutur soğuk havalarda. Empati becerisi güçlü bir insan her şekilde karşısındakini anlar, o ayrı… Yani çocuğu anlayabilmek için ille de onunla benzer olmaya gerek yok. Yanlış anlaşılsın istemem.

Dün kardeşim geldi. Yıllarca bana bu sebeple ettiği eziyetler üzerine konuştuk. Otoyollarda kartlı geçiş yerlerinden geçerken çıkan bip sesinden kulağım acıdığı için benimle günlerce dalga geçmesi, bana “bezelye prenses” diye isim takması, herkesi de gazlaması…. Bir çok yerde yazmışlığım vardır, kardeşimle baş edebilmek için psikolog oldum zaten. Bana bir meslek kazandırdı anlayacağınız. Şimdi çok üzülüyor, özür diliyor. Geçmiş geçmişte…

Diyeceğim o ki, bir insan bir şeyden rahatsız olduğunu söylüyorsa ona lütfen “şımarık”, “huysuz”, “uyumsuz” demeden önce bir kapı aralayın, ve neden rahatsız olduğunu anlamaya çalışın. Hele ki bu bir çocuksa. Can kulağıyla onu dinleyin. Tahmin edemeyeceğiniz büyük bir pencere açabilirsiniz hayatında.

Yediğinin Tadını Almayan Zayıflayamaz (zayıflasa da koruyamaz)

Beni uzun zamandır takip edenler sık sık kilo ile ilgili yazdığımı, kendimin de bu konuda mücadele etmekte olduğunu bilir. Herkesin en az bir zaafı vardır. Benimkilerden biri de yeme düzeni ile ilgili. Bu yazıda yazacaklarım fizyolojik olarak hiç bir sorunu olmamasına rağmen kilo veremeyenlerle ilgili.

Yıllar içinde çok kereler kilo alıp verdim. Bir çok danışanımla bu konu üzerinde çalıştım. Ve bu sene nihayet hem kendi tecrübelerime hem de danışanlarımın öykülerine dayanarak dengeli beslenerek kilo koruyabilmenin psikoloji açısından formülünü çıkardım. Beslenme ile ilgili eğitimim olmadığı için işin bu kısmını konunun uzmanı olan, en sevdiğim meslek grubu diyetisyenlere bırakıyorum. İyi bir diyetisyenin yaşam kalitesi üzerine etkisi tartışılmaz. Onlara buradan ayrıca teşekkür etmek isterim.

Ve, altını çizmek isterim; sadece “kilo konrolü” değil konumuz. Çünkü kilosu gayet sabit kalan ama iştahsız olduğu için, yemek yemenin zevkini alamadığı için, yani depresyonu sebebiyle kilosu sabit kalan danışanlarım da oldu.

Amacımız da bir bütün olarak sağlıklı kalabilmek. Ve formülüm de şu; kilo sadece bir sonuç.

Açayım; bir çok danışanım kilo verdikten sonra kendini iyi hissetmeye başlayacağını iddia eder. Oysa tam tersidir. Duygusal ihtiyaçlarının ne olduğunu bilip kendinde bu ihtiyaçları giderme hakkı görmeye başladığın zaman sağlıklı beslenme de beraberinde gelir.

Beyin ne yapar eder, bir şekilde giderilemeyen ihtiyaçları temin eder. Güvende hissetmek, anlaşılmak, ait olmak, korunup kollanmak, bakım almak, bakım vermek, üretmek, kendin olabilmek-yani kendini ifade etme özgürlüğü, bedensel olarak hareket etmek, bağımsızlık, ve en önemlilerinden bir tanesi; spontanlık ve eğlence.

Bir çok danışanım spontanlık ve eğlenceyi bir ihtiyaç değil bir lüks olarak görür. Bazıları da sadece yapması gerekenleri yaptıktan sonra hak ettiği bir ödül olarak. Hele ki cezalandırıcı yanı güçlü ise, kendisini acımasızca eleştiren bir yönü varsa; eğlence, kendini bırakma, hayatın tadını çıkarma, spontan bir şekilde o an içinden geldiği gibi davranma, kendisine iyi gelen insanlarla vakit geçirme gibi ihtiyaçları yok sayar. Bir süre sonra da bu ihtiyaçlar karşılandığında hissedilecek duyguları beyin başka bir şekilde giderme yolunu arar. En kestirme yol da genellikle karbonhidrata yönelmektir.

Kendini cezalandırıp, yargılayıp, eğlenceye hak görmemenin yanı sıra, dengeli beslenmenin önünde engel olan İkinci bir sebep de başkaları odaklı yaşamak. Kendini ve ihtiyaçlarını bırak ifade etmeyi, ne olduğunu bile bilmemek. Ama kendi ihtiyaçlarına bu derece uzakken başkalarının ihtiyaçlarını hem bilip hem de önceden tahmin edip gidermek. Birileri ona “sen ne istersin?” diye sorduğunda “fark etmez”, “ben size uyarım” gibi cevaplar vermek. Oysa neden fark etmesin ki? Neden bir tercihin olmasın? Her zaman sadece kendi istediği olsun isteyen insanlardan, yani bencil olmaktan korkup bu sefer de kendini unutmak… Kendini unutunca da kronik depresyon, ve depresyonun beraberinde kilo.

Diyetisyenlere bir kez daha seslenmek istiyorum buradan. Eğer danışanınızın bu tür duygusal ihtiyaçlarını önemsemediğini gözlemliyorsanız lütfen psikolojik destek alması için onu cesaretlendirin. Yoksa birlikte emek emek verdiğiniz o kilolar er ya da geç aynı şekilde, hatta belki daha fazlası ile geri dönecektir. Çünkü kendini sıkıp zorlayarak, istemeden, sürekli iradene hakim olarak elde ettiğin kazanımların bedeli ağır olur. Kendiliğinden, içinden gelerek, kolayca akarak, eğlence ve oyunla elde edilenler kalıcı oluyor.

Bağlayacağım yer şu; ihtiyaçlarının ne olduğunu bilmek ve bu ihtiyaçları gidermek için kendine zaman ayırmak, kendi ihtiyaçların başkalarınınki ile çakıştığında ise uzlaşma yoluna gidebilmek, ne kendini feda etmek ne de başkalarına olan bedelini umursamadan hep kendi istediğin olsun istemek. Kendine olan saygı dediğimiz şey de bu zaten. Biliyorum, söylemesi yapmasından daha kolay. Ama bu bir yolculuk. Önemli olan yola bir kere çıkmak. Çıktıktan sonra bazen tümsekler olacak, bazen geri dönüşler olacak, bazen de asfalt yolda hızla ilerlenilecek.

Yeter ki yola çıkın.

Zıt Kutuplar

İki insan hayal edin. Bir tanesinin her dakikası planlı. Her gün arka arkaya her saatinin içeriği ince ince hesaplanmış, programda yirmi dakikalık bir kaymaya yer yok.

Diğeri ise planları bozmak için dünyaya gelmiş gibi. Kafasına esiyor çat diye bir arkadaşına gidiyor, kafasına esiyor işten erken çıkıyor ya da aklına estiği gibi bir espri patlatıyor.

Biri nasıl arkadaşlık edileceğini ikinci bir dil öğrenir gibi kitaplardan öğreniyor, diğeri içinse arkadaşlık etmek bedeninin bir uzvu gibi, hayatının bir parçası.

Normalde bu iki kişinin birbirini gırtlaklaması gerekir. Ama ne oluyor da gırtlaklamak bir yana, bu iki insan kanka olabiliyor?

Çünkü insan beyni her kavramı ancak zıttı ile karşılaştırınca anlamlandırır. Ne kadar kontrolcü olduğunu spontanlığı hayatının merkezi haline getirmiş biri ile zaman geçirdiğinde anlayabilirsin. Ya da ne kadar dürtüsel olduğunu ancak kontrolcü birinin varlığında fark edip frene basabilirsin.İnsanlar böyle durumlarda kendilerini dengelenmiş hissedebilirler.

Bu bazen çok iyi sonuç verir. Ama bazen de işler sarpa sarar. Başlangıçta renkli ve dengeleyici olan zıtlıklar eğer taraflar birbirini değiştirmeye kalkışırsa eziyet haline gelir. Zıt kutupların arkadaşlığı renkli olduğu kadar riskli de bir oyundur. Yine de insanın kendisini geliştirmesi için paha biçilemez bir araçtır.

Arkadaşlığın sağlıklı devam edebilmesi için anahtar kimsenin birbirini sırtlanmamasıdır. Bu tür zıtlık durumlarında bir noktada taraflardan daha baskın, daha dışa dönük olan ipleri eline alabilir. Bu başlangıçta belki iki tarafın da hoşuna gider. Ancak ister istemez bir süre sonra ipleri elinde bulunduran kişi bazı konularda içerlemeye başlar. Diğer kişi iyice kurban konumuna kendini hapsedebilir. Risk de buradadır.

Ama risk almadan de ne değişim ne gelişim pek mümkün değil…

Kadın Olmak ve Karpuz Kesmek

Bu başlıklı bir yazı önceki blogumda da vardı. Ve en sevdiğim yazılardan biriydi. Şundan bahsetmiştim: On beş yıl önce çalıştığım yerlerden birinin patronu elli yaşlarında bir kadındı. Türkiye’nin en iyi okullarından mezun, iki dili birden şakır şakır konuşan, kendi şirketi olan ve kendi parasını kazanan… Eşinden de aldatma sebebiyle boşanmış. Bir gün bana boşandığından beri karpuz yiyemediğini çünkü karpuz kesemediğini söylemişti. O zamanlarki duygusal olgunluk düzeyim daha çocukluk çağında olduğu için o anda ona olan bütün saygımı yitirmiştim. Dünya benim için daha siyah beyaz, insanlarsa yargılanıp ceza kesilebilecek varlıklardı. Şimdiki olgunluğumla bunu beceriksizlik, aptallık, zayıflık ya da muhtaçlık olarak yorumlamam.

Şu anda, biraz da aldığım eğitimin etkisiyle, ama daha çok geçtiğim terapi süreci sayesinde (yıllar sayesinde demiyorum, altını çizmek isterim) önce kendimi yargılamayı bıraktım. Zaten bunu yapamasaydım danışanlarıma da bir faydam olamazdı. Sonra da hem kendimin hem de çevremin ağzından çıkanları “ihtiyaç diline” çevirerek dinlemeyi öğrendim.

Şimdi geçmişe dönüp çevresinde onlarca çalışanı ve evinde de bir yardımcısı olmasına rağmen karpuz yiyemeyen bu kadını bu dil ile dinleyebiliyorum. Ve dinlediğimde şunu duyuyorum; yalnızım. Aslında derdi karpuz değil, derdi onunla hayatı paylaşabilecek, onu anlayabilecek biri. Her cuma bir bahaneyle beni gece yarısına kadar yanında tutmasının sebebi de buydu. Evdeki o yalnızlığa gitmek istemiyordu.

Peki, bu kadın ihtiyaçlarıyla bağlantı kuran, özsaygı üzerine çalışmış biri olsaydı neyi farklı yapardı? İşe kendine iyi bakarak başlardı. Kendisini iş başarısı ve yemek ile tatmin ediyordu. Sağlığı bozuktu ve kilo problemi vardı. Önce bedenine iyi davranmaya başlardı. Çünkü beden ve zihin zaten bir bütün. Sonra iş mesaisini olması gerektiğinden daha fazla saatlere yaymak yerine o süreyi sosyal bir çevre edinerek, arkadaşlarıyla görüşerek geçirirdi. Haftasonları tek başına yazlığa gitmek yerine yeni insanlarla tanışabileceği etkinliklere katılır, çok çalışarak kazandığı parasını yeni deneyimlere harcardı. Zamanını eski kocası ile ilgili konuşarak geçirmezdi, çalışanlarına sürekli eski kocasından bahsederek profesyonel ortamı zedelemezdi.

Yani kısacası hayatını yaşardı. Çok değerli zamanını bir başkası ya da başkaları ile ilgili kafasında kurarak geçirmek yerine kendine yatırım yapardı. Yani özetle kurban modundan çıkardı. Eski kocasının ona ettikleri yüzünden bugününün kalitesini düşürmeyi reddederdi. Bu tabii ki konfor alanını bozmak ve kendi sorumluluğunu üstüne almak demek. Altını çizmek isterim; sorumluluk almak kabahati üstlenmek demek değildir. Kimin kabahatli olduğu ile ilgilenmeyi bırakıp çözüme yönelmektir.

Çözüm odaklı yaklaşım; hem bireysel hem de çift terapisinde de en çok faydalandığım araçlardan biridir. Bu demek değildir ki yaşanılanlar önemsiz. Birilerinin “evet, bu yaşadıkların için çok üzüldüm ve haklısın” demesi iyileşmeye başlamak için ilk adım elbette. Mesela, en sevdiğim terapi yönelimlerinden DBT’nin kurucusu (dialectical behavior therapy) Marsha Linehan “duyguyu geçerli kılma” (validation) üzerinde durur. Bu sayede terapisi en zor olan hasta grubu diye kabul edilen borderline örüntüdeki kişilerin yaşam kalitelerinin artmasında en önemli adımı atmıştır. Benim bundan çıkarttığım sonuç, özsaygı ve yaşam kalitesi, duygularının farkında olup bu duyguları geçerli kıldığın zaman gelişmeye başlıyor. Başlangıç bu şekilde yapıldıktan sonra da iş sorumluluk almaya geliyor.

Çiftlerde de gözlemim aynı şey; birbirinin duygularını yok saydığın anda işler karışmaya başlıyor. Karşındakinin ne hissettiğini duymamaya başladığın her ilişki er ya da geç arapsaçına dönüyor.

Yukarıda bahsettiğim “ihtiyaç dilini” öğrenmenin ilk adımı da bu zaten. Yani önce kendi duygularının farkında olacaksın, bu duyguların sana iletmek istediği mesajı iyi okuyacaksın ki o andaki duruma uygun bir tepki verip vermediğini fark et.

Bu “uygun tepki” konusunun altını çizmek isterim. İnsan her şeyi hissedebilir, ve hissettikleri gerçektir. Ama bu demek değildir ki her zaman haklı ya da bu şekilde tepki veriyor olmasını değiştirmesine gerek yok… Demek istediğim bazen olup bitenle ilgisi olmayan, orantısız ya da aşırı yoğun duygular hissediyor olabilir insan. Bu hissettiklerine “abartıyorsun” demek doğru değil. Abartmıyordur, gerçekten öyle hissediyordur. Ama “abartıyorsun” diyen kişi de şunu emek istiyordur belki: şu anda olup bitenle orantılı olmadığını düşündüğüm bu tepkini kaldırıp yönetebilecek durumda değilim, benim de şu anda dinlenmeye,anlaşılmaya,iyi vakit geçirmeye ihtiyacım var.”

Yani bir duygunun gerçek olması sağlıklı bir tepki olduğu ya da haklı olunduğu anlamına gelmez. Her hissedilen gerçektir, ama sadece bazıları olup bitenle uyumlu ve orantılıdır. Bu orantısızlık nereden kaynaklıdır? Çocuklukta oluşmuş olan kök inançlardan. Buna kimi bilinç dışı der, kimi otomatik düşünce, kimi şema, ama her yönelimde yeri mutlaka vardır.

Eski Deniz olsa tüm kadınları kendi karpuzlarını kendileri kesmeye davet ederdi :))
Ama şimdi anlıyorum ki olay bu kadar basit değil. Çok daha karmaşık bir çözümleme yapmaya davet ediyorum tüm kadınları, ve aslında erkekleri de. İhtiyaçlarının ne olduğunun canlı canlı, o anda farkında olmak, bunu ifade etmek, ve uygun bir şekilde, karşı tarafın da ihtiyaçlarını göz önünde bulundurarak gidermek. Özetle, özbakımın öncelikli hale gelmesine davet ediyorum herkesi.

Özbakım=özsaygı=özgüven=özbakım=özsaygı=özgüven gibi bir döngü olduğunu düşünüyorum. Ben bu döngüye kendimi sokmayı başardım. Ama daha gidecek çok yolum var. Bana katılan herkese çok teşekkür ederim; hadi birlikte yürüyelim.

Başkalarını Toplamaktan İstifa

O kadar sık duyduğum bir yakınmadır ki…”Arkadaşlarımı toplayan hep ben olurum”. Bir yandan bir yakınma gibidir bu, ama bir yandan da her zaman ses tonunda aslında kendisiyle gurur duyduğunu da sezerim. Ortamı toparlayan, her daim ihtiyaç duyulan, bilgeliğine ve olgunluğuna baş vurulan kişi olmaktan alınan bir haz sezerim bu yakınmanın altında. Ve hep düşünürüm, bu kişi kendi eğlencesine bakacağına neden başkalarını toplamayı, birilerine bakıcı olmayı tercih eder?

Teorik olarak kendine bakamayan bir ebeveyn ile büyünmüş olması bir ihtimal. Ya da uzun süreler yalnız kalmış, bir çocuk olarak yaşının gerektirdiği kadar bağımlı olmasına izin verilmemiş olabilir. Çok erken yaşta büyümek zorunda kalmıştır. Omuzlarına olması gerekenden çok önce kendi sorumluluğu binmiştir. Hatta belki ailedeki başkalarının da sorumluluğu. Belki büyük bir kayıp yaşanmıştır ve ebeveynlerden biri bu kayıp ile baş edebilmek için çocuğunu duygusal anlamda bir hayat arkadaşı olarak kullanmıştır. Hepsinin de ortak noktası olması gerektiği kadar çocukluklarını yaşayamamış olmalarıdır.

Bu sebeple zayıf olmaya tahammülleri de yoktur.Zayıf olmak, başkalarına muhtaç olmak demektir ve onlara göre başkalarına yük olmakla eş anlamlıdır. Başkalarına yük olanları da kimse istemez, sevmez ve yalnız kalırlar diye inanmışlardır. Bu sebeple herkes arada bir saçmalayıp, dağıtıp kendini salabilir ama onlar bunu yapamaz. Ya da yaparlar ama ardından büyük bir suçluluk duygusu içine girip kendilerini cezalandırırlar. Hep veren ve kollayan taraf olmak sevgi alabilmenin, bağ içinde kalabilmenin tek yoluymuş gibi görünür.

Bu insanlar başkalarının mutluluğundan da kendilerini sorumlu hissederler. Başkalarının ihtiyaçlarını önceden tahmin edip ona göre hazırlık yaparlar. Başka insanların neye ihtiyacı olduğunu, neyle mutlu olduğunu bilirler ama kendi tercihleri hakkında pek düşünmemişlerdir. Zamanlarının çocuğunu başkaları hakkında düşünerek ya da konuşarak geçirirler. Arkadaşlarıyla toplanmaları karşılıklı olarak sevgililerinden ya da hayatlarından şikayet etme seanslarına dönüşmüştür. Yine de bu döngüden nasıl çıkacaklarını bilemezler. Bakım veren olmak yaşam tarzlarıdır. Alan taraf olmaktan rahatsız olurlar. İlişkinin karşılıklı vermeye dayalı, her iki tarafın da hayatını zenginleştiren bir döngü olması gerektiğini teorik olarak bilirler, hatta ilişkilerinin böyle olduğuyla ilgili belki kendilerini kandırıyor bile olabilirler. Ama bir noktada ihtiyaçlarının giderilemiyor olması dayanılmaz hale gelir. Hep veren taraf olmak artık dayanılmaz bir acı haline gelmiştir. Öfke patlamaları, sürekli dırdır ve karşı tarafı değiştirmeye çalışmalar hep aynı çaresizlik döngüsüne girmeye başlamıştır.

Bu çaresizlik anında genelde terapiye başvurulur. Bıçağın kemiğe dayandığı anda yani. Yıllar kaybolmuş gibi hissedilir. Bazı zamanlarda da kaybedilmiştir gerçekten. Bu yazıyı yazma sebebim bıçak kemiğe dayanmadan önce bir farkındalık oluşturma ihtimali. Zaman en değerli varlığımız. Karşılıklı eşitliğe ve hem alıp hem de verebilmeye dayalı, hayatı zenginleştirip derinleştiren ilişkiler, bana göre, hayatı anlamlı ve yaşamaya değer kılan en önemli faktör. Eğer kendinizi bundan mahrum ediyorsanız, bence, bu size büyük haksızlık. Eğe böyleyse de, umarım bu yazının bir katkısı olmuştur.

Psikoloji ve Çevre

Bu sabah okuduğum bir haber üzerine yazma ihtiyacı hissettim:
http://www.hurriyet.com.tr/sosyal-medyada-fotografini-paylasti-diye-oldurulmesi-isteniyor-40296211?utm_source=t.co&utm_medium=post&utm_campaign=dunya_xmlfeed

“Sosyal medyada fotoğrafını paylaştı diye öldürülmesi isteniyor”. Çünkü fotoğrafta kadının saçları ve ayak bilekleri görünüyor. Yani kadının adı var, sanı var kimliği ve bir varlığı var. Ve bu hali ile kadın üzerinde kayıtsız şartsız hakimiyet kurmadığı sürece kendini güvende hissetmeyen erkek egemen Suudi Arabistan düzenine karşı tehdit oluşturuyor. Suudi Arabistanda kadınlar araba kullanamıyor. Suudi Arabistanda yaşayan bir kadınsanız bir birey olarak yoksunuz. Kişisel ihtiyaçlarınız yok. Bir erkeğe kıyasla devletin gözünde değeriniz yok.

Böyle bir ortamda yaşayan kadının psikolojisini yasaların tüm vatandaşlara eşit uygulandığı bir ülkede yaşayan bir kadınınpsikolojisi ile kıyaslayalım. Hatta ben bir adım daha ileri gideceğim. Bu iki ülkedeki erkeklerin de psikolojisini kıyaslayalım. Hayat arkadaşının kendisine çok iyi bakabilen, hayatından ve kendinden memnun, erkeğin hayatına zenginlik katabilen, birlikte el ele hayatın zorluklarını göğüsleyebildikleri, zorunluluk değil karşılıklı arzuya dayalı bir ilişki içinde olması erkeklerin de yaşam kalitesini arttırmaz mı? Kadının sürekli ihlal edilen kişisel hakları dolayısı ile bir süre sonra ya öfke küpüne döndüğü, ya da kendisini iyice salıp yataktan çıkamadığı bir ev ortamı ne kadına, ne erkeğe ne de çocuklara faydalı.

Erkeğin ailenin geçiminden sorumlu tek kişi olmasının ağırlığı kadının maddi özgürlüğünün tehdit olarak algılanmasının bir sonucu. Kadın kendinden daha çok kazanan bir erkeğe ihtiyaç duyduğu sürece de bu düzen değişecek gibi gözükmüyor. Yani demek istediğim, her ilişki çift şeritli bir yol. Erkek kadının maddi özgürlüğünü tehdit olarak görüyor da… Kadın da ille de istiyor ki erkek kendisinden daha çok kazansın, bir adım önde olsun. Bu böyle bir kısır döngü. Kadını sorumsuz ve zayıf, ve erkeği de hegemonya kurmak isteyen bir zorba olarak etiketlemek çok kolay. Ama hiçbirimizin işine yaramaz.

Her konuda olduğu gibi bu konuda da eğer değişim istiyorsak kendimizden başlamalıyız.Gandhi’nin en sevdiğim sözü: Dünyada görmek istediğin değişimin kendisi ol. Başka bir deyişle, herkes kapısının önünü süpürse sokak tertemiz olacağı gibi, herkes kendi yaşam tarzını değiştirirse düzen de değişir.

Yazımın başında bahsettiğim “Psikolojiyi çevreden bağımsız ele alamayız” savına ters düşen bir şey söylemiş gibi göründüğümün farkındayım. Oysa bu bir döngü. Psikoloji döngüler içinde yer alır. Açayım: ortam bizi etkiler, biz ortamı etkileriz. Bu döngü ya bir kriz, ya da tepeden inme bir şey ile kırılır, ya da bizim değişimimiz ile. Tepeden inme olan değişimler genellikle kaş yaparken göz çıkarır ve direnç ile karşılaşır. Oysa biz değişimin kendisi olursak işler farklı ilerler. Bu sadece yaşadığımız ortam için değil, tüm ilişkilerimizde uygulayabileceğimiz bir yöntem. “Döngüyü” bir şekilde kırmanın sorumluluğu üstlenildiği anda yaşam kalitesi hızla artar.

Hassas konular bunlar, hepimizin bir yarasına değebilir. Bu sebeple, bu yazıda istemeden de olsa birilerini kıracak bir şey söylediysem kusura bakmayın. Amacım kendimi ifade etmek, ve değişim üzerine farkındalık yaratmak. Umarım keyifli bir okuma olmuştur.

Yaşam Tarzı

Kuramcıları okumayı çok severim. Ve en sevdiklerimden biri de Adler. Oku oku doyamam. O kadar kapsayıcı, o kadar insanca alanlara değinmiştir ki. Ve Kognitif Davranış Terapisinin gelişimine de büyük katkısı olan bir isimdir. Freud’dan ayrışma, ona karşı gelme cesaretini gösterebilmiştir. Ve Freud, asla kendisinden farklı bir düşünme biçimini tolere etmediği için Adler’in camiadan dışlanması için elinden geleni ardına koymamıştır. Ama Adler’in Bireysel Psikoloji kuramı o kadar akla yatkın ve işe yarardır ki takipçileri hızla artar.

Adler der ki; bireyi tek başına ele alıp, sadece içinde olup bitenlerden ibaret görürsek yanılgıya düşeriz. İçinde bulunduğu aile ve kültürel ortamı da işin içine katarak değerlendirmeliyiz. Freud sadece yaşamın ilk altı yılına odaklanırken Adler der ki; yaşamın ilk altı yılı kadar geri kalanı da önemlidir. Terapinin bir noktasında artık geçmişi bir yerde bırakıp geleceğe odaklanmak gerekir. Gelecek de şudur; iyi bir yaşam için yerine getirilmesi gereken yaşam ödevleri vardır. Bunlardan biri sosyal ilişkilerdir yani arkadaşlık. İkincisi yakın ilişkidir; yani aşk. Üçüncüsü de topluma katkıdır; yani meslek. Daha sonra bu üç göreve ek yapan kuramcılar olmuştur. Mesela Mosak&Driekurs (1967); kendini olduğu gibi kabul etme (özsaygıya denk geliyor), ve kişisel “değerler” gibi manevi boyutun da altını çizmişlerdir. Liste uzar gider elbette. Esas önemli olan kısmı (bana göre) kişiyi olduğu ortamdan izole etmeden, bir bütün olarak değerlendirme yaklaşımı, ve ikincisi de geçmişi bir yerde bırakıp artık geleceğe doğru ilerlemeyi ön plana alma önceliği.

Yaşam tarzı, aşağılık kompleksi gibi bugün herkesin bildiği kavramları da ilk Adler ortaya atmıştır. Başka bir çok teorisyenin kavramları eriyip giderken Adler o kadar insana dokunan, insanca ihtiyaçları merkeze alan, tepeden bakmak yerine uygulamada neler yapılabileceğine odaklanan bir kuram oluşturmuştur ki bugün hala kullanıyoruz.

En çok kullandığımız kavramlardan biri, yaşam tarzı. Benim de en çok üzerinde durduğum konu. Adler der ki; terapi yaşam tarzı değişikliğidir. Mesela kendini izole ederek yaşayan, arkadaşlık başlatmayan, nasıl sürdüreceğini bilmeyen, kendinden memnun olmayan bir insanın yaşam tarzı değiştiğindeki seçimleri çok farklı olacaktır. Yaşam kalitesi artacaktır. Adler yaşamsal görevlere odaklanma taraftarıdır. Zaten bana gelenler de genelde üstü örtülü olsa da bu yaşam görevlerinden biri ile ilgili meseleleri olduğu için gelirler. Çoğu zaman sorunun kendilerinde olduğuna inanmışlardır. Oysa sorun, çevreyle etkileşim halinde geliştirilmiş olan kök inançlardır. Yani kişinin özünde, değiştiremeyeceği bir aksaklık ya da arıza söz konusu değildir. Utangaç mizaç diye bir şey vardır. Ancak bu sosyal ilişkiler alanındaki ihtiyacın giderilmesinin önünde engel oluşturmaz. Bu noktada Adler’in kuramının en sevdiğim kısmına geliyoruz: daha utangaç olan bir insanın sadece daha çok cesaretlendirilmeye ihtiyacı vardır. Terapinin en temel unsurlarından biri de cesaretlendirmektir.

Bu yazıyı, bir sebeple cesareti kırılmış, bu sebeple içine kapanmış, kendini çaresiz hisseden ya da değişime inanmayanlar için yazdım. Umarım faydalı olmuştur.